SIRADAN İNSANLAR

TARİH:  17 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

SinemalarImIza hâlâ ticari şansı olmayan ama gerçekten iyi filmler gelebiliyor. Bağımsız sinemaların birer birer yok olduğu ve alışveriş merkezi zincirlerinin onun yerini aldığı bu çağda bu daha ne kadar sürebilir? İyimser olmak güç. ‘Sıradan İnsanlar’, milliyetçiliğin ve savaşın insanı nasıl insanlıktan çıkarıp acımasız bir katile dönüştürdüğüne dair bir film. Bunun olabilmesi için önce kişinin yabancılaştırılması  lazım. Film nereye, niçin götürüldüğünü bilmeyen acemi bir askeri izleyerek başlıyor. Düşünmeyen bir yaratık olmazsanız yaşama şansınız da olmaz. Düşünürseniz zaten öldüremezsiniz. Bugün Türkler Kürtleri, Kürtler Türkleri düşünmeden öldürüyor. Ve bunu durdurmanın yanlış olduğunu söyleyenler var. Yugoslavya’nın yaşadığı trajediden hâlâ ders alma şansımız var ve ‘Sıradan İnsanlar’ çok iyi bir film olmanın yanı sıra buna da hizmet edecek nitelikte. Kaçırmayın!

Sihirbazın Çırağı

TARİH:  17 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Klasİk bir ergenlikten çıkıp erkek olma öyküsü. Kızların ilgisini çekmeyi beceremeyen bir ‘inek şaban’ın, güçlü bir baba figürü önderliğinde, savaşmayı öğrenip kendi kadınını elde etmeyi öğrenmesini anlatıyor ‘Sihirbazın Çırağı’. Tıpkı yakın tarihli ‘Zombieland’ gibi. Filmin senaryosuna biraz da solcu eli bulaşmış. Tesla gibi kapitalizmle sorunlu bir bilim adamının filmin gizli kahramanlarından oluşu, büyücülüğe dayalı bir filmde bilime verilen paye ve kötülerin dünyayı ele geçirmeye finans-kapitalin merkezi Wall Street’ten başlaması buna işaret. Wall Street’in hırsı ve saldırganlığı simgeleyen boğası bir güzel dersini alıyor filmde! Sonuç olarak sıradan bir çocuk filmi yine de ‘Sihirbazın Çırağı’. Ne çok iyi ne de seyredilmeyecek bir yanı var. Rahatlıkla çocuğunuzu götürebilirsiniz.

B Planı

TARİH:  17 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Yakın zamanda romantik komedi ‘bromance’ denilen yeni bir yan yola sahip olmuştu. Ergenlikten çıkamamış adamların evlilik ve aşkla imtihanı denilebilecek bu alt türün kadın versiyonu gibi ‘B Planı’.
Fakat bu alt türlerin ister erkeğe ister kadına versiyonu olsun ortak bir özelliği var: İğrençlik! ‘B Planı’na romantik komedi değil tiksinç komedi desek yerindedir. İki kere bok gösteren fazla film yok hatırladığım. Biri doğurmakta olan bir kadının istemsiz yaptığı bok, diğerinin ise menşei belli değil! Romantizmi ayakları yere basan bir hale getirmek değil resmen boka basmak bunun adı bence! Son zamanlarda gördüğüm en sıkıcı filmlerden biri.

“SON HAVA BÜKÜCÜ”

TARİH:  24 Temmuz 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu da son kafa ütüleyici
Son Hava Bükücü iki boyutlu tasarlanıp sonra, daha karlı olacağı varsayımıyla üç boyutluya dönüştürülen talihsiz filmlerden. Talihsiz çünkü o koca gözlükleri takmak, yarattığı baş ağrısını çekmek ve çok karanlık bir film izlemek durumundasınız. Karşılığında aldığınız da fazla bir şey yok.
Shyamalan, new age (yeni çağ) felsefesine hep yakın bir yönetmen olmuştu. Şimdi aslında tam da aradığı malzeme var elinde. Ruhlar dünyası, bir amaçla dünyaya gelmiş kahramanlar, Hint ve Uzakdoğu felsefesi falan bu kez doğrudan doğruya ortada. Ama ne yazık ki, heyecansız, ruhsuz bir film SHB. Hiçbir kahramanı yakından tanıyamıyor, empati kuramıyor ya da sorununu anlayamıyoruz. Su, hava, toprak ve ateş bükücüler var. Bunları dengede tutan bir de Avatar denilen çocuk. Avatar ortadan kaybolunca denge bozulmuş. Ateş bükücüler terör estirmeye başlamış.  Avatar yeniden ortaya çıkıyor ve dünyaya düzeni geri getirmeye çalışıyor.
En enteresan hikâye babasının dışladığı, kız kardeşiyle rekabet içindeki Ateş Bükücülerin prensi. Ama bu hikâyede ham haliyle duruyor. Filmin yakmayan ateş topları bu filmi en iyi temsil eden şey.

‘ZORLU GÖREV’

TARİH:  14 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Britanya’dan rock’çı çıkmaz!
Judd Apatow’un öncülerinden olduğu bromance (birader romansı) alt türünden daha önce söz etmiştim. Bu türün tipik özelikleri var. Kahramanları yetişkin erkekler olmalarına rağmen, duygusal olarak henüz ergen seviyesindedirler. Sorumluk almaya, bir kadınla derinlikli bir ilişki kurmaya hazır değillerdir. Akılları hâlâ maceralar yaşamak peşindedir, bir şekilde bu maceraları yaşarlar da ama hayal kırıklığına uğrarlar. Sonunda evlenme ya da ilişkilerine sahip çıkma kıvamına gelirler. Konformist veya muhafazakâr görülebilecek bu yaklaşımla aslında çok da sorunum yok çünkü yerleşik bir ilişkinin karşısına konulan genellikle çok daha derinliksiz, çok daha sığ ve çok daha tüketici ilişkilerdir.
Zorlu Görev de aynı formülü  izliyor. Büyük bir müzik şirketinde çalışan Aaron Green’in stajyer doktor bir sevgilisi var ama onun aklı rock’çı ya da hip-hop’çı müzisyenlerin verdiği çılgın partilerde. O partilerde yaşayacağını düşündüğü seks maceraları ağzını sulandırıyor. Hayat Aaron’a bu dünyanın içine girme fırsatını veriyor. Çalıştığı şirkete para kazandırabilmek için Britanyalı bir rock’çıyı ABD’ye getirmekle görevlendiriliyor. Amerikalılar Britanyalı rock’çılarla dalga geçmeyi öteden beri severler. ‘Spinal Tap’ bu dalganın ilk ve  en başarılı örneklerindendir. Afrikalı çocuklara sahte bir duyarlılık gösteren Britanyalı rock’çı Aldous Snow karakteri de bu parodi tarzının bir örneği.
Aldous’a takılıp hayatını yaşamak Aaron’a iyi gelmez fakat. Rock’n’roll yaşam biçimi bir tür ebedi ergenliktir ve kahramanın bunu aşması türün gereğidir. Sonuç türün gereklerini yerine getirecektir tabii. Büyük müzik şirketleri karşısında, bağımsız (indie) şirketleri savunması ve Metallica’yı internet üzerinden serbest müzik paylaşım sitesi Napster’a açtığı davadan dolayı iğnelemesi filmin hoşluklarından. Ama filmin, İngiliz rock’çılara bir şey olmaz deyip sex & drugs & rock’n’roll (seks ve uyuşturucu ve rock) yaşam tarzına kurban vermiş iki İngiliz grubunu anması ciddi bir dikkatsizlik.
Filmde adı verilen gruplardan Rolling Stones’dan Brian Jones (gruptan ayrıldıktan hemen sonra), Led Zeppelin’den ise John Bonham erken yaşta hayatlarını kaybetmişlerdi çünkü. Bu grupların liderlerinin hayatta olması, İngilizlere bir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Metallica’nın davulcusu “sahte entelektüel” Lars Ulrich’e filmde Danimarkalı denmesi gibi, hakiki rock’çıların özbeöz Amerikalılardan çıktığını ima eden bu varsayım da filmin Britanyalılara geçiren yumuşak ırkçı esprilerinden biri.
Ayrıca sahte duyarlılıklarla dalga geçmek iyi de, sizin öneriniz ne diye de sormak geliyor insanın içinden. Sonuçta Afrika’yla ilgili  en iyi şarkılardan biri olan ‘Biko’yu Britanyalı Peter Gabriel’in yazdığını hatırlatırım.

Diriliş

TARİH:  28 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Germeyen bir gerilim filmi
Oldukça sıkıcı bir gerilim filmi Diriliş. Genç bir öğretmen (Christina Ricci), sevgilisiyle kavga eder ve öfkeli bir şekilde araba kullanırken kaza yapar (The Karate Kid’deki kung fu öğretmeni gibi). Ve ölür. Ama durun, yoksa ölmez mi? Bir cenaze evinde kendisiyle konuşan bir tür levazımatçıyla (Liam Neeson) baş başadır genç kadın artık. Adamın iddiasına göre kadın ölmüştür ve fakat durumunu bütün diğer taze ölüler gibi kabul edememektedir. Başarısız bir film, germiyor, ölümün yaşayanlar üzerindeki travması hakkında bir fikir ileri sürmüyor, doğru dürüst bir karakter geliştirmiyor… Sadece boğucu bir atmosfer oluşturuyor az çok. O da bir tat vermiyor.

Pirana

TARİH:  28 Ağustos 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


3 boyutlu ama boyutu farklı…

Pirana da bir tür filmi. Korkuturken ahlak dersi de veren ve şiddeti ve cinselliği sonuna kadar sömüren türden. Üstelik üç boyutlu ama bu 3 boyut olayı çoğunlukla pek de iyi işlemiyor filmde. ABD’de ilkbahar tatili dönemi, öğrenciler Arizona’da bir göl kenarına hücum etmiş. İçki, seks ve dans müziği eşliğinde bütün sınırları aşmaya kararlılar. Ama bu gençlere birileri dersini verecek elbette. Bu kez iş doğaya düşüyor. Bütün seks ve içki düşkünleri cezalarını buluyor, bütün görece ahlaklılar kurtuluyor. Filmin kendini ciddiye almadığı  açık ama Coen’leri anarak şunu söyleyeyim: “ben ciddi bir adamım!” Bu kadar kan revan içinde eğlenemiyorum, gerçek anlamda rahatsız oluyorum. Elimde değil. Sizi tutmayayım. Belki de eğlenirsiniz.

Haftanın filmleri

TARİH:  18 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta gösterime giren filmlerin dördünü gördüm. İçlerinde en iyisi “Ejderha Dövmeli Kız” ama o da sonuçta türevsel bir film. Birçok gerilim filminden, bir sürü öğe derlenmiş ve ortaya vasatı hiçbir zaman aşamayan bu film çıkmış ortaya. Yine de uzun süresine rağmen seyredilebiliyor.

“Paris’te Son Konser” kitlesel beğeniye hitap etmeye çalışan, ağır ve ağdalı bir dram. Ama güldürmeyi de ihmal etmiyor ve eski sosyalist ülkelerden görmeye alıştığımız biçimde fena halde anti-komünist propaganda yapıyor. Filme inanacak olursak 30 yıl boyunca eline müzik enstrümanını almayan insanlar hiç prova yapmadan virtüöz seviyesinde çalabilirler.

“Camino” adını kahramanı 11 yaşındaki kızdan alıyor. Bu filmde yobaz dindarlığa karşı çıkan bir öykü anlatıyor ama bağlandığı yer daha dünyevi bir dindarlık. Bağlanılan İsalar farklı. Yobazlar kutsal, tanrının oğlu İsa’ya bel bağlarken, film kanlı canlı İsa (Jesus) adlı bir delikanlıda karar kılıyor. Bir garabet olmakta kurtarmıyor bu da filmi. Kanserden ölen genç bir kızı izlemek sinir yıpratıcı. Film bu acıyı kanırta kanırta yaşatıyor seyirciye.

Haftanın tek Türk filmi “Büyük Oyun” ise fazla şematik. Iraklı bir Türkmen kadının intihar bombacısı olmaya giden hikâyesi. Maalesef olmamış.

Toprak Altında

TARİH:  9 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Savaşta yoksullar ölür!

Bir film baştan sona bir tabutun içinde geçebilir ve yine de seyircinin ilgisini sonuna kadar ayakta tutabilir mi? “Toprak Altında”yı seyredince bu imkansız gibi görünen durumun mümkün olduğunu görüyorsunuz. “Toprak Altında” çok başarılı bir film. Filmin kahramanı Paul Conroy (Ryan Reynolds) Irak’ta iş yapan bir ABD firması için kamyon şoförlüğü yaparken kaçırılıyor ve fidye için bir tabuta konularak toprağa gömülüyor. Film işte bu noktadan sonra başlıyor. Paul’ün bir çakmağı ve bir de cep telefonu var. Bu cep telefonuyla fidyecisiyle ve kendisini kurtarmasını umduğu kişilerle irtibata geçebiliyor. Ve yine bu iki aletin yaydığı ışık sayesinde biz de Conroy’u görebiliyoruz. Yoksa ortam zifiri karanlık. Film politik olarak doğru bir yerde duruyor. Fidyeci Iraklının yaptığı bir canavarlık ama canavarlıkta ne tek başına ne de öncü konumda. Ondan daha büyük canavarlar Irak’ı işgal edenler ve bu işgalden nemalanan şirketler. Iraklı fidyecinin sesi biraz daha insani olsaymış filme zararı değil yararı olurmuş. Tek rahatsız olduğum nokta bu oldu ama sonuçta savaştan zarar görenlerin milliyeti ne olursa olsun yoksullar ve işçiler olduğunu söylediğini düşünüyorum filmin. Tabii ki Amerikan işçisiyle Irak işçisi aynı derecede zarar görmüyor ama savaşın hangi sınıfın çıkarına olduğu da daha açık gösterilemez. Ama tabii bunlar bir filmi ilginç kılmaya yetmez. “Toprak Altında” başından sonuna kadar gerilimi ayakta tutmayı başarıyor. Bunun için bir keresinde gereksiz bir “yılan” unsuruna başvuruyor ama onun dışında meselenin özünden sapmıyor. Kaçırmayın.
 

Satılık Ruh

TARİH:  9 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Erkek olmanın bedeli

Korku sinemasının ustası Wes Craven’in son filmi “Satılık Ruh” pek korkutmasa da merakla izlenen bir film. Freudyen bir okumaya da açık olduğunu düşünüyorum. Küçük bir kasabada adamın biri çıldırır ve ruhuna şeytan girmiş gibi davranmaya başlar. Küçük kızının gözünün önünde hamile karısını öldürdükten sonra polis adamı vurur. Fakat adamın akıbeti yine de meçhul kalır. Çünkü bindirildiği ambulans bir kazada alev alır ve adamın cesedi bulunamaz. Aradan 16 yıl geçer. Katilin öldüğü ya da kaybolduğu gece doğan gençler büyümüşlerdir ve ambulansın enkazının bulunduğu yerde kaza gecesinin yıldönümlerinde bir tören düzenlemektedirler. Gençler o gece katilin kuklasını sembolik olarak öldürürler. Bu aynı zamanda bir ergenlikten erkekliğe geçiş töreni işlevi de görür. Ödipal karmaşa bir anlamda aşılmış oluyor çünkü sembolik olarak öldürülen babadır. Hatta belki de sembolden de öte gerçekten de bir baba ama filmin sırlarını açık etmeyelim. Fakat Bug lakaplı genç o gece sembolik olarak “baba”sını öldürme eylemini gerçekleştiremez ve katil yeniden ortaya çıkar. Bug kahramanın yolculuğunu tamamlayabilecek ve erkek olabilecek midir? Ve erkek olmak tehlikeler karşısında korkuya kapılmamak mı demektir yoksa korktuğunu belli etmemek mi? Ve de genç kuşaklar leş yiyici akbabalar gibi bütün ölü kuşakların ruhlarını bir şekilde geleceğe taşımakta mıdırlar? Craven’ın filmi sonlarına doğru sarksa da kendisinden beklenenleri yerine getiriyor. Üç boyutlu olduğunu da ekleyelim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com