Anti-sinemanın bir örneği olarak Zavallı

TARİH:  20 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir avukatın karısı komadadır. Avukat herkesin kendisine acımasından ve ilgi göstermesinden mutludur. Karısının öleceğinden emindir. Ama karısı iyileşince ve kendisine yönelen ilgi azalınca avukatın keyfi kaçar.

Filmin öyküsü bundan ibaret. Yunan “acayip dalgası”nın demirbaş senaristlerinden Efthimis Filippou ile yönetmen Babis Makridis senaryoyu birlikte yazmışlar. Filippou, Lanthimos’un filmlerinin de çoğunun senaristlerinden.

Zavallı en sevmediğim türden sinemanın temsilcisi. Bu türü o kadar sevmiyorum ki perdeye bakmak istemiyorum, enerji tasarrufu moduna geçip minimum çaba harcayarak filmin bitmesini bekliyorum.

Acı çekiyorum film boyunca. Kendisini çok zeki ve üstün zanneden yazar ve yönetmenler insan denen şu tuhaf hayvana bakıp dalga geçiyorlar. O insanı aslında bütün zavallılığından arındırıp gülünç hale getiriyorlar ve önümüze atıyorlar. Bunu yaparken durağan planlar, donuk oyunculuklar, aniden patlayan klasik müzik, sahnelerin arasına giren yazılar filan gibi “yabancılaştırıcı” öğeleri de kullanıyorlar. Bu türe anti-sinema diyebiliriz sanırım. Brecht’i yanlış okumanın sonuçları galiba bunlar. Eğlendirerek düşündürtmeye çalışıyorlar akıllarınca ama ne eğlendiriyorlar ne de tek boyutlu fikirleriyle düşündürtüyorlar. Her şey zaten en baştan o kadar belli ki ve sığ ki.

Fakat Zavallı, kendi sınırlarını da aşmaya kararlı bir film. Filmin kahramanının son sahnede psikopata bağlaması, zaten en ufak bir özdeşlik kurmamızın özenle engellendiği bu zatla olmayan bağımızın tamamen kopması garantiye alınıyor. Peki, niye anlattınız bu aşırı hikayeyi bize? Herkes ilgiyi sever, en acılı anımızda bile gördüğümüz ilgiden zevk alabiliriz. Çocukların hastalanınca gördükleri ilgiden zevk almaları gibi. Şımarma hakkı kutsaldır, vaz geçilemez! Bu duyguyu empatiyle tatlı tatlı da anlatabilirsiniz, böyle kanırta kanırta da anlatabilirsiniz. Zavallı ne yazık ki ikinci yöntemi seçmiş ve böylece festivallerden bir sürü ödül toplamayı da sağlamış.

High Life: Adem ile Havva uzayda

TARİH:  4 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Claire Denis için yıllar evvel Roll dergisinde hakkı yenen bir yönetmen olduğunu yazmıştım. Berlin Film Festivali’nde, ana yarışmada değil de Forum ya da Panorama bölümünde “Beau Travail”ı (2000; “İyi İş”) izlemiş ve çok da beğenmiştim. Zaten Denis’yi “Chocolat” ve “Nenette et Boni”den tanıyor ve seviyordum. “Beau Travail”ın ana yarışmada olmamasını haksızlık olarak görmüştüm. Nitekim film, Village Voice dergisinin yılsonu değerlendirmesinde yılın en iyi filmi, Claire Denis de yılın en iyi yönetmeni seçildi sonradan. Roll gibi (basılı dergi olarak) tarih olan Village Voice, en kapsamlı “yılın en filmi” oylamalarından birini gerçekleştirirdi.

Claire Denis’nin filmleri giderek daha zor anlaşılır bir hal aldılar fakat. “High Life” da ne dediği, niye dediği kolay deşifre edilemeyen filmlerden biri. Denis, bir tür “yaradılış” hikâyesi anlatmak istemiş. Uzayda bir kara deliği araştırmaya gönderilen bir grup ‘suçlu’dan geriye kalanların, insan türünü nasıl yeniden yaratacaklarını anlatıyor film.

Tabuların her koşulda geçerli olamayacağı gibi bir şey de söylüyor film. Bence yeni bir şey değil bu söylenen, tabular tarihsel koşulların ürünüdür ve her koşulda geçerli olmaları beklenemez. Zaten en tabu yıkıcı kitaplar kutsal kitaplardır. Adem’le Havva’dan başlayarak aile içi cinsel ilişki yani ensest kutsal kitaplarda bolca mevcuttur.

Keza, insanın kendi idrarını içmemesi de kırılabilen, hatta uzay yolculuğu gibi ortamlarda kırılması şart da olan bir tabudur. İyi güzel de Claire Denis bize bunları, şimdi niye anlatıyor? Babayla kızı arasındaki ensest ilişkinin, yaşadığımız çağdaki trajik sonuçları ortada. İFF’de gösterilen “İmkânsız Aşk” böyle bir hikâye anlatıyordu mesela. O filmdeki baba figürü tiksindiriciydi.

Claire Denis

Denis, böyle bir ilişkinin (baba- kız arasında cinsel ilişkinin) insanlığın kurtuluşu için şart olduğu ve hatta böyle bir ilişkinin iyi de olduğu çok özel koşullar tasarlamış. İyi, güzel ama o özel koşullardan yola çıkıp hayatımıza dair ne gibi bir soru sorabiliriz? Ensest tabusu kalksın mı? Bu mudur? Ya da filmin anlattığı daha derin bir şeyler var da ben mi yakalayamadım?

Bütün dağınıklığına, anlaşılmazlığına, yavaşlığına ve sıkıcılığına rağmen ben High Life’ı yine de ilgiye şayan buluyorum. Tuhaf bir güzelliği de var filmin zaman zaman. İticiliği de. Juliette Binoche ve Robert Pattinson gibi isimler var başrollerde.

Kül En Saf Beyazdır: Bir zamanlar Çin’de

TARİH:  13 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kül En Saf Beyazdır (KESB), bir kadının 18 yıl her türlü ihanete uğramasına karşın sevdiği erkekten kopmamasının “epik” öyküsü. Bu 18 yıl Çin’in mafyatik örgütlerinin da sermayelerini büyütüp, modern kapitalist şirketlere evrildiği dönem. Bu söylediklerimden fazla heyecanlanmayın ama. KESB, her açıdan yüzeysel, inandırıcılıktan yoksun ve fazla uzun bir film. Mafyanın kapitalist şirkete dönüşmesi ya da politikaya soyunması deyince benzer bir süreci kapsayan Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika’da”sı dururken KESB’in esamesi okunmaz. Ya da aşkta dengelerin değişmesi konusunda aklıma (doğru yanlış) gelen Bunuel’in “Tristana”sıyla bu film arasında dağlar kadar fark var.

Filmin kahramanı Zhao’nun adı Çavçav gibi okunuyor, filmde duyduğumuz kadarıyla. Çin isimlerinin İngilizce transkripsiyonları bir felaket. Biz de onlardan aynen aldığımız için okuduğumuz harflerden doğru telaffuza ulaşmamız imkânsız. Zhao, kasabanın kabadayısı Bin’in sevgilisi. Bin, birisine bir soru sordu mu, o kişi eninde sonunda doğruyu söyler! Öyle bir otoritesi var Bin’in. Bin’in mafyatik işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamasak da inşaat sektöründen güçlü bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. Film işte bu güçlü arkadaşın öldürülmesinden sonra hızla inandırıcılıktan uzaklaşıyor. İnşaatçının cenazesinde bir çift salon dansı yaptıktan sonra (bu sahne o kadar absürd ki gerçekçi olabilir), Bin de saldırıya uğruyor. Bin ve ekibi saldırganları yakalıyorlar ama inşaatçı cinayetiyle aralarında bir bağ kurmadıkları gibi, hiçbir şey yapmadan serbest bırakıyorlar. Olacak şey değil. Beslersen kargayı gözünü oyar. Bin’in de gözünü oyuyor birileri. Neyse hikâyeyi anlatmayayım uzun uzun. Fakat neredeyse her sahnesine bir muhalefet şerhi koyabilirim filmin. Her şey karikatür, her şey çöpten adamlar düzeyinde.

Zhao, Bin’e sorar: “Nasıl felç oldun?”. Bin cevaplar: “Bir gece çok içtim!”. Böyle bir felç elbette akupunktur tedavisiyle düzelir. Belki iki aspirinle de çözülürdü. Ya da züğürt mü kaldınız? Lüks bir lokantada toplanan erkek grubundan bireylere “O hamile”, dersiniz; birinden biri muhakkak suçluluk duygusuyla cebini boşaltır, size verir. Bu kadar basit! Böyle uyduruk bir hikâye sonra da gider Cannes’da Altın Palmiye için yarışır. Kül mü en saf (saftorik anlamında) yoksa sinema aristokrasisi mi karar vermek zor. Jia Zhangke, gerçi Cannes’ın gediklilerinden, ne yapsa festivale seçiliyor zaten.

Altın Eldiven: Almanya acı vatan!

TARİH:  13 Nisan 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşadıklarımdan öğrenemediğim bir şey var: Eleştirmenlerin fikirlerine güvenmemeyi öğrenemedim. Bir filmi seyretmeden önce onun Metacritic ya da Rotten Tomatoes gibi film değerlendirme sitelerinde ne puan aldığını hâlâ önemsiyorum. Ve bir filme gidip, gitmemeye bu puanlara bakıp karar verebiliyorum. Oysa o kadar yanlış, o kadar yanıltıcı olabiliyorlar ki bu değerlendirmeler.

Tabii, ben de bir eleştirmenim ve kendimi ciddiye almamayı da başaramıyorum. Sizden de kendimi ciddiye almanızı talep ediyorum üstüne üstlük. Bu ne yaman çelişki, sayın okur?

FİLMİN ERDEMLERİ VAR

Fatih Akın’ın ‘Altın Eldiven’ öncesindeki son filmi Paramparça (Aus dem Nichts) hem iyi eleştiriler aldı hem de bir sürü prestijli ödül. Bana kalırsa Altın Eldiven’in yanında Paramparça solda sıfır kalır. Ama gelin görün ki aldığı eleştirmen puanlarına göre ‘Altın Eldiven’ neredeyse gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri!

‘Altın Eldiven’in senaryosunun sorunları var. Diğer filmlerinin çoğunda da olduğu gibi. Ama filmin erdemleri de var ve bu erdemler bence filmi, ‘iyi film’ kategorisine sokabilecek nitelik ve nicelikte.

‘Altın Eldiven’ 1970’lerde geçiyor. Çok yönetmenli ‘Sonbaharda Almanya’ filminin ele aldığı yıllarda geçiyor diyebiliriz belki. 1970’lerde benim gibi ilkgençliğini yaşayan ve Almancı dayılara veya amcalara sahip olanlar için Almanya bir özgürlükler ve refah ülkesiydi. Dayım her yaz Almanya’dan ciciler getirir, yıllık blucin ihtiyacım (1 adet) ve müzik ihtiyacım (2 ya da 3 albüm) o sayede karşılanırdı. Ve tabii Pop dergisi alınır, Alman kızların hayalleri kurulurdu.

Oysa Almanya pek de parlak bir dönemden geçmiyordu. Kızıl Ordu Fraksiyonu etkindi. Alman devleti de onları en vahşi şekilde bastırıyordu. Bütün bu vahşetin geri planında çok daha büyük bir vahşet vardı elbette: Nazizm! Hitler faşizminin yaraları irin toplamış, iğrenç kokular salıyordu. Her Almanın, Nazizmle bir alakası olmuştu; ya kurban olarak ya da fail olarak. Kimisi akrabalarını toplama kamplarında kaybetmişti, kimisi onları toplama kamplarına bizzat tıkmıştı. Çoğunluksa itaat etmeyi seçmişti.
‘Altın Eldiven’ bunlara dair birkaç ipucu vermekle yetiniyor ama film boyunca o pis irin kokusunu, o düşkünlüğü, o dönemin üstüne çökmüş karanlığı neredeyse elle tutulacak kadar yoğun bir duyguyla perdeye yansıtıyor. Bravo!

‘Altın Eldiven’, babası komünist olduğu için toplama kamplarına atılmış bir genç manyağın hikâyesini anlatıyor. Adı Fritz Honka. Honka’nın müdavimi olduğu Zum Goldenen Handschuh adlı bar, Hamburg’un kötü şöhretli mahallelerinden birinde yar alıyor. Eski Nazi subaylar, yoksul dullar, her tür lümpen ve lümpen proleter bu bara takılıyor. Bu tipler (eski Nazi subay dışında) bence hiç de -kimilerinin yazdığı gibi- insani olmayan bir biçimde temsil edilmiyor (Screen’de Wendy Ide’ye göre öyle mesela). Tabii ki bir cumartesi akşamınızı bu tiplerle geçirmek istemezsiniz, tercih etme şansları olsa onlar da kendileriyle geçirmez. Ama film onların hayatlarındaki derin hüznü verebiliyor. En azından bu duygu bana geçti.

İKTİDARINI YAŞIYOR

Honka bu barda tanıştığı düşmüş kadınları yatağına atıyor, gerçi iktidarsız olduğu için bir cinsel ilişki kuramıyor onlarla. Nihayetinde iktidarını onları öldürerek yaşıyor. Honka korkunç biri, işlediği cinayetler de korkunç. Hannibal Lecter gibi hayran olacağımız bir seri katil değil o. Doğrusu da bu değil mi? Seri katillere hayranlık duymak sakat bir tutum değil mi?

Film çok kanlıymış. Bence değil ama, hadi öyle olsun. Cinayetler kanlı oluyor maalesef, ne yapacaksınız? Süper kahraman filmlerindeki gibi olmuyor.

HER PSİKOPAT SERİ KATİL DEĞİL

Filmin senaryosunun kusurları arasında Honka’nın alkolle ilişkisi var. Honka alkol aldığında bir canavarken, almadığında neredeyse bir melek. Ve bu iki durum arasında çok kolay bir geçiş var. Honka’nın komşularının yukarda neredeyse deprem olurken, sadece kokudan şikâyet etmeleri; cesetlerden kurtçuklar alt kat komşularının sofrasına düştüğünde bunun sonucunun görülmemesi gibi durumları da senaryonun eksikleri arasında sayabiliriz.

Honka bir psikopat ama her psikopat seri katil olmuyor. Film, bence Honka’nın sapıklığını besleyen ortamı çok başarılı bir biçimde betimliyor. Müthiş bir sahne tasarımı, müthiş bir renk paleti, çok iyi oyunculuklar bu filmi Fatih Akın’ın kariyerinde bence en yukarılara taşıyor.

Sanırım Batı, kendisine tutulan bu aynaya bakmaktan hoşlanmadı. Üstelik Haneke filmlerinde olduğu gibi steril bir şekilde de gösterilmiyor pislik. Fatih Akın’dan beklenen bu değildi sanırım. Benimse tam da beklediğim böyle bir şeydi Akın’dan.

Almanya acı vatan! Sadece gurbetçi Türkler için değil bazı Almanlar için de acı vatan!

Hayvan Mezarlığı: Kötü ikizler, yeniden

TARİH:  4 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeraltından çıkıp gelen kötü ikiz hikâyesi deyince akla şu sıralarda bir tek Jordan Peele’in ‘Biz’i geliyor. Oysa (Uğur Vardan’ın yorumuyla fark ettim benzerliği) bu hikâye çok önceden anlatılmıştı Hayvan Mezarlığı’nda. Filmin yeni çevriminde de tabii aynı şey var. Gömülen ölüler yeraltından çıkıp geri geliyorlar. Tıpkı yaşadıkları dönemdeki gibiler, görünüş açısından. Ama aynı değiller, bunlar kötü ikizlerimiz. İster bastırılanın geri dönüşü deyin, isterseniz ölenin ardından yaşanan suçluluk duygusu. Hikâye eski ve evrensel.

Ölüm, baş edebildiğimiz bir şey değil. Kafamız ne kadar bilimsel çalışırsa çalışsın, ölüm beraberinde suçluluk duygusunu birlikte getiriyor. İlkel insanlar, bir sevdikleri öldüğünde onu illa ki kendi düşüncelerinin ya da başkalarının kötü nazarlarının öldürdüğüne inanırmış. Bugün de çok farklı hissetmiyoruz. Ölenin ardından illa ki kendimizi suçluyoruz. Kendimizi suçladığımız için de ölenin bizi cezalandırmasından korkuyoruz.

Hayvan Mezarlığı, bu korku ve suçluluk duygusu üzerine kurulu. Ölüyü hem geri getirme arzusu, hem de onun gazabından korkmak filmin kahramanlarının açmazları. Şehir hayatından uzaklaşmak isteyen bir doktor ve ailesi yeni evlerinde bekledikleri huzura kavuşamazlar. Erkek (Biz’de de olduğu gibi) kalmakta direnir, kadın gitmek ister. Tabii ki kadın haklıdır.

Hayvan Mezarlığı vasat bir korku filmi. Oyunculuklar iyi ama sanki kısa bir hikâye sündürülmüş izlenimi veriyor.

Beyaz Karga: Besle kargayı

TARİH:  22 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beyaz Karga filmi Sovyet balet Rudolf Nureyev’in hayatını konu alıyor. Rudolf Nureyev’e dair Vikipedi maddesi ise şöyle başlıyor: Rudolf Hamit oğlu Nuriyev (Tatarca: Rudolf Xämät ulı Nuriev, Rusça: Рудольф Хаметович Нуриев, d. 17 Mart 1938 – ö. 6 Ocak 1993), SSCB’li balet (1961’de iltica etti ve 1982’de Avusturya vatandaşı oldu).

Evet, aslında Nureyev diye biri yok, doğru transkripsiyon Nuriyev (Nurigil diye çevirebiliriz) olmalıydı. Kendisi Tatar asıllı Müslüman bir aileden geliyor. Rusya’ya bağlı federe bir devlet olan Başkurdistan’ın (Respublika Bashkortostan) Ufa kentinde büyüyor Nureyev (mecburen biz de Nureyev diyeceğiz).

II. Dünya Savaşı’nın arifesinde doğmak ve savaş sırasında büyümek zor olsa gerek. Yoksulluk, kıtlık, ölüm her an yanı başınızdadır. Nureyev doğduğu coğrafyanın ve zamanın bütün olumsuzluklarına karşın, o küçük taşra kentinden çıkıp dünya çapında ünlü bir bale dansçısı olduysa bunu kendi büyük yeteneği kadar hiç şüphesiz sosyalizme borçludur. Eğer eğitimin paralı olduğu kapitalist bir ülkenin dinsel ve etnik olarak azınlıkta olan bir bölgesinde yoksul bir çocuk olarak doğmuş olsaydı çok muhtemeldir ki biz Nureyev diye birini tanımayacaktık. Bunun önemli bir not olarak düşülmesi lazım.

“Beyaz Karga”, Nureyev’e takılan bir lakapmış. Onun aykırı ve uyumsuz kişiliğini sembolize ediyormuş beyaz karga imgesi. Film, bize Nureyev’in doğumundan Fransa’ya iltica ettiği ana kadarki hayatından kesitler sunuyor; Nureyev’i sevdirmeye hiç çalışmadan. Bize sunulan Nureyev, kimseyi sevmeyen, kimseye minnet duymayan, son derece bencil ve kaba biri. Nureyev’in yaşadığı Sovyetler Birliği de tatsız, tuzsuz, baskıcı ve soğuk bir ülke olarak tasvir ediliyor filmde. Tabii ki film, son tahlilde Nureyev’den yana. Nureyev’in erkek ve kadın sevgilileri oluyor. Kadın sevgilisi demek tam doğru değil gerçi. Hocası ve koruyucusu Alexander Ivanovich Pushkin’in (Ralph Fiennes) karısı Xenia (Chulpan Khamatova) Nureyev’in kendi evlerinde kalmasını suiistimal ediyor ve Nureyev’le yatıyor. Nureyev hiç de hevesli değil bu ilişkiye. Nureyev’in bu sırada Teja Kremke (Louis Hofmann) adında Doğu Alman bir erkek arkadaşı da var. Hoş, Nureyev Teja’yı da sevmiyor.

Bütün sevimsizliği ve sevgisizliğiyle bu büyük narsisist ve oportünist yine de bale hiyerarşisinde yükseliyor, Kirov Balesi’yle Fransa yolculuğuna çıkıyor. Burada da hayli prestijli ve zengin bir ailenin kızı olan Clara Saint’le (Adèle Exarchopoulos) arkadaş oluyor. Nureyev bu; tabii ki Clara’ya da son derece kaba davranıyor. Paris’te kapitalizmin nimetleriyle, özgürlükleriyle tanışan, bir kilise ziyaret edip, hayran kalan Nureyev bilindiği üzere sonunda Fransa’ya iltica ediyor. Çünkü ima edilen geri döndüğünde Nureyev’in başına gelmeyen kalmayacak, belki de hatta öldürülecek. “Yok artık” diyoruz ama anlatılan bu.

Beyaz Karga’yı, aleni bir anti-komünist propaganda filmi olan Jennifer Lawrence’li Kızıl Serçe gibi filmlerle kıyaslamak doğru değil. Oyuncu ve aktör Ralph Fiennes daha nüanslı bir film yapmış. Hatta bazen, filmin kalbinin nerede durduğundan şüphe bile edebilirsiniz. Nureyev o kadar sevimsiz ki onun karşısında olduğu her şeye sempati duyabilirsiniz. Ama nihayetinde film sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan sosyalizme karşı bir tonda bitiyor. Ortada Küba haricinde sosyalizmin esamesi kalmamışken ve Avrupa’nın ve Amerika’nın her yerinde faşistler iktidara yürürken, bu tür filmler neden yapılıyor? İtalya’da yeni çıkan bir yasaya göre, boğulan göçmenleri kurtarırsanız suç işlemiş oluyorsunuz. Kapitalist dünya, kendisi bu kadar insanlık dışı bir noktadayken, hâlâ sosyalizmin hayaletiyle kavga etmeyi ve eşitlik, özgürlük ve kardeşlikten dem vurmayı sürdürüyor. Korkuları boşuna değildir diye umalım.

Oryantalist bakış açısı: Sibel

TARİH:  2 Mart  2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sibel” üzerine yazmayı bir yandan istemedim, bir yandan da yazma arzuma engel olamadım. Yazmak istemedim çünkü, sonuçta “iyi niyetli” bir çaba olduğunu inanıyorum. Yazmak istedim çünkü tam bir çorba olduğunu, “Mustang” ve sadece bir kere Adana Festivali’nde gösterilen “Dar Elbise” gibi oryantalist filmler kategorisine girdiğini düşünüyorum. “Dar Elbise”de benim de bir rolüm vardı, ama heyhat film vizyona sokulamayacak kadar berbat bir oryantalizm ürünüydü. Bütün bu filmlerin ardında Türkiye’de yaşamayan yönetmenlerin ve/veya senaristlerin olması tesadüf değil. Ama Türkiye’de yaşamamak bir özür de değil. “Sibel” üzerine okuduğum en iyi yazıyı Variety yazarı Jay Weissberg yazdı. Aslında onun yazısını çevirip koymak da bir seçenek olabilir. Jay Weissberg, Türkiye’yi yakından izleyen ama burada yaşamayan ve adından da anlaşılabileceği gibi buralı olmayan bir eleştirmen.

“Sibel” filmine adını veren Sibel bir dilsiz. Bu sakatlığı (engeli) aslında onun iletişim kurmasına engel değil. Çünkü yaşadığı dağ köyünün ıslıkla iletişim kurmak gibi bir özelliği var. Dolayısıyla Sibel istediğini, istediği sözcüklerle ama ıslıkla seslendiriyor. Hal böyleyken, köyün kötücül kadınları Sibel’i, Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bully’ler yani mahalle ya da okul kabadayıları gibi aşağılıyor ve dışlıyorlar. Gel de bu ortamın varlığına inan! Mesela Sibel bir kına gecesine gidiyor ama bütün kızlar çevresinde alaycı ve aşağılayıcı gülümsemeleriyle toplanıyor ve onu dışlıyorlar. Yapmayın Allah aşkına! Elbette Sibel’i, kendilerinden aşağıda görebilirler ama böyle bir tavır olası mı?!

Sibel’in sorunu kadın olduğu için erkek egemen bir dünyada ayakta kalmak değil, Sibel’in sorunu çalıştığı tarlanın sahibi (her kimse) ile değil, Sibel’in sorunu engelli (aslında o da gerçek bir engel sayılmaz) olduğu için kendisini aşağılayan diğer kadınlarla ve kendi kız kardeşiyle. “Sibel”i kimlikçi bakış açısına bile sokmak zor, sınıfsalı çoktan geçtik. Kadın kadının kurdudur, belki de filmin asıl mesajı. Sibel’in babasının kızını oldukça özgür yetiştirdiği de düşünülürse…

Sibel, dışlanmışlığından kurtulmak için dağda olduğuna inandığı ama kimseye bir zarar verdiği duyulmayan, dolayısıyla aslında var olmayan bir kurdu öldürmeye çalışıyor. Kurt bir şeyin metaforuysa, neyin metaforu olduğu belli değil. Bu sırada, dağda dolaşan bir erkekle karşılaşıyor. Vicdani retçi biri bu, belli ki şehirli. Askere gitmeyi reddediyor. Askere gitmeyi reddeden ya da askerden kaçan her Türk erkeği gibi dağlarda dolaşıyor! Yapmayın Allah aşkına! Var mı böyle bir şey? Herkes bilir ki, bir gün paralı askerlik çıkar, o gün kısa dönem askerliğini yapar, kurtulur. Ne yiyip, ne içeceği, nerede barınacağı belli olmayan dağlara tek başına çıkmaz. Ya da vicdani retçiyse de bunu politik bir tavra dönüştürür. Ama bu erkek PKK’den firar etmiş biri olarak çizilebilirdi, o zaman dağda olması anlamlı olurdu. O zaman da film yurtdışından ödüllerle dönemezdi. Özgürlük savaşçıları hiç firar eder mi?

Erkek yaralanınca, hemşire kadın-yaralı erkek klişesi başlar. Dağda derin yaralar dikilir, yaralı adam katiyen enfeksiyon kapmaz, kolayca iyileşir, Sibel ile kaçak sevişir, falan filan. Kadın erkek rollerine karşı çıkmak isteyen film, bir anda, bin yıllık sağaltan kadın, yaralı erkek kalıbına giriverir.

Dağda yaşayan bir de yaşlı, çatlak ve belli ki eski devlet tiyatrosu sanatçısı kadın vardır (böyle diyorum çünkü en kötü devlet tiyatrosu oyunculuğu görüyoruz). Kaçtığı erkek linç edilerek öldürülmüştür, onu beklemektedir.

Neyse lafı uzatmayayım. Sibel sonuçta kadınlara, konumlarınıza razı olmayın, baş kaldırın mesajı vermek isteyen bir film. Burası güzel. Ama çatışmasını kadınlarla diğer kadınlar üstüne kuruyor en temelde. Ve “özgürleştirici” mesaj o kadar tepeden inme, o kadar dışardan ve inandırıcı olmayan bir hikâye içinde veriliyor ki, teşekkür ederim almayayım demek lazım diye düşünüyorum. Denebilir ki, bu bir masal, önemli olan ne dediği. Pek öyle de değil. Film, gerçekçilikle masalsılık arasında ikna edici bir denge kuramıyor. Damla Sönmez dilsiz bir rolde olabileceği kadar iyi ama karakter inandırıcı değildi benim için. Genel olarak oyuncu yönetimini beğenmediğimi de ekleyeyim.

Rocketman: Bir Elton John biyografisi

TARİH:  15 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Rocketman, İngiliz pop/rock müzisyeni Elton John’ın hayatını konu alan bir dram/müzikal. Ben bu filmi olmasa da benzerini, daha iyisini seyretmiştim. Yoksul bir Britanyalı ailenin utangaç, eşcinsel oğlu müziğe yeteneklidir. Aile destek olmamaktadır. Genç müzisyen kendisine bir sahne adı seçer. Müzik şirketleri de karşılarındaki dehayı başlangıçta fark etmezler. Ama fark edilmesiyle birlikte kahramanımız birden büyük bir star olur. Gerçek hayatta ne kadar utangaçsa, sahnede o kadar gösterişçidir. Çok para kazandıkça kendisini en çok seven arkadaşlarına sırt çevirir. Seks ve uyuşturucunun dibine vurur. Ama sonra asıl dostlarının kimler olduğunu geç de olsa fark eder. Ve film yüksek bir noktada biter.

Bohemian Rhapsody’ye çok benzer bir konu Rocketman’inki. Ya da bizde vizyona girmeyen James Brown biyografisi “Get On Up” da benzer bir çizgi izler. Bohemian Rhapsody’yle Rocket Man’in yönetmeni aynı kişi: Dexter Fletcher. Fletcher, bu işin formülünü bulmuşa benzer: Kahraman alttan başlar, yükselir, düşer, tekrar çıkar. Rocketman’in farklı yanı aynı zamanda müzikal oluşu. Ama bazen. Yani filme müzikal demek için yeterince malzeme yok. Keşke olsa, keşke film bizim gözümüzü boyasa, sarhoş etse, danslarıyla, şarkılarıyla. Bizde hoş ama boş bir şey seyrettik diye çıksaydık. Ama hiçbir şarkıyı sonuna kadar dinletmiyor film bize. Dans sahneleri de kısa ve az.

Sonuçta bazen hoş, neredeyse hep boş, klişelerle örülü, ele aldığı her konuda yüzeysel bir film var karşımızda. Kötü anne, kötü baba, kötü menajer; iyi şarkı sözü yazarı Bernie Taupin, nihayetinde bulunan iyi koca… Daha derin bir şey söylemek mümkün değil bu insanlar hakkında.

Başka ne diyeyim ki? Başrol oyuncusu Taron Egerton’ın hakkını yemeyelim. Egerton iyi oynamış; şarkıları da söylemiş. Sesini Elton John’un sesinden ayırt edemedim. O kadar başarılı. Fakat filmin makyajı tuhaf. Egerton’ı yaşlandırmakta başarılı değiller. Yaşlı Elton’un yüzü bazen kötü tiyatro makyajlarına benziyor.

Elton John, son günlerde “Ben emperyal Britanyalılardan değilim, ben Avrupalıyım” minvalindeki sözleriyle sosyal medyada çok konuşuldu. Sanki kıta Avrupasının devletleri emperyalist değilmiş gibi… Fakat Sir Elton’un asıl faulü (kendisi Wharton Futbol Kulübü’nün de başkanı hâlâ) Güney Afrika’da Apartheid döneminde Birleşmiş Milletler kararına uymayarak, Sun City denen Las Vegas tarzı eğlence diyarında çalıp söylemesiydi. Aynısını Queen de yapmıştı. Tabii ne Bohemian Rhapsody’de, ne de Rocketman’de, sahalarda görmek istemediğimiz bu hareketlere yer verilmedi.

Tarih dersi bir yana, bu sıkıcı sinema mevsiminde, vasat filmlere de fit olmak lazım belki de.

Düzenbazlar: Tatsız bir film

TARİH:  1 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

25-30 yılda bir aynı filmi görüyoruz. Biri küçük, diğeri büyük üçkağıtçı önce rakip sonra ortak olurlar ve zenginleri dolandırırlar. Bu senaryonun ilk versiyonunda Marlon Brando ve David Niven varmış (Bedtime Story; 1964). Steve Martin ve Michael Caine’li ‘Kirli, Çürük ve Adi’ (Dirty Rotten Scoundrels; 1988) daha başarılıydı. Bu hafta vizyona giren Anne Hathaway ve Rebel Wilson’lı ‘Düzenbazlar’ ise tam anlamıyla bir felaket. Hiç güldürmüyor.

Bir komedi izlerken hikâyeden gerçekçilik beklemezsiniz. Amaç saçmayı hedeflemekse, daha da iyi, absürt komediyi severim. Ama saçma başka abuk sabuk başka. Düzenbazlar saçma değil, saçmasapan.

İşin enteresanı bu senaryodan yapılan üç filmde de muazzam oyuncular yer almış: Marlon Brando, Michael Caine, Anne Hathaway…

BÜYÜK GERİLEME

Anlamakta güçlük çekiyorum, Anne Hathaway gibi A sınıfı bir oyuncu bu senaryoyu okuyup da neden kabul etmiş? Hakikaten iyi bir şey çıkacağına inanmış olabilir mi? Rebel Wilson’ın olayı ise zaten iğrenç, regresif tipleri canlandırmak. Hiçbir sınır
tanımayan, iğrenç ile normal arasındaki farkı bilmeyen bebek-kadın rolleri alanında bir kariyer yapıyor. İşin enteresanı böyle bir regresif yetişkin modelinin Holyywood’da sürekli karşımıza çıkması.

Metis Yayınları’ndan Büyük Gerileme (Die Grosse Regression) diye bir kitap çıktıydı. Siyaset alanındaki sağ popülizmin yükselişine odaklanıyordu kitaptaki yazılar çoğunlukla. Siyasetteki gerilemenin birey üzerindeki yansıması olabilir bu geri (regresif) tipin sinemada karşımıza çıkması.

Sonuç olarak Anne Hathaway için Rachel Evleniyor’u (Rachel Getting Married), Rebel Wilson için ise Nedimeler’i (Bridesmaids) izleyin yeniden veya tercihen.


Sınır vizyonda: İnsanlar, insansılar ve hayvanlar

TARİH:  25 Mayıs 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ülke arasındaki hayali çizgidir sınır. Bizle ötekileri ayırır. Ama başka sınırlar da var. Zenginler ile yoksullar arasında, erkeklerle kadınlar arasında, insanlarla hayvanlar arasında ve belki de en muğlak olanı, insanlarla insan gibi gözüken canavarlar arasında. ‘Sınır’ filmi bu sınırların hepsine dair, belki şu anda aklıma gelmeyen başkalarına da.

Bir gümrük memurunu gösteriyor film önce bize. Yurtdışından ülkeye sokulan kaçak ya da yasadışı malları tespit ediyor Tina (Eva Melander). Yalnız, Tina hem görünümüyle hem de yetenekleriyle sıradışı biri. Yüzü, ilkel insanlarınkine benziyor ve suçluları yaydıkları kokudan tespit edebiliyor.

Bir
köpek yetiştiricisiyle evini paylaşan ama bir ilişki yaşamayan Tina, bir gün
kendisine benzer biriyle, Vore (Eero Milonoff) ile tanışıyor. Vore’yle karşılaşmak
Tina için o güne kadar anlam veremediği birçok şeyin yerine oturmasını sağlıyor.
İsveç’in yerlilere uyguladığı dehşet öykülerini öğreniyor.

Filmin yönetmeni Ali Abbasi İran asıllı bir Danimarkalı. Bu onun ikinci uzun metrajlı filmi. Abbasi, ‘Sınır’ ile geçen yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde en iyi yönetmen seçildi. Oyuncuların makyajı çok başarılı, zaten film makyaj ve saç stili dalında Oscar’a aday gösterildi. Her gün 4 saat sürüyormuş makyaj yapımı.

‘Sınır’ın başka festivallerde kazanılmış 20’ye yakın ödülü var. ‘Sınır’ iyi bir film. İnsan olmanın esasına değin sorular soruyor. Bu film de, tıpkı geçen haftanın ‘İçerdekiler’i gibi. Fakat film o kadar tuhaf bir çifti anlatıyor ki, insanın kendisini onlara yakın hissetmesi neredeyse olanaksız. Bir çiftleşme sahnesi var ki, hem çok şaşırtıcı hem de çok itici olmayı başarıyor. Film bittiğinde doğrusu rahatlıyor insan.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com