Gitme

TARİH:  14 Temmuz 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Gitme, bak yoksa atlarım 

Orijinal Adı: Stay Yönetmen: Marc Forster Oyuncular: Ewan Mc Gregor, Ryan Gosling, Kate Burton, Naomi Watts Türü: Dram Ülke: ABD 

Bu hafta gösterime giren yeni filmlerden biri, ilginç bir şekilde İstanbul’da yapılan Dünya Psikiyatri Kongresi’ne rastlIyor. Filmin, özellikle dünya psikologlarınIn ilgisini çekeceğini sanırız. Tabii bu sözümüz, koltuğun karşısında yatan tedavi görmüş sinemaseverleri de kapsıyor. Filmin konusu şöyle: İşine kendini adamış bir psikiyatrist olan Sam Foster, 21. yaşını doldurduğu gün intihar etmeyi düşünen bir hastasını bu intihardan kurtarmaya çalışmaktadır. Fakat hastası genç Henry Lethem’in intiharının ardında gerçek ötesi bir gizem saklıdır. Sam, Henry’nin hayatınIn derinlerine indikçe kendi hayatında bazı değişiklikler olmaya başlar. Sam, artık neyin gerçek neyin hayal olduğunu, nerede kendisinin bittiğini ve nerede Henry’nin başladığını anlayamaz duruma gelmiştir. 

Korkusuz

TARİH:  4 Ağustos 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Çin’in milli gururu 

Orijinal Adı: Huo Yuan Jia/ Fearless Yönetmen: Ronny Yu Oyuncular: Jet Li, Jon T. Benn, Collin Chou Türü: Aksiyon, Dram Ülke: Hong Kong / ABD 

Anti-emperyalist duruşla, fasizan-millivetçi duruş arasında ince bir çizgi var. Kendilerini solcu diye tanımlayanlarla, milliyetçi diye tanımlayanların nasıl ittifaklar kurabildiklerini yerel politika sahnemizden biliyoruz. ‘Korkusuz’ pervasızca bu ince çizgide dolaşan bir film. Yapımcılarının önceki filmleri ‘Kahraman’ın ‘tek halk, tek lider’ sloganıyla bittiği hatırlanırsa ‘Korkusuz’un milliyetçi tonunda şaşırtıcı bir şey yok. 

Çin yüzyıl başlarında emperyalizmin işgali altında. Ulusal gurur ayaklar altına alınmış ve tıpkı aynı tarihlerde Osmanlı’ya dedikleri gibi Çin’e de ‘hasta adam’ demiş işgalciler. Tabii her hastanın bir doktora, o doktorun dediklerini yapmaya ihtiyacı vardır değil mi? Emperyalistler de kendilerini Çin’in doktoru ilan etmişler ve onu kendilerine hizmet edecek biçimde ‘iyileştirmeye’ çalışıyorlar. Huo Yuanjia’nın (Jet Li) öyküsü burada devreye giriyor. Bir dövüş uzmanının oğlu olan Huo, babasının yenilgisine tanık oluyor bir dövüşte. Babasının öldürücü darbeyi bilerek indirmediğini anlayamıyor o zaman. Ama gururu kırılan küçük oğlan çocuğu bir de kendisi dayak yiyince, hayatında belirleyici bir rol oynayacak olan yeminini ediyor: ‘Bir daha asla yenilmeyeceğim!’ 

Gurur ve intikam duyguları kimi mutlu etmiş ki, Huo’yu etsin? Huo yöresinin en büyük dövüşçüsü olur ama hem kendi elini kana bular hem de ailesinin katline neden olur. İnzivaya çekilen ve nedamet getiren Huo, başka biri olarak yeniden doğar. Şimdi kendi gururunun değil ulusunun gururunun temsilcisidir artık. Ulusal burjuvazinin parasal desteğini de arkasına alarak emperyalistlere meydan okur. Ama artık öldürmek Huo’nun defterinde yazmaz. Sadece üstünlüğünü kanıtlaması yeterlidir. Doğrusu Huo’nun son zaferinden sonra, halkın trampetler eşliğinde hep bir ağızdan onu adını seslenişi Lennie Riefenstahl’i kıskandıracak kadar faşizan bir sahne. Yine de filmin şiddete, intikama bir anlamda karşı çıkması takdire şayan. Uzak Doğu dövüş sanatı meraklılarına hitap edecek bir film ‘Korkusuz’. 

Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı

TARİH:  14 Temmuz 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ölü kahkahaların sandığı 

İlk üç gününde hasılat rekoru kıran Karayip Korsanları 2: Ölü Adamın Sandığı filmi, Johnny Depp ve Orlando Bloom ile Keira Knightley’e rağmen eğlencesiz 

Orijinal Adı The Pirates of Caribbean: Dead Man’s Chest Yönetmen: Gore Verbinski Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom, Keira Knightley Türü: Macera Ülke: ABD 

İlk “Karayip Korsanları” filmi şaşırtıcı derecede eğlenceliydi; hem eleştirmenler hem de seyirciler filmi çok sevmişti. Johnny Depp’in çizdiği Jack Sparrow adlı korsan karakteri ise çocuk filmlerinde görmeye alışık olmadığımız bir cinsel yönelim sergiliyordu, muhtemelen biseksüeldi, efemineydi. 

Korsanların yıllarca gemilerde erkek erkeğe yaşadıkları düşünülürse, korsan gemilerindeki maço ortamın aynı zamanda ne kadar da “gay” bir ortam olduğunu bugüne kadar kimseden duymamış olmamız aslında şaşırtıcı olmalıydı. Depp, efemine bir kaptan portresi çizerek Disney dünyasında bir devrim de yapıyordu. 

Gelgelelim ilk “Karayip Korsanları” filminin başka bir iz bıraktığı söylenemez, iz bırakması beklenen bir film de değildi zaten. İyi vakit geçirterek işlevini tamamlamıştı… sanmıştık; yanılmışız. ‘Ölü Adamın Sandığı’ adlı devam filmi ilkini hatırlamanızı gerektiriyor. Bu da yetmiyor, ‘Ölü Adamın Sandığı’nın bir finali yok, hikayenin ortasında film bitiveriyor. Devamı gelecek yaza. Kim hatırlayacak ki? Tabii burada dvd devreye giriyor, yani devamını izlemek için önceki filmin dvd’sini alıp izlemeniz bekleniyor herhalde. Filmi en az 2 kez satmanın yolu bu galiba. 

İlk bölüme bağımlı olması ve yarıda kesilmesiyle sınırlı değil ‘Ölü Adamın Sandığı”nın kusurları. Konusu çok dağınık ve takip edilmesi çok zor. Film gereğinden fazla uzun ve sıkıcı aksiyon sahneleriyle dolu (King Kong’u hatırlatan bir yanı var bu sahnelerin uzunluğunun ve manasızlığının). 

Depp’in oyunculuğu ilkinin abartılı bir versiyonu.İlkindeki orijinallik bir tekrar olduğu için doğal olarak yok ama bu kez kıvam da tutmamış. ‘King Kong’u hatırlatan bir başka yan da yerlilerin resmedilme tarzı. Hâlâ yamyam esprileri yapmak biraz ayıp oluyor. Ama hiç olmazsa ‘Karayip Korsanları’ işin şakasında, ‘King Kong’ öyle de değildi. 

Ahtapotlara sekiz koldan iftira! 
Denizlerin en sevimli, en zeki ve insan açısından en tehlikesiz yaratıklarından olan ahtapotlara da geleneksel denizci edebiyatına bağlı kalınarak korkutucu roller verilmiş (yıllarca Açık Radyo’da “Ahtapotun Bahçesi” adlı programı yapanlardan biri olarak bu konuda “hassas”ım). 

“Ölü Adamın Sandığı”nın eğlendiren birkaç sahnesi var ama yetmiyor. O sahneler de bütün gürültü patırtı içinde kaybolup gidiyor. Filmde bir de Orlando Bloom var, nasıl ve niye yıldız olduğunu kavramakta güç lük çektiğim. Keira Knightley, Stellan Skarsgard ve Bill Nighy (hoş, ahtapot maskesinin arkasında görünmüyorsa da) gibi oyuncuların performansları ise fena değil. 

Filmin konusuna ise girmeye hiç gerek yok. Kimin denizlerin hakimi olacağı üzerine korsanlarla İngiliz emperyalist şirketleri arasındaki mücadeleyi anlattığı kabaca söylenebilir. Ama bu kısa tanımın ağırlığına bakmayın, filmin eğlendirmek dışında bir derdi yok. Tek sorunu bunu becerememesi. 

Gece ve Yağmurlu Bir Gün

TARİH:  14 Temmuz 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Paris’te libidinal ‘nirvana’ 

Orijinal Adı: 20 Nuits et un jour de Pluie Yönetmen: Lam Lê Oyuncular: Eric Nguyen, Natalia Worner Türü: Erotik-Duygusal Ülke: Fransa 

Konusu itibariyle ‘Paris’te Son Tango ve ‘Damage’ gibi psikolojik ağırlıklı erotik şaheserleri anıştıran film, Paris’te yaşayan uzakdoğulu bir adamla, uzakdoğuda yaşayan Avrupalı bir kadın arasında yaşanan duygu yüklü bir hikâyeyi anlatıyor. Kadın, yaşadıklarını unutmak için uzaklara gider. Adam yıllar önce sevdiği ne varsa geride bırakarak Paris’e gelmiştir. Dünya üzerinde iki kayıp ruh, rastlantı sonucu Paris’te bir apartman dairesinde 20 gece ve yağmurlu bir gün geçirirler. Bu filmin, yaz mevsiminin de etkisiyle erotizm ve duygusallığa karşı elverişli bir karakteri var. 

Zanzibar, Zengibar, zenci film festivali

TARİH:  5 Ağustos 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zanzibar’ın ıssız film festivali 

Cüneyt Cebenoyan, binlerce kilometre yol katederek Zanzibar’a gitti ve 9. Uluslararası Film Festivali’ni yazdı. 

9. Uluslararası Zanzibar Film Festivali yani kısaca ZIFF 14-27 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşti. Zanzibar deyince muhakkak ki nereden söz ettiğimi anlamayanlar çıkacaktır. Zanzibar 1964’te Tanganika’yla birleşerek Tanzanya’yı oluşturan, Madagaskar’ın kuzeyinde yer alan küçük bir ada. Aslında Tanzanyalılar Zanzibar deyince Pemba ve Unguja adalarından oluşan bir takımadayı (arşipel) anlıyorlar. Ama yabancılara göre Zanzibar demek Unguja demek. Zanzibar Osmanlı’yla, Arap ülkeleriyle de tarihsel bağları olan bir ada. Osmanlı köle alırmış Zanzibar’dan ya da Osmanlı’nın verdiği adıyla Zengibar’dan. Açıkçası Zanzibar’ı mı yoksa Zengibar’ı mı kullanmak gerektiğine karar veremedim. İkisini de bilmekte yarar var. Zengibar bana yok olmakta olan bir sözcük gibi geliyor. Korumak için bir neden de göremiyorum. Sonuçta kendileri dahil bütün dünya Zanzibar sözcüğünü kullanıyor ve çeşitli Türkçe kaynaklarda Zanzibar dendiğini de gördüm. Zanzibar’ın bir de kısa versiyonu var: Zenji yani okunuşuyla Zenci! Evet Türkçe deki “zenci sözcüğünün kaynağı da bu! Köle ticaretinin merkezi Zanzibar’a kısaca Zenci de dendiği için Osmanlı Zanzibar üzerinden getirilen Afrikalı siyahlara zenci demiş. 

Sinema salonu olmayan kent 

Sizlere ne kadar güzel filmler seyrettiğimi anlatmayı çok isterdim ama maalesef durum pek parlak değildi. Uluslararası Zanzibar Film Festivali’nin en büyük özelliğinin ‘sinema salonu olmayan bir kent olan Stone Town’da (Taş Kent) gerçekleştirilmesi olduğunu söylersem bir fikir edinmiş olursunuz. Film gösterimleri dvd’den ya da betamax’tan yapılıyor ve iki mekânda gerçekleşiyor. Birincisi ‘Eski Kale’nin içindeki küçük amfitiyatro ki burası bir açık hava mekânı olduğu için gösterimler hava karardıktan sonra başlıyordu. Diğeri ise ‘Africa House’ adlı otelin salonuydu. Biz FIPRESCI jürisi üyeleri ise Serena Oteli’nin bir salonunda televizyondan hatta kimi zaman bilgisayardan filmleri izledik. Bir ton sorun yaşadık, istediğimiz film bulunamadı, bulunan altyazısız çıktı, dvd-çalar göstermedi, şu bu. Zanzibar gibi bir doğal cennette vaktimizin çoğu kapalı ve havasız küçük bir salonda geçti kısacası. Seyredebildiğimiz filmler ise genelde pek parlak değildi. Festivalin büyük ödülünün adı Altın Doha’ydı (Golden Dhow) ve açılış filmi de olan ‘Arenaların Çağrısı’na (L’appel des Arenes) gitti. Filmi iki kere seyredemedim. İlk seyredemeyişimin nedeni yeni projeksiyon makinesinin gümrükten zamanında çekilememesiydi. Eski makine de filmi yemyeşil gösteriyordu. Bu yeşil gösterim ne yazık ki açılış gecesinde filmin yönetmeni Cheikh Ndiaye’nin önünde gerçekleşti. Nasıl olsa dvd’den seyrederiz deyip yarıda çıktık ama elimize geçen dvd altyazısız Fransızca olunca yapabilecek bir şey kalmadı. Filmi Fransız kala kala seyrettik. Olay Senegal’de geçiyordu ve güreşçilerle ilgiliydi. Arkadaşlar çevirmeye çalıştılar tabii ama bir yere kadar. Dünyanın en yoksul ülkelerinden birinde, si nema salonsuz bir kentte uluslararası bir festival düzenlemek kutlanması, destek olunması gereken Don Kişot’ça bir tavır. Dolayısıyla burnu büyük Batılılar gibi eleştirmemek lazım olan biteni. 

FIPRESCI jürisi olarak bizim ödülümüzü ise Hint(li) yönetmen Dhananjoy Mandal’ın ‘Şölen’ (Talnabami) adlı eseri kazandı. “Şölen’ ünlü usta Satyajit Ray filmlerinin yeni-gerçekçi üslubunda son derece yalın bir film. Yoksul bir çocuğun bir şölene davet edilmek için çabalaması, karnını tıkabasa doldurma hayalleri kurması ve nihayetinde dışlanmanın acısını yaşaması üzerine  dokunaklı bir filmdi ‘Şölen’ ve oybirliğiyle ödüle layık görüldü. 

Adını teknelerden alan festival 

ZIFF film gösterimlerinden ibaret bir festival değil. Zaten festivalin bir adı da Doha Ülkeleri Festivali (Festival of the Dhow countries). Doha Hint Okyanusu havzasında bolca kullanılan üçgen yelkenli teknelere verilen ad. Doha ülkelerinin net bir tanımı yok ama kabaca Arap yarımadası, Hindistan ve Afrika’nın doğu kıyısı ülkelerini kapsadığını söyleyebiliriz. Gün boyu halka açık konserler parklarda sürüyor, forumlar düzenleniyor, sergiler açılıyor. Bu konserlerden Zanzibar’ın yasayan efsanesi Bi Kidude’nin konserini izleyebildim. Bi Kidude’nin kaç yaşında olduğu bilinmiyor. 100’ün üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Kidude şarkılarını söylerken vokalistleri de hayatımda gördüğüm en erotik hatta pornografik dansları yaptılar. Bu orta yaşlı kadınlar tam anlamıyla cinsel ilişkinin simülasyonu olan bir şov sundular izleyiciye. Oysa Zanzibar tutucu bir Müslüman ülke. Bir sahnesinde bir kadının göğüsleri gözüktüğü için yarışma programından çıkarılan filmler var. Ama dans denince sansür falan kalmıyor. Afrikalının özgür ruhu dinsel yasaklara ancak bu kadar uyuyor. Sadece Bi Kidude’nin dansçıları değildi yoğun cinsellik içeren danslar yapanlar. Başka konserlerde de benzer sahnelere tanık oldum. 

Zanzibar’a Asya’dan yerleşenler içinde en eski gruplardan birini İranlılar oluşturuyor. İran’dan Zanzibar’a gelen bir gelenek de nevruz kutlamaları. Nevruz’un en ilginç kutlandığı yer ise aşağı ve yukarı diye iki mahalleden oluşan Makunduchi köyü. Burada delikanlılar ve genç kızlar önce gruplar oluşturarak koşuşturuyorlar. Bir yandan da cinsel içerikli sataşmalarda bulunuyorlar birbirlerine. Mesela erkekler herkesi düzeceklerini söylerken, kızlar ‘siz düzüşmekten ne anlarsınız’ diye bağırıyor grup halinde. Sonra erkekler muz ağacının saplarıyla birbirlerine girişip, kurtlarını döküyor ve ri vayet o ki karanlık çökünce isteyen istediğiyle yatıyor. Bu gece  ana rahmine düşen çocukların olağanüstü yetenekleri olduğuna inanılıyor. Böylece babaları tarafından dışlanmamaları sağlanıyor. Bütün bunlar Müslüman bir ülkede oluyor. Yani galiba hâlâ oluyor. Ama gece faslı kesilmiş bile olsa geriye kalan da yeterince ilginç.

Film festivallerinin en önemli özelliklerinden biri de konuklarıdır. ZIFF’in bu yılki şeref konuğu Melvin Van Peebles’di. Peebles bizde çok tanınmasa da Amerikan bağımsız ve Siyah sinemasının en önemli figürlerinden biri. 1971’de yaptığı “Sweet Sweetback’s Baadasssss Song” adlı filmi Amerikan sinemasında siyah bir kahramanın beyaz polisleri dövüp üstelik paçayı kurtardığı ilk film. Döneminde Siyah Panterlerin de açık desteğiyle söz konusu film yılın en çok para getiren bağımsız filmi olmuştu. Geçtiğimiz yıl Melvin’in oğlu Mario Van Peebles bu filmin çekim öyküsünü analatan ‘Baadassss’ adlı bir film yaptı. Zanzibar gibi eski bir köle ticaret merkezinde ‘şeref konuğu’nun haysiyetli bir Zenci olmasından daha uygun bir seçim olamazdı. 

Göl Evi

TARİH:  4 Ağustos 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

2 yıl önce, 2 yıl sonra 

Orijinal Adı: The Lake House Yönetmen: Alejandro Agresti Oyuncular: Keanu Reeves, Sandra Bullock, Christopher Plummer Türü: Fantastik Ülke: ABD 

Saçma sapan hikâyesine rağmen dokunaklı ve melankolik bir havası olan Göl Evi’nde Keanu Reeves ve Sandra Bullock bir arada 

Metal ayaklar üzerinde göl kıyısında yükselen, her yanı camlarla kaplı bir ev. Çevresine hâkim bir konumda olsa da, bu evin yine de sahibinin gölle ilişkisini sınırlı bir seviyede tutan bir yapısı var. Göle yani suya inen bir merdiveni yok örneğin. 

Evin mimarının (Christopher Plummer) oğluyla (Keanu Reeves) ilişkisi, yaptığı evin çevresiyle ilişkisine benziyor. Hâkim konumda ama bağ kuramıyor. 

Filmin birbirleriyle bağ kurabilen aşıkları ise çevrelerine hâkim değiller, birbirlerini göremiyorlar bile. Çünkü ayrı zaman dilimlerinde yaşıyorlar, aralarında 2 yıllık zamansal bir mesafe var. Nasıl oluyor da oluyor? Valla, oluyor işte. 

Onları birbirlerine bağlayan göl evinin sihirli posta kutusu aracılığıyla yaptıkları yazışmalar. Önce Doktor Kate Forster (Sandra Bullock) göl evini terkederken yeni gelecek kiracı için bir mektup bırakıyor posta kutusuna. Yeni gelecek kiracı ise babasının yaptığı evi restore edip bir dönem – burada yaşayan mimar Alex (Reeves) oluyor. Ama aslında Alex 2 yıl öncesinde yaşı yor. Çok saçma biliyorum ama konu böyle. İki kişi yazışarak birbirine aşık oluyor ve nihayetinde aynı zaman diliminde buluşmayı da başarıyorlar. Bütün bu saçma sapan hikayenin yine de dokunaklı, melankolik bir havası var. Sandra Bullock’un oyunu başarılı, Nick Drake’li, Eels’li, Clientele’li soundtrack de. Hatta Keanu Reeves için bile kötü bir şey söylemek zor. Ama Kore yapımı bir filmin yeniden çevrimi olan “Göl Evi”nden bir mana çıkarmak çok ama çok güç. Mana avcılığını bir kenara bırakırsanız yine de beklemek ve buluşamamak üzerine filmin içerdiği kimi hoş sahnelerin tadına varabilirsiniz. 

Ayrılık

TARİH:  11 Ağustos 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Ev’li çiftin ‘Ev’sizleşmesi 

Brad Pitt’in eski eşi Jennifer Aniston ile Vince Vaughn’un başrolleri paylaştığı ‘Ayrılık’, ne komik olabilmiş, ne de romantik. 

Orijinal Adı: The Break Up Yönetmen: Peyton Reed Oyuncular: Vince Vaughn, Jennifer Aniston Joey Lauren Adams Türü: Romantik komedi Ülke: ABD 

“Ayrılık”, adı üstünde bir çiftin ayrılmasını anlatıyor. Uzun, sancılı bir süreç bu. Kahramanların bir çift oluş sürecini hemen hemen hiç görmüyoruz. Tanısmaları ise, doğrusu hiç de romantik bir biçimde gerçekleşmiyor. Hatta filmin erkek kahramanı Gary (Vince Vaughn) bu tanışma sırasında o kadar antipatik davranıyor ki, müstakbel hayat arkadaşı Brooke’un (Jennifer Aniston) kalbini nasıl kazanıyor anlamıyoruz. Bir anda onları iki yıldır birlikte oturur halde görüyoruz. Evli değiller ama ortak bir evleri var ve kısa sürede anlıyoruz ki ilişkilerindeki tek ortak noktaları da bu ev. 

Gary kardeşleriyle birlikte şehir turları düzenleyen bir şirketin sahibi. İş bölümünde ona düşen görev turlarda rehberlik yapmak. İş dönüşü eve geldiğinde ise tek istediği televizyonda maç seyretmek ve oyun oynamak. Mesleği icabı kültür ve sanattan az çok anlaması beklenebilecek biriyken Gary’nin o taraklarda hiç bezi yok. Brooke ise tam tersi, bale seviyor ve bir sanat galerisinde çalışıyor. Yine baştaki soruya dönüyoruz: Bu iki kişi nasıl bir araya geldiler? 

Ama filmin sorunu çiftin nasıl ayrılacağı ve bize de bu sıkıntılı süreci izlemek düşüyor. Sıkıntının temel kaynağı da çiftin ortak kalan tek noktaları, yani evleri. Gayet maddi bir sorun onları bir arada tutuyor kısacası. Ve ev satılınca gerçekten bir şey yitirdikleri hissine kapılıyorlar ilk kez. Belki de evin değeri “Cazibe Kanunları”ndaki gibi çok büyük olsa iki taraf da yarısını kaybetmeyi göze alamayacak ve ilişki o filmdeki gibi sürecekti… Ama boşverecek kadar değersiz bir ev de değil söz konusu olan. Dolayısıyla bir filmi dolduracak kadar uzun süre birlikte kalmalarını sağlıyor çiftlerin. “Ayrılık” sonuç itibarıyla vasat bir film. Kahramanlarının arasında başından itibaren bir kimya oluşmaması, sonuçta kaybedilenin oldukça değerli de olsa bir metadan ibaret olduğu gerçeğiyle başbaşa bırakıyor bizi. 

Ama gerçekçi bir film olma iddiasında da değil “Ayrılık”. Benzer bir ada ve temaya sahip olan Daniel Auteiul ve Isabelle Huppert’li Fransız filmi “La Seperation” değil karşımızdaki. 

Komik ve eğlendirici olmaya çalışan bir garip romantik komedi “Ayrılık”, ne romantik ne de komik olabilen. Gerçekçiliğiyse filmi önemli kılacak kadar doyurucu değil. 

Kuzey Faresi

TARİH:  8 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Korku ruhu kemirir 

Orijinal Adı: Lemming Yönetmen: Dominik Moll Oyuncular: Laurent Lucas, Charlotte Gainsbourg, Charlotte Rampling Türü: Gerilim, Dram Yapım: Fransa 

Dominik Moll imzalı ‘Kuzey Faresi’ filmi, David Lynch filmlerinin havasını taşıyor. Ancak film, bir noktadan sonra gerçekçiliğini kaybediyor. 

David Lynch filmleri rüya ile gerçek arasında, ruhun labirentlerinde dolaşır. Dominik Moll’un son filmi “Kuzey Faresi” de adını aldığı kuzeyli kemirgeni taklit ederek ruhun kanalizasyon kanallarında dolaşan, Lynch sinemasını anımsatan enteresan bir film. Film bir yere kadar çok anlaşılır olmasa da yine de gerçekçi bir çizgide ilerliyor ama bir noktadan sonra tamamen bu gerçekçiliği terk ediyor. Artık neyin hayal, neyin gerçek olduğunu kestirmek mümkün olmuyor. Lynch benzetmesi bizim fikrimiz, filmin yönetmeni esin kaynakları olarak ressam De Chirico ve yönetmen Stanley Kubrick’in adını vermiş. 

Film, “Mavi Kadife”yi andıran bir biçimde mutlu bir banliyö hayatı resmederek başlıyor. Laurent Lucas (Alain Getty) tasarladığı uçan web kamerasını başarıyla takdim ettikten sonra, patronu Richard Pollock (Andre Dussolier) ve eşi Alice (Charlotte Rampling) tarafından evinde ziyaret edilerek taltif ediliyor. Laurent’in eşi Benedicte (Charlotte Gainsbourg) yemek hazırlarken lavabonun tıkanık olduğunu fark ediyor. Bir şeylerin ters gideceğinin ilk işareti bu oluyor (lavaboyu tıkayan Fransa’da olmaması gereken bir İskandinav kemirgeni). Yemek gerçekten de tam bir felakete dönüşüyor. Richard ne kadar Laurent’tan kendisine adıyla hitap etmesini talep etse de, ortada hiçbir zaman eşit olamayacak bir ilişki biçimi var. Patronla, emrinde çalışan kişi arasında yaşanan, farklı sınıftan ve farklı kuşaklardan insanların kurmaya çalıştığı huzursuz bir ilişki tarzı bu. Nitekim patronun karısı Alice gecenin ilerleyen saatlerinde bu sınıf farkını Benedicte’i aşağılamak için kullanacaktır. Alice geceye kocasıyla da kavga ederek damgasını vurur. 

Bu geceden sonra filmin başındaki mutlu tablo artık mazi olmuştur bile. Alice daha sonra Laurent’ı baştan çıkarmaya çalışacak (yine “Mavi Kadife”deki Kyle McLachlan’la Isabelle Rosselini arasındaki sahne akla geliyor) ve bu yaptıklarını Benedicte’e anlatacaktır. Artık Lucas çifti arasındaki güven yok olmuş, kıskançlık ruhlarını bir fare gibi kemirmeye başlamıştır. Laurent’in yaşadıklarının belki de Freudyen bir açıklaması da vardır. Baba konumunda gördüğü patronunun eşiyle yani bir anlamda annesiyle yatmak istemesi, sonunda babayı yok etmesi ve giderek Alice’e yani annesine dönüşen Benedicte’le sevişmesi Oedipus kompleksi çerçevesinde de açıklanabilir sanırım. Bu arada Laurent adının “Kuzey Faresi”yle benzer bulunan Haneke filmi “Saklı” ve “Saklı”yla benzer bulunan Lynch filmi “Kayıp Otoban”ın da bazı karakterlerinin adı olduğunu not düşelim. 

“Kuzey Faresi” bittiğinde olan biten hakkında kafamda net bir fikir oluştuğunu söyleyemeyeceğim ama seyrederken çoğu zaman büyük keyif aldım. Huzursuz, rahatsız edici bir keyif bu. Patron-çalışan, baba-oğul-anne ve karı-koca ilişkileri üzerine bilincin karanlık köşelerinde dolaştırıyor bizi “Kuzey Faresi”. Bu yolculuğa çıkmakta yarar var. 

Karanlık

TARİH:  11 Ağustos 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ölümün gözlerinden 

Orijinal Adı: The Dark Yönetmen: John Fawcett Oyuncular: Sean Bean, Maria Bello, Richard Elfyn Türü: Korku Ülke: ABD 

Ailesini tekrar bir araya getirmek için son kez çırpınan New York’lu Adelle, küçük kızı Sarah ile birlikte Galelr’e gider. Amacı garip bir adam olan kocası James ile tekrar bir araya gelmek ve çevrelerindeki her şeyden uzaklaşıp küçük bir çiftlik evinde hayatını tekrar gözden geçirebilmektir… 

Fakat Adelle’in en büyük kabusları bir gezi sırasında canı kadar çok sevdiği kızı Sarah’ın denizde kaybolması ile gerçeğe dönüşür. Bir anne olarak boş yere çırpınışlarına rağmen kızı karanlık sularda kaybolur. 

Yapım izleyicisine “Sevdiklerinizi korumak için ne kadar ileri gidebilirsiniz?” ya da ‘Ölümün dişleri arasına kendinizi atabilir misiniz?’ gibi sorular sorduruyor. 

Bitirim Karınca

TARİH:  8 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karıncalanmak buna denir! 

Orijinal Adı: The Ant Bully Yönetmen: John A. Davis Tür: Animasyon, Komedi, Fantastik Yapım: ABD

“BİTİRİM Karınca” birlikten kuvvet doğar mesajı veren, kollektivizmi yücelten yanıyla doğru yerde duran bir çocuk filmi. Filmin kahramanı Lucas, mahallenin görece güçlü çocuğu Steve’in tacizlerine maruz kalır. O da öfkesini bahçesindeki karıncalardan çıkarır. Karıncalar “Yokedici” olarak adlandırdıkları Lucas’ı hazırladıkları iksirle karınca boyutlarına indirince, Lucas yaptığı hatayı anlayacaktır. Ama Lucas’ın gerçek boyutlarına dönebilmesi için karınca olmayı öğrenmesi ve böcek ilaççısıyla bir savaşa girmesi gerekecektir. “Bitirim Karınca” benzerleri içinde (“Karınca Z”, “Bir Böceğin Hayatı”) sivrilen bir film değil fakat. Karakterler yeterince sevimli ya da akılda kalıcı değil. Hatta bazı eleştirmenlere göre “göze göz, dişe diş” tarzı hoşgörüsüz bir mesajı da var. Doğrusu bu görüşe katılmıyorum ve filmin yanlış bir mesaj verdiğini düşünmüyorum. Sonuçta çocukların sevebileceği, eli yüzü düzgün ama çok parlak olmayan bir animasyon “Bitirim Karınca” 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com