İki festival: Tromsö’den Bengaluru’ya

TARİH:  9 Mart 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki şehir için de ortak olan bir şey varsa, ikisinin de insanları son derece konuksever, kibar ve sıcaktı. Sonuçta bir şehirden en çok akılda kalan da insanları oluyor

Ocak ve şubat aylarında iki ayrı kıtada iki festivalde jürilerde yer aldım. Ocak ayında, Norveç’in Tromsö kentinde düzenlenen Tromsö Uluslararası Film Festivali’nde (TIFF) Sinema Yazarları Dernekleri Federasyonu (FIPRESCI) adına jüri üyeliği yaptım. Geçen haftalarda ise Hindistan’ın Karnataka eyaletinin başkenti Bengaluru (eski adıyla Bangalor’da) Film Festivali’nde (BIFFES), NETPAC (Asya Sineması’nı Güçlendirme Ağı) adına Asya Filmleri Yarışması’nı değerlendiren jüri içindeydim.

Tromsö ve Bengaluru birbirleriyle zıt iki kent. Tromsö’nün havası ne kadar soğuksa Bengaluru’nunki o kadar sıcak; Tromsö’de sokaklar ne kadar sessiz ve düzenliyse, Bengaluru’da o kadar kaotik ve gürültülüydü. Ama ortak olan bir şey varsa, iki kentin de insanları son derece konuksever, kibar ve sıcaktı. Sonuçta bir şehirden en çok akılda kalan da insanları oluyor.

BIFFES’ten başlayalım. Asya filmlerine ayrılmış bölümde politik filmlerin çokluğu dikkat çekiciydi. Avrupa sineması neredeyse politikadan tamamen kopmuşken, dünyanın başka bölgelerinde politika hak ettiği önemi koruyor. Daha önce Boğaziçi Film Festivali’nde Altın Yunus Ödülü kazanan Filistin Filmi “Tornavida” (Bassam Jarbawi), Asya filmlerinin de en iyilerindendi. Aptalca bir intikam duygusuyla Yahudi sandıkları bir Arap’ı yaralayan bir grup gençten Ziyad’ın öyküsünü anlatıyor film. Ziyad, bizzat yaralayan olmasa da arkadaşlarını ele vermiyor ve 17 yıl İsrail hapishanelerinde yatıyor. Çıktığında bir kahraman gibi karşılanıyor Arap cemaat tarafından. Ama Ziyad “ne kahramanı?” diye sorup duruyor kendisine… Silahsız bir Arap sivili, Yahudi zannederek vurmanın neresi kahramanlık? Ama dışarıya verdiği resim Filistin direnişine halel getirmemeye yönelik. Ziyad, bu çatışmanın altından kalkamıyor ve giderek ruhsal dengesini yitiriyor. Türkiye’de de böyle “siyasi kahramanlar” var mıdır acaba? Bir gün onların da filmleri çekilir mi? Aklıma gelen en yakın film Sonbahar olsa da iki filmin kahramanları arasındaki benzerlik çıktıklarında yaşadıkları iletişimsizlikle sınırlı. Mesela birisi Onat Kutlar’ı öldüren PKK’linin hikayesini film yapar mı? Acaba o da “ne kahramanı?” diye kendisini sorgulamış mıdır?

Aklıma yine Türkiye’yi getiren bir başka film Sri Lanka yapımı “Donmuş Ateş”ti (Anuruddha Jayasinghe). Film, Sri Lanka’da Marksist bir devrim gerçekleştirmeye çalışan Halkın Kurtuluşu Cephesi’nin (Janatha Vimukthi Peramuna-JVP) kurucusu ve lideri Rohana Wijeweera’nın (1943-1989) hayatının yaklaşık son 10 yılını konu alıyordu. 1982’de demokratik mücadeleyi benimseyen, seçimlere giren ve üçüncü olan JVP, Tamil Kaplanları’nın ayrılıkçı başkaldırısı bahane edilerek yasaklanıyordu. Ayrılıkçı Tamil hareketi sadece JVP’nin değil bütün Sri Lanka solunun başını yiyordu. Tamil Kaplanları’na temelden karşı olmasına ve bu ayrılıkçı hareketi gerici bulmasına rağmen yasadışılığa mahkûm edilen JVP hareketi, her türlü devlet şiddetiyle bastırılıyor ve Wijeweera da sonunda öldürülüyordu. Fakat JVP bugün hala varlığını sürdürüyor ve Sri Lanka politikasında etkin bir rol oynuyor.

NETPAC jürisi olarak birincilik ödülünü verdiğimiz “Sivaranjini ve Diğer Kadınlar” (yöneten Vasanth) ise politikayı arka planına alarak Hint kadınlarının ezilmesi ve başkaldırısı üzerine 3 farklı öykü anlatıyordu. Öyküler 1980’lerden günümüze 3 ayrı zaman diliminde geçiyordu. Birinci öyküde eşinin terk ettiği yoksul bir kadın, fabrikada çalışmaya başlayarak özgürlüğe adım atıyordu; ikinci öyküde burjuva bir kadın, mahremiyetini ve özel bir günlük tutmasını ahlaksızca bulan geniş ailesine teslim olmayıp evini terk ediyordu. Üçüncü öykü ne yazık ki dünyadaki gerilemeye uygun bir şekilde kadının yeteneklerini evin hizmetine sokuşuyla bitiyordu. Zaman hep ileriye gitse de insanlık helezonik bir yol izliyor. Bazen geriye de dönülüyor.

Tromsö’ye de kısaca değinelim. FIPRESCI olarak ödül verdiğimiz film “Gundermann” Doğu Alman bir madenci/şarkıcıyı konu alıyordu. Gundermann, inançlı bir komünistti ama bu yine de Doğu Alman rejimiyle sorunsuz bir ilişkisi olduğu anlamına gelmiyordu. Filmin, ödül gerekçemizde de belirttiğimiz üzere Doğu Almanya’ya bakışı alışageldiğimiz filmlerden farklıydı. Genellikle bir cehennem olarak çizilen sosyalist sistem, siyah-beyaz bir keskinlikte çizilmiyor aradaki farklı renklere de yer veriliyordu. Andreas Dresen’in filmi, sözünü ettiğim filmler içinde görme şansımız en yüksel olanı. Umarım bir festivale gelir.

En sevdiğim kumaş: Kardeş Kavgası

TARİH:  9 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son zamanlarda şöhretimi haklı çıkarır bir şekilde (hiçbir filmi beğenmediğim söyleniyormuş) filmleri kötüleyip duruyorum. Fakat gerçekten çok kötü filmler giriyor vizyona. “En Sevdiğim Kumaş”ın yapılmış olmasına şaşırıyor insan. Proje beğenilmiş, finanse edilmiş, bitince de Cannes Festivali’ne gönderilmiş. Oradaki seçiciler de beğenmişler ve Belirli Bir Bakış bölümüne seçmişler filmi. Cannes’ın resmi yarışmalı bu bölümüne seçilmek son derece zordur. Ama olmuş işte ve şimdi film karşımızda. Onca film varken bu film bu aşamalardan geçmiş, hayret.

Filmin hikâyesi Suriye “iç” savaşının başlangıç günlerinde geçiyor. Bunu televizyon görüntüleri ya da radyo konuşmalarından anlıyoruz. İşin tuhafı medya şiddetli bir biçimde Beşşar Esad aleyhtarı. Demek ki, Esad iddia edildiği kadar bir diktatör değilmiş, Suriye’de ifade özgürlüğü varmış. Tabii filmin vermek istediği mesaj bu değil. Tam tersine, Esad’ın ve devletin acımasızlığını göstermek filmin amacı. Köktendinci dehşetinin nasıl ortaya çıktığı, filmin göstermek istediği şeylerden biri değil.

Bu ortamda dul bir kadın yetişkin üç kızıyla Şam’da yaşamaktadır. Kızlardan büyük olanı Nahla’ya Amerika’da yaşayan bir Suriyeli talip çıkar. Fakat filmin kahramanı olan genç kadın tutarsız davranışlar içindedir. Muhtemelen Türk dizilerinde gördüğü tipte bir erkeğin (mesela Kıvanç Tatlıtuğ) hayalini kurmaktadır. Bir yandan taliplisini tahrik edecek şekilde davranır, ona sürtünür; bir yandan da adamı sözleriyle kendinden uzaklaştırır.

Bu sıralarda ailenin oturduğu apartmanın üst katına bir kadın taşınır. Sonradan bu kadının bir “mama” olduğunu ve randevu evi işlettiğini anlarız. Nahla bu durumdan etkilenir ve randevuevine gitmeye başlar. Önce gerçekte var olmayan, hayali sevgilisiyle buluşmak için; sonra da oranın sürekli müşterilerinden biri olan askerle yatmak için. Bu askerin de bir fantezisi vardır. Sevişeceği kadınlardan kendisine Hazreti Yusuf’un hikâyesini anlatmasını ister. Yusuf babasının en sevdiği oğlu olduğu için diğer 11 kardeşinin nefretini üzerine çekmiştir ve onlar tarafından kuyuya atılır. Kurtulur, fakat yeni efendisinin karısı yakışıklı Yusuf’la yatmak ister. Yusuf reddeder ve zindana atılır. Yusuf’un bir özelliği de rüya yorumcusu olmasıdır. Bir tür film eleştirmeni yani.

Genç kadın hikâyeyi kendisine göre değiştirir, kadınla Yusuf’u seviştirir. Asker çıldırır… Neden? Belki de kadının isteğini gerçekleştirmiş olması adamın maçoluğunu rencide etmiştir. Filmin feminist mesajı olarak algılanan şey bu.

Bu arada taliplisi de genç kadından vazgeçmiş, onun yerine çok daha uysal olan kardeşini istemeye karar vermiştir.

Film bu minvalde sürer gider. Anlatılanlardan film size ilginç gelebilir ama inanın değil. Ne kahramanımızın ruhuna, ne ülkenin içinde olduğu duruma, ne askerin neden böyle bir fantezisi olduğuna, ne de diğer kız kardeşlerin halet-i ruhiyesine dair bir şey geçiyor seyirciye. Bu film ne anlattı diye sorduğumda aklıma bütün hikâyelerde olan ortak bir tema geliyor: Kardeş kavgası. Suriye ülke olarak bir kardeş kavgasında, askerin fantezisi kardeş kavgasına dair ve genç kadın evinde kız kardeşiyle rekabet içinde. Güzel, ama orada kalıyorum. Bir adım daha attıramıyor film bana. Yine de siz bilirsiniz. Arap coğrafyasından her zaman bir film gelmiyor ülkemize. Filmin Bunuel’in Gündüz Güzeli’yle akraba olduğunu da düşünenler var. Çok uzaktan, evet.

Roma’yı ve Zizek’i yanlış okumak

TARİH:  16 Şubat 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zizek, bilindiği gibi Roma filmine dair bir yazı yazdı. Zizek, filmin şimdiden bir klasik olarak görülebileceğini düşünüyordu, tıpkı birçok eleştirmen gibi. Filmi çok beğenmişti. Ama kendi filmi beğenme gerekçeleriyle, başkalarının filmi beğenme gerekçeleri arasında 180 derece bir zıtlık olabileceği fikrine kapılmıştı. Bu düşüncesinde haklı olduğunu okuduğum kimi yazılarda ve yaptığım sohbetlerde gördüm ve Zizek’e hak verdim. Dahası da vardı: Zizek’in yazısı da yanlış anlaşılmıştı! Yani birçok kişi Zizek’in filmi beğenmediğini düşünüyordu. Film beğenilmişti ve Zizek’in bu duruma itirazı vardı, o zaman Zizek filmi beğenmemiş olmalıydı, diye düşünmüş olmalılar. Ya da kendileri filmi beğenmemişti ve böyle bir destek bulduklarına inanmak istemişlerdi. Bir de bazı çevirilerin çok sorunlu olduğunu söylemeliyim (mesela filmloverss sitesindeki haberde çok yanlış var). Zizek’in itirazı filmin beğenilmesine değil, beğenilme nedenlerineydi.

Sendika.org’daki Gamze Boztepe’nin çevirisiyle Zizek’in yazısının bazı bölümleri şöyleydi:

“Roma’yı ilk seyredişim acı bir tat bıraktı: Evet, eleştirmenlerin birçoğu onu bir günümüz klasiği olarak övmekte haklılar ancak bu hakim algının korkunç, neredeyse iğrenç, yanlış yorumlanmış bir şekilde sürdürüldüğü ve de filmin bütün bu yanlış nedenlerle övüldüğü fikrinden kurtulamadım. Roma, (…) hizmetçi Cleo’ya bir övgü olarak yorumlanmaktadır.

İDEOLOJİK KÖRLÜK

Roma, Cleo’nun saf iyiliğini ve aileye özverili bağlılığını mı övüyor sadece? Fiziksel ve duygusal olarak daha çok sömürülmek üzere (neredeyse) ailenin bir parçası olarak kabul edilen kişi, şımarık bir üst-orta sınıf ailenin yüce sevgi nesnesine gerçekten indirgenebilir mi? Filmin dokusu, Cleo’nun iyilik imajının kendisinin bir tuzak olduğunu, ideolojik körlüğünün bir sonucu olarak bağlılığını kınayan örtük eleştirinin nesnesi olduğunu gösteren ince işaretlerle doludur.”
Zizek, Cleo’nun “iyiliğinin” filmde övülmediğini aksine kınandığını düşünüyor ve buna dair bazı örtük işaretler görüyor. Cleo’nun aileye olan bağlılığını ideolojik körlüğüne bağlıyor.

“Burada, aile üyelerinin Cleo’ya nasıl davrandığı konusunda bariz uyumsuzluklar olduğunu düşünmüyorum: Ona olan sevgilerini ilan ettikten ve onunla “eşit gibi” konuştuktan hemen sonra, hemen bir ev işi yapmasını ya da onlara bir şeyler servis etmesini istiyorlar.”

“Filmin sonunda, Sofia ailesini, kaybıyla baş etmesine yardımcı olmak için (acı verici bir ölü doğum yapmasına rağmen, gerçekte onu orada hizmetçi olarak kullanmak isteyerek) Cleo’yu alarak Tuxpan plajlarına tatile götürür.(…) Plajda, iki ortanca çocuk, (…) Cleo onları boğulmaktan kurtarmak için okyanusa dalana kadar güçlü bir akıntı tarafından alıp götürülür. Sofia ve çocuklar böylesi bir fedakârlık için Cleo’ya olan sevgilerini gösterince, Cleo bebeğini istemediğini açıklayarak yoğun suçluluk duygusundan sıyrılır. Evlerine dönerler, kitaplıklar gitmiş ve birkaç yatak odası yer değişmiştir. Cleo, tepede bir uçak uçarken, Adela’ya ona anlatacak çok şeyi olduğunu söyleyerek bir yığın çamaşırı hazır eder.

(…) Cleo’nun çocukları kurtarma sahnesinin tamamı, kamera enlemesine hareket ederken daima Cleo’ya odaklanmış uzun bir tek planda çekilir. Bu sahne izlendiğinde, biçim ve içerik arasında garip bir uyumsuzluk hissinden kaçınılamaz: İçerik travmatik ölü doğumdan kısa bir süre sonra çocuklar için hayatını tehlikeye atan Cleo’nun dokunaklı bir hareketi olsa da, biçim bu dramatik bağlamı tamamen görmezden gelir. Cleo ile suya giren çocuklar arasında hiçbir plan değişimi yoktur, çocukların içinde bulunduğu tehlike ile onları kurtarma çabası arasında dramatik bir gerilim yoktur, Cleo’nun ne gördüğünü gösteren bir görüş açısı çekimi yoktur. Kameranın bu tuhaf durağanlığı, dramaya dahil olmayı reddedişi, Cleo’nun kendini feda etmeye hazır olan sadık bir hizmetkârın dokunaklı rolünden uzaklaştığını elle tutulur bir şekilde ortaya koyuyor.

Cleo’nun Adela’ya “Sana anlatacak çok şeyim var” dediği filmin son anlarında ortaya çıkan başka bir ipucu daha var: Belki de, bu, Cleo’nun sonunda onun “iyilik” tuzağından çıkmaya hazırlandığı, ailesine karşı bencil olmayan bağlılığının, hizmetkârlığının bir biçimi olduğunun farkına vardığı anlamına gelir. Başka bir deyişle, Cleo’nun politik kaygılardan tamamen geri çekilmesi, bencillikten uzak hizmete adanmışlığı, ideolojik kimliğinin bir biçimidir, ideolojiyi nasıl “yaşadığıdır”. Belki de Adela’ya çıkmazını açıklaması, Cleo’nun “sınıf bilincinin” başlangıcı, onu sokaktaki protestoculara katılmaya götürecek ilk adım olabilir. Yeni bir Cleo figürü bu şekilde ortaya çıkacaktır, çok daha soğuk ve acımasız, ideolojik zincirlerden kurtulan bir Cleo figürü.
Fakat belki de çıkmayacaktır. Sadece iyi hissetmekle kalmayıp, iyi bir şey yaptığımızı hissettiğimiz zincirlerimizden kurtulmak oldukça zordur. T.S. Eliot’ın Katedralde Cinayet’inde söylediği gibi, en büyük günah yanlış sebep için doğru olanı yapmaktır.”

SINIFSAL BİR TERCİH

Zizek, Cleo’nun sınıf bilincinden yoksunluğundan ama bu durumdan çıkma ihtimalinden söz ediyor. Zizek, bu ihtimali, Cleo’nun çocukları denizden kurtarma sahnesinin sunulma tarzında yakalıyor. Ben de aynı sahnede, Cleo’nun istememiştim demesini, “çocukları kurtarmayı istemedim, çünkü benim çocuğum öldü. Hasetimden onların da kurtulmasını istemedim’ anlamında, Cleo’nun bilinçdışının bir an için açığa çıkması şeklinde düşündüm”, diye yazmıştım. Benim de Cleo’dan ve Cuaron’dan beklentim Zizek’le aynıydı. Cleo’nun o meleksiliğinin kırılması, öfkesinin dışa vurmasıydı. Bu dediklerim itirazla karşılaştı. Cleo’nun böyle bir şey düşünemeyeceğini yazan iki kişi oldu. Kendi çocuğunun ölümünü isteyebilen Cleo’nun, efendisinin çocuklarının ölümünü isteme ihtimali çok aşırı ve yanlış bulunmuştu. Benimki elbette bir yorum ve filmde Cleo’nun böyle düşündüğüne dair bir işaret yok. Ama belki de Zizek’in belirttiği gibi sahnenin mesafeli anlatımı, Cleo’nun kahramanlaştırılmaması bende bu izlenimi uyandırdı. Cleo elbette, kimseyi öldürmez ya da ölüme terk etmezdi ama aklından böyle şeyler geçirebilirdi. Augsburg/Kafkas Tebeşir Dairesi’nin temel aldığı Çin masalı da (yanlış hatırlamıyorsam) kendi çocuğu ölmüş bir kadının başkasının çocuğunu ölüme göndermekten çekinmediği bir hikaye anlatır.

Filmin Cleo’yu bir melek gibi sunması filmin zaafıydı, Cleo’nun değişme ihtimali üzerine verdiği ipuçları ise çok üstü örtüktü. Birçok insanın filmi seyredip “Cleo’yu aileden biri” gibi görebilmesinde belki de bu eksiklik var. Biraz da sınıfsal bir tercih olduğunu düşünüyorum. Yani evlerimize gelen gündelikçilerle böylesine güzel bir ilişki içinde olduğumuz hayalinin cazibesi…

EN İYİ FİLM OLMAYI HAK EDİYOR

Cleo’nun görünürde tamamen meleksi olması mümkün ama bilinçaltında bir şeylerin fokurduyor olması lazım. Cuaron bize bunları daha çok göstermeliydi diye düşünüyorum.

Ama belki de film boyunca anlam veremediğim aşırı miktardaki köpek kakaları, Cleo’nun pasif agresif direnişinin bir işaretiydi. Her koşulda ve eksiklikleriyle birlikte Roma senenin en iyi filmi olmayı hak ediyor çünkü film insanın peşini bırakmıyor, üzerine düşündürtmeyi sürdürüyor.

Tahran, Mon Amour*

TARİH:  11 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta giren iki filmi de yazasım yok. “Adaletsiz” aslında hiç de fena bir film değil. İki polisin “parasızlık” nedeniyle yoldan çıkışı, bir soyguna karışıp başlarını belaya sokuşuyla ilgili film, gayet iyi yapılmış, iyi de oynanmış. Keza “Temizlikçi” de uzun süre iyi yazılmış bir dram gibi seyrediyor, ta ki korku filmi olmaya karar verinceye kadar. Ondan sonra saçmalıyor. İki filmin de ortak sorunu aynı: Bir iz bırakmadan hafızamızdan çıkıp gitmeleri.

Haftanın filmlerine dair bu kadar. Asıl yazmak istediğim, asıl aklımdan çıkmayan, asıl canımı yakan şey Amerika’nın İran’ın boğazını sıkma konusunda attığı adımlar ve savaşın ayak sesleri.

Nisan ayının 17’si ile 26’sı arasında Tahran’daydım. Fecr (Fajr) Film Festivali’nin 37.’sinde Uluslararası Eleştirmenler Jürisi’nde görev aldım. Jürimiz festivalin, 15 filmden oluşan Eastern Vista (Doğu Manzarası denilebilir) bölümünü değerlendirdi ve Mahmut Fazıl Coşkun’un “Anons” adlı filmini birinciliğe layık gördü. Jüride benden başka Fransız/Alman eleştirmen Barbara Lorey Delacharier ve Ermeni asıllı İranlı eleştirmen Robert Safarian görev aldı. Anons’u oybirliğiyle en iyi film seçtik.

Anons hakkında daha önce yazdığım için bu konuda da yazmayacağım.

Tahran, kanıma işledi, onu yazmaya çalışacağım. “Türkiye İran Olmayacak” sloganını unutun, Türkiye zaten İran, İran zaten Türkiye. Festivalin açılış töreninde folklor gösterileri var. Bizim Bitlis veya civarı kentlerin halk danslarına çok benziyor davul-zurna eşliğinde yapılan danslar. Dansçılardan biriyle tanışıyorum. Kürt ve çok iyi Türkçe biliyor. Türkçe konuşmayı çok seviyorum diyor. Televizyon dizilerinden öğrenmiş Türkçeyi. Oteldeki görevliler arasında çok sayıda Azeri var. Onlarla anlaşmak zaten doğal. Dillerimiz çok yakın, neredeyse aynı. Pervane Pazarı’nda dolaşırken rehberimiz bir halıcının sattığı ürünlerin Türkmen işi olduğunu söylüyor. Halıcıya Türkçe seslendiğimde, sevinci anlatılır gibi değil. Sanki 40 yıldır görmediği bir akrabasıyla karşılaşmış gibi! Öyle bir sevinç!

Festival boyunca jürimizin koordinatörlüğünü yapan Tina bizi evine davet ediyor, arkadaşlarıyla tanışıyoruz. Böyle şeyler her festivalde yaşanmaz. Festival bitiminde jüri üyelerine birer kilim hediye ediliyor! Eskiden, yani Amerika İran’ın ekonomisini bozmadan önce bu ipek bir halı olurmuş, artık değil ama yine de çok güzel ve çok cömert.

Evet, ekonomi çok kötü. Enflasyon yüzde 300 olmuş. Hoş bizde de gıda maddelerinin bazılarında Amerikan yaptırımları olmadan bu oranlar yakalandı ama… İran parasının (Riyal/Toman) değeri hızlı bir düşüş içinde. Vatandaşların alım gücü de aynı hızla olmasa da düşüyor. Beyin göçü, Türkiye’ye benzer. Olanağını bulan başta Kanada olmak üzere Batı ülkelerine göç ediyor.

Ekonomi bir yere kadar sorun. Asıl bela Amerikan bombardımanının ayak sesleri. Kimse inanmak istemese de görünen köy kılavuz istemez. Mesele Trump ya da muhafazakârlar (neo-con’lar) ya da şahinler değil. Amerikan ekonomisi bunu istiyor, Amerika’nın kanla beslenen büyük şirketleri bunu istiyor. İran pazarını açmaları lazım. İsrail’ rahatlatmaları lazım. Başta Hillary Clinton olsa belki de İran’a saldırı çoktan başlamış olacaktı. Clinton’ın “İran’ı haritadan silme” tehditleri kayıtlarda. Demokrat ya da Cumhuriyetçi fark etmiyor Amerika’nın dış politikası söz konusu olduğunda. İçerde liberalliğin görece pozitif bir anlamı var ama dışarda aynılar.

İçim acıyor, olacakları düşündükçe. Irak işgaline, Libya’nın yıkımına içim nasıl acıdıysa, İran’a da öyle. Mesele rejimi sevmek ya da sevmemek değil. Bununla hiç alakası yok. Amerika’nın derdi de bu ülkelerdeki rejimlerin demokratlığıyla hiç alakası yok. Suudi’lerle iyi geçinen bir ülkenin demokrasiyle ne derdi olabilir ki? Sadece Amerika değil tabii, Amerika ne derse eninde sonunda onun çizgisine gelen Batı bloğunun tümünün derdi demokrasi değil.

Amerika bir komşumuzun daha canına okumak istiyor. Dünya sessizce izliyor. Irak işgali öncesindeki direnç de kırıldı. Kimse yürüyüş düzenlemiyor, kimse insan kalkanı oluşturma planları içinde değil. Bir faydası olmadı zaten bütün bunların. Bizim televizyon kanallarımız da cahilce yayınlar yapıyor. Alternatif kanallardan biri (Tele 1) İran’ın uranyum zenginleştirme kararını, nükleer anlaşmaların ihlali olarak nitelendirdi, oysa bu karar anlaşmayı ihlal etmiyor. Zaten Amerika çekildikten sonra anlaşma mı kaldı? “İran’dan petrol almayı sürdüreceğim, Amerikan ambargosuna itaat etmeyeceğim” diyen Türkiye, birkaç gün önce çark etti. Tüpraş, İran’dan petrol alımını durdurdu. Bir koyup üç almasak da, daha beter olmamak için Trump’ın emirlerine itaat ediliyor.

Amerika başlatacağı savaşa yine afili bir ad verecektir. Zaten savaşların adı operasyon oldu artık, sanki tümör alınacak, hasta sağlığına kavuşacak bu operasyon sonrasında. Öyle olmuyor, bütün ülke acı çekiyor, bütün ülke yıkıma uğruyor; yüzbinler, milyonlar ölüyor.

Bir etkimiz olur mu bilmem ama İran Savaşı’na elimizden geldiği kadar karşı çıkalım. Ayrıca sıranın Türkiye’ye geldiğini düşünmek için de çok neden var. Amerika Ortadoğu’yu baştan aşağı yeniden düzenliyor. YPG’ye, Stinger ve Javelin füzeleri, tankı ve uçağı olmayan IŞİD için verilmiştir diye düşünmek için saf olmak gerekiyor.

*Yazının başlığı “Hiroshima, Mon Amour” filmine bir göndermedir.

Anti-sinemanın bir örneği olarak Zavallı

TARİH:  20 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir avukatın karısı komadadır. Avukat herkesin kendisine acımasından ve ilgi göstermesinden mutludur. Karısının öleceğinden emindir. Ama karısı iyileşince ve kendisine yönelen ilgi azalınca avukatın keyfi kaçar.

Filmin öyküsü bundan ibaret. Yunan “acayip dalgası”nın demirbaş senaristlerinden Efthimis Filippou ile yönetmen Babis Makridis senaryoyu birlikte yazmışlar. Filippou, Lanthimos’un filmlerinin de çoğunun senaristlerinden.

Zavallı en sevmediğim türden sinemanın temsilcisi. Bu türü o kadar sevmiyorum ki perdeye bakmak istemiyorum, enerji tasarrufu moduna geçip minimum çaba harcayarak filmin bitmesini bekliyorum.

Acı çekiyorum film boyunca. Kendisini çok zeki ve üstün zanneden yazar ve yönetmenler insan denen şu tuhaf hayvana bakıp dalga geçiyorlar. O insanı aslında bütün zavallılığından arındırıp gülünç hale getiriyorlar ve önümüze atıyorlar. Bunu yaparken durağan planlar, donuk oyunculuklar, aniden patlayan klasik müzik, sahnelerin arasına giren yazılar filan gibi “yabancılaştırıcı” öğeleri de kullanıyorlar. Bu türe anti-sinema diyebiliriz sanırım. Brecht’i yanlış okumanın sonuçları galiba bunlar. Eğlendirerek düşündürtmeye çalışıyorlar akıllarınca ama ne eğlendiriyorlar ne de tek boyutlu fikirleriyle düşündürtüyorlar. Her şey zaten en baştan o kadar belli ki ve sığ ki.

Fakat Zavallı, kendi sınırlarını da aşmaya kararlı bir film. Filmin kahramanının son sahnede psikopata bağlaması, zaten en ufak bir özdeşlik kurmamızın özenle engellendiği bu zatla olmayan bağımızın tamamen kopması garantiye alınıyor. Peki, niye anlattınız bu aşırı hikayeyi bize? Herkes ilgiyi sever, en acılı anımızda bile gördüğümüz ilgiden zevk alabiliriz. Çocukların hastalanınca gördükleri ilgiden zevk almaları gibi. Şımarma hakkı kutsaldır, vaz geçilemez! Bu duyguyu empatiyle tatlı tatlı da anlatabilirsiniz, böyle kanırta kanırta da anlatabilirsiniz. Zavallı ne yazık ki ikinci yöntemi seçmiş ve böylece festivallerden bir sürü ödül toplamayı da sağlamış.

High Life: Adem ile Havva uzayda

TARİH:  4 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Claire Denis için yıllar evvel Roll dergisinde hakkı yenen bir yönetmen olduğunu yazmıştım. Berlin Film Festivali’nde, ana yarışmada değil de Forum ya da Panorama bölümünde “Beau Travail”ı (2000; “İyi İş”) izlemiş ve çok da beğenmiştim. Zaten Denis’yi “Chocolat” ve “Nenette et Boni”den tanıyor ve seviyordum. “Beau Travail”ın ana yarışmada olmamasını haksızlık olarak görmüştüm. Nitekim film, Village Voice dergisinin yılsonu değerlendirmesinde yılın en iyi filmi, Claire Denis de yılın en iyi yönetmeni seçildi sonradan. Roll gibi (basılı dergi olarak) tarih olan Village Voice, en kapsamlı “yılın en filmi” oylamalarından birini gerçekleştirirdi.

Claire Denis’nin filmleri giderek daha zor anlaşılır bir hal aldılar fakat. “High Life” da ne dediği, niye dediği kolay deşifre edilemeyen filmlerden biri. Denis, bir tür “yaradılış” hikâyesi anlatmak istemiş. Uzayda bir kara deliği araştırmaya gönderilen bir grup ‘suçlu’dan geriye kalanların, insan türünü nasıl yeniden yaratacaklarını anlatıyor film.

Tabuların her koşulda geçerli olamayacağı gibi bir şey de söylüyor film. Bence yeni bir şey değil bu söylenen, tabular tarihsel koşulların ürünüdür ve her koşulda geçerli olmaları beklenemez. Zaten en tabu yıkıcı kitaplar kutsal kitaplardır. Adem’le Havva’dan başlayarak aile içi cinsel ilişki yani ensest kutsal kitaplarda bolca mevcuttur.

Keza, insanın kendi idrarını içmemesi de kırılabilen, hatta uzay yolculuğu gibi ortamlarda kırılması şart da olan bir tabudur. İyi güzel de Claire Denis bize bunları, şimdi niye anlatıyor? Babayla kızı arasındaki ensest ilişkinin, yaşadığımız çağdaki trajik sonuçları ortada. İFF’de gösterilen “İmkânsız Aşk” böyle bir hikâye anlatıyordu mesela. O filmdeki baba figürü tiksindiriciydi.

Claire Denis

Denis, böyle bir ilişkinin (baba- kız arasında cinsel ilişkinin) insanlığın kurtuluşu için şart olduğu ve hatta böyle bir ilişkinin iyi de olduğu çok özel koşullar tasarlamış. İyi, güzel ama o özel koşullardan yola çıkıp hayatımıza dair ne gibi bir soru sorabiliriz? Ensest tabusu kalksın mı? Bu mudur? Ya da filmin anlattığı daha derin bir şeyler var da ben mi yakalayamadım?

Bütün dağınıklığına, anlaşılmazlığına, yavaşlığına ve sıkıcılığına rağmen ben High Life’ı yine de ilgiye şayan buluyorum. Tuhaf bir güzelliği de var filmin zaman zaman. İticiliği de. Juliette Binoche ve Robert Pattinson gibi isimler var başrollerde.

Kül En Saf Beyazdır: Bir zamanlar Çin’de

TARİH:  13 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kül En Saf Beyazdır (KESB), bir kadının 18 yıl her türlü ihanete uğramasına karşın sevdiği erkekten kopmamasının “epik” öyküsü. Bu 18 yıl Çin’in mafyatik örgütlerinin da sermayelerini büyütüp, modern kapitalist şirketlere evrildiği dönem. Bu söylediklerimden fazla heyecanlanmayın ama. KESB, her açıdan yüzeysel, inandırıcılıktan yoksun ve fazla uzun bir film. Mafyanın kapitalist şirkete dönüşmesi ya da politikaya soyunması deyince benzer bir süreci kapsayan Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika’da”sı dururken KESB’in esamesi okunmaz. Ya da aşkta dengelerin değişmesi konusunda aklıma (doğru yanlış) gelen Bunuel’in “Tristana”sıyla bu film arasında dağlar kadar fark var.

Filmin kahramanı Zhao’nun adı Çavçav gibi okunuyor, filmde duyduğumuz kadarıyla. Çin isimlerinin İngilizce transkripsiyonları bir felaket. Biz de onlardan aynen aldığımız için okuduğumuz harflerden doğru telaffuza ulaşmamız imkânsız. Zhao, kasabanın kabadayısı Bin’in sevgilisi. Bin, birisine bir soru sordu mu, o kişi eninde sonunda doğruyu söyler! Öyle bir otoritesi var Bin’in. Bin’in mafyatik işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamasak da inşaat sektöründen güçlü bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. Film işte bu güçlü arkadaşın öldürülmesinden sonra hızla inandırıcılıktan uzaklaşıyor. İnşaatçının cenazesinde bir çift salon dansı yaptıktan sonra (bu sahne o kadar absürd ki gerçekçi olabilir), Bin de saldırıya uğruyor. Bin ve ekibi saldırganları yakalıyorlar ama inşaatçı cinayetiyle aralarında bir bağ kurmadıkları gibi, hiçbir şey yapmadan serbest bırakıyorlar. Olacak şey değil. Beslersen kargayı gözünü oyar. Bin’in de gözünü oyuyor birileri. Neyse hikâyeyi anlatmayayım uzun uzun. Fakat neredeyse her sahnesine bir muhalefet şerhi koyabilirim filmin. Her şey karikatür, her şey çöpten adamlar düzeyinde.

Zhao, Bin’e sorar: “Nasıl felç oldun?”. Bin cevaplar: “Bir gece çok içtim!”. Böyle bir felç elbette akupunktur tedavisiyle düzelir. Belki iki aspirinle de çözülürdü. Ya da züğürt mü kaldınız? Lüks bir lokantada toplanan erkek grubundan bireylere “O hamile”, dersiniz; birinden biri muhakkak suçluluk duygusuyla cebini boşaltır, size verir. Bu kadar basit! Böyle uyduruk bir hikâye sonra da gider Cannes’da Altın Palmiye için yarışır. Kül mü en saf (saftorik anlamında) yoksa sinema aristokrasisi mi karar vermek zor. Jia Zhangke, gerçi Cannes’ın gediklilerinden, ne yapsa festivale seçiliyor zaten.

Altın Eldiven: Almanya acı vatan!

TARİH:  13 Nisan 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşadıklarımdan öğrenemediğim bir şey var: Eleştirmenlerin fikirlerine güvenmemeyi öğrenemedim. Bir filmi seyretmeden önce onun Metacritic ya da Rotten Tomatoes gibi film değerlendirme sitelerinde ne puan aldığını hâlâ önemsiyorum. Ve bir filme gidip, gitmemeye bu puanlara bakıp karar verebiliyorum. Oysa o kadar yanlış, o kadar yanıltıcı olabiliyorlar ki bu değerlendirmeler.

Tabii, ben de bir eleştirmenim ve kendimi ciddiye almamayı da başaramıyorum. Sizden de kendimi ciddiye almanızı talep ediyorum üstüne üstlük. Bu ne yaman çelişki, sayın okur?

FİLMİN ERDEMLERİ VAR

Fatih Akın’ın ‘Altın Eldiven’ öncesindeki son filmi Paramparça (Aus dem Nichts) hem iyi eleştiriler aldı hem de bir sürü prestijli ödül. Bana kalırsa Altın Eldiven’in yanında Paramparça solda sıfır kalır. Ama gelin görün ki aldığı eleştirmen puanlarına göre ‘Altın Eldiven’ neredeyse gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri!

‘Altın Eldiven’in senaryosunun sorunları var. Diğer filmlerinin çoğunda da olduğu gibi. Ama filmin erdemleri de var ve bu erdemler bence filmi, ‘iyi film’ kategorisine sokabilecek nitelik ve nicelikte.

‘Altın Eldiven’ 1970’lerde geçiyor. Çok yönetmenli ‘Sonbaharda Almanya’ filminin ele aldığı yıllarda geçiyor diyebiliriz belki. 1970’lerde benim gibi ilkgençliğini yaşayan ve Almancı dayılara veya amcalara sahip olanlar için Almanya bir özgürlükler ve refah ülkesiydi. Dayım her yaz Almanya’dan ciciler getirir, yıllık blucin ihtiyacım (1 adet) ve müzik ihtiyacım (2 ya da 3 albüm) o sayede karşılanırdı. Ve tabii Pop dergisi alınır, Alman kızların hayalleri kurulurdu.

Oysa Almanya pek de parlak bir dönemden geçmiyordu. Kızıl Ordu Fraksiyonu etkindi. Alman devleti de onları en vahşi şekilde bastırıyordu. Bütün bu vahşetin geri planında çok daha büyük bir vahşet vardı elbette: Nazizm! Hitler faşizminin yaraları irin toplamış, iğrenç kokular salıyordu. Her Almanın, Nazizmle bir alakası olmuştu; ya kurban olarak ya da fail olarak. Kimisi akrabalarını toplama kamplarında kaybetmişti, kimisi onları toplama kamplarına bizzat tıkmıştı. Çoğunluksa itaat etmeyi seçmişti.
‘Altın Eldiven’ bunlara dair birkaç ipucu vermekle yetiniyor ama film boyunca o pis irin kokusunu, o düşkünlüğü, o dönemin üstüne çökmüş karanlığı neredeyse elle tutulacak kadar yoğun bir duyguyla perdeye yansıtıyor. Bravo!

‘Altın Eldiven’, babası komünist olduğu için toplama kamplarına atılmış bir genç manyağın hikâyesini anlatıyor. Adı Fritz Honka. Honka’nın müdavimi olduğu Zum Goldenen Handschuh adlı bar, Hamburg’un kötü şöhretli mahallelerinden birinde yar alıyor. Eski Nazi subaylar, yoksul dullar, her tür lümpen ve lümpen proleter bu bara takılıyor. Bu tipler (eski Nazi subay dışında) bence hiç de -kimilerinin yazdığı gibi- insani olmayan bir biçimde temsil edilmiyor (Screen’de Wendy Ide’ye göre öyle mesela). Tabii ki bir cumartesi akşamınızı bu tiplerle geçirmek istemezsiniz, tercih etme şansları olsa onlar da kendileriyle geçirmez. Ama film onların hayatlarındaki derin hüznü verebiliyor. En azından bu duygu bana geçti.

İKTİDARINI YAŞIYOR

Honka bu barda tanıştığı düşmüş kadınları yatağına atıyor, gerçi iktidarsız olduğu için bir cinsel ilişki kuramıyor onlarla. Nihayetinde iktidarını onları öldürerek yaşıyor. Honka korkunç biri, işlediği cinayetler de korkunç. Hannibal Lecter gibi hayran olacağımız bir seri katil değil o. Doğrusu da bu değil mi? Seri katillere hayranlık duymak sakat bir tutum değil mi?

Film çok kanlıymış. Bence değil ama, hadi öyle olsun. Cinayetler kanlı oluyor maalesef, ne yapacaksınız? Süper kahraman filmlerindeki gibi olmuyor.

HER PSİKOPAT SERİ KATİL DEĞİL

Filmin senaryosunun kusurları arasında Honka’nın alkolle ilişkisi var. Honka alkol aldığında bir canavarken, almadığında neredeyse bir melek. Ve bu iki durum arasında çok kolay bir geçiş var. Honka’nın komşularının yukarda neredeyse deprem olurken, sadece kokudan şikâyet etmeleri; cesetlerden kurtçuklar alt kat komşularının sofrasına düştüğünde bunun sonucunun görülmemesi gibi durumları da senaryonun eksikleri arasında sayabiliriz.

Honka bir psikopat ama her psikopat seri katil olmuyor. Film, bence Honka’nın sapıklığını besleyen ortamı çok başarılı bir biçimde betimliyor. Müthiş bir sahne tasarımı, müthiş bir renk paleti, çok iyi oyunculuklar bu filmi Fatih Akın’ın kariyerinde bence en yukarılara taşıyor.

Sanırım Batı, kendisine tutulan bu aynaya bakmaktan hoşlanmadı. Üstelik Haneke filmlerinde olduğu gibi steril bir şekilde de gösterilmiyor pislik. Fatih Akın’dan beklenen bu değildi sanırım. Benimse tam da beklediğim böyle bir şeydi Akın’dan.

Almanya acı vatan! Sadece gurbetçi Türkler için değil bazı Almanlar için de acı vatan!

Hayvan Mezarlığı: Kötü ikizler, yeniden

TARİH:  4 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeraltından çıkıp gelen kötü ikiz hikâyesi deyince akla şu sıralarda bir tek Jordan Peele’in ‘Biz’i geliyor. Oysa (Uğur Vardan’ın yorumuyla fark ettim benzerliği) bu hikâye çok önceden anlatılmıştı Hayvan Mezarlığı’nda. Filmin yeni çevriminde de tabii aynı şey var. Gömülen ölüler yeraltından çıkıp geri geliyorlar. Tıpkı yaşadıkları dönemdeki gibiler, görünüş açısından. Ama aynı değiller, bunlar kötü ikizlerimiz. İster bastırılanın geri dönüşü deyin, isterseniz ölenin ardından yaşanan suçluluk duygusu. Hikâye eski ve evrensel.

Ölüm, baş edebildiğimiz bir şey değil. Kafamız ne kadar bilimsel çalışırsa çalışsın, ölüm beraberinde suçluluk duygusunu birlikte getiriyor. İlkel insanlar, bir sevdikleri öldüğünde onu illa ki kendi düşüncelerinin ya da başkalarının kötü nazarlarının öldürdüğüne inanırmış. Bugün de çok farklı hissetmiyoruz. Ölenin ardından illa ki kendimizi suçluyoruz. Kendimizi suçladığımız için de ölenin bizi cezalandırmasından korkuyoruz.

Hayvan Mezarlığı, bu korku ve suçluluk duygusu üzerine kurulu. Ölüyü hem geri getirme arzusu, hem de onun gazabından korkmak filmin kahramanlarının açmazları. Şehir hayatından uzaklaşmak isteyen bir doktor ve ailesi yeni evlerinde bekledikleri huzura kavuşamazlar. Erkek (Biz’de de olduğu gibi) kalmakta direnir, kadın gitmek ister. Tabii ki kadın haklıdır.

Hayvan Mezarlığı vasat bir korku filmi. Oyunculuklar iyi ama sanki kısa bir hikâye sündürülmüş izlenimi veriyor.

Beyaz Karga: Besle kargayı

TARİH:  22 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beyaz Karga filmi Sovyet balet Rudolf Nureyev’in hayatını konu alıyor. Rudolf Nureyev’e dair Vikipedi maddesi ise şöyle başlıyor: Rudolf Hamit oğlu Nuriyev (Tatarca: Rudolf Xämät ulı Nuriev, Rusça: Рудольф Хаметович Нуриев, d. 17 Mart 1938 – ö. 6 Ocak 1993), SSCB’li balet (1961’de iltica etti ve 1982’de Avusturya vatandaşı oldu).

Evet, aslında Nureyev diye biri yok, doğru transkripsiyon Nuriyev (Nurigil diye çevirebiliriz) olmalıydı. Kendisi Tatar asıllı Müslüman bir aileden geliyor. Rusya’ya bağlı federe bir devlet olan Başkurdistan’ın (Respublika Bashkortostan) Ufa kentinde büyüyor Nureyev (mecburen biz de Nureyev diyeceğiz).

II. Dünya Savaşı’nın arifesinde doğmak ve savaş sırasında büyümek zor olsa gerek. Yoksulluk, kıtlık, ölüm her an yanı başınızdadır. Nureyev doğduğu coğrafyanın ve zamanın bütün olumsuzluklarına karşın, o küçük taşra kentinden çıkıp dünya çapında ünlü bir bale dansçısı olduysa bunu kendi büyük yeteneği kadar hiç şüphesiz sosyalizme borçludur. Eğer eğitimin paralı olduğu kapitalist bir ülkenin dinsel ve etnik olarak azınlıkta olan bir bölgesinde yoksul bir çocuk olarak doğmuş olsaydı çok muhtemeldir ki biz Nureyev diye birini tanımayacaktık. Bunun önemli bir not olarak düşülmesi lazım.

“Beyaz Karga”, Nureyev’e takılan bir lakapmış. Onun aykırı ve uyumsuz kişiliğini sembolize ediyormuş beyaz karga imgesi. Film, bize Nureyev’in doğumundan Fransa’ya iltica ettiği ana kadarki hayatından kesitler sunuyor; Nureyev’i sevdirmeye hiç çalışmadan. Bize sunulan Nureyev, kimseyi sevmeyen, kimseye minnet duymayan, son derece bencil ve kaba biri. Nureyev’in yaşadığı Sovyetler Birliği de tatsız, tuzsuz, baskıcı ve soğuk bir ülke olarak tasvir ediliyor filmde. Tabii ki film, son tahlilde Nureyev’den yana. Nureyev’in erkek ve kadın sevgilileri oluyor. Kadın sevgilisi demek tam doğru değil gerçi. Hocası ve koruyucusu Alexander Ivanovich Pushkin’in (Ralph Fiennes) karısı Xenia (Chulpan Khamatova) Nureyev’in kendi evlerinde kalmasını suiistimal ediyor ve Nureyev’le yatıyor. Nureyev hiç de hevesli değil bu ilişkiye. Nureyev’in bu sırada Teja Kremke (Louis Hofmann) adında Doğu Alman bir erkek arkadaşı da var. Hoş, Nureyev Teja’yı da sevmiyor.

Bütün sevimsizliği ve sevgisizliğiyle bu büyük narsisist ve oportünist yine de bale hiyerarşisinde yükseliyor, Kirov Balesi’yle Fransa yolculuğuna çıkıyor. Burada da hayli prestijli ve zengin bir ailenin kızı olan Clara Saint’le (Adèle Exarchopoulos) arkadaş oluyor. Nureyev bu; tabii ki Clara’ya da son derece kaba davranıyor. Paris’te kapitalizmin nimetleriyle, özgürlükleriyle tanışan, bir kilise ziyaret edip, hayran kalan Nureyev bilindiği üzere sonunda Fransa’ya iltica ediyor. Çünkü ima edilen geri döndüğünde Nureyev’in başına gelmeyen kalmayacak, belki de hatta öldürülecek. “Yok artık” diyoruz ama anlatılan bu.

Beyaz Karga’yı, aleni bir anti-komünist propaganda filmi olan Jennifer Lawrence’li Kızıl Serçe gibi filmlerle kıyaslamak doğru değil. Oyuncu ve aktör Ralph Fiennes daha nüanslı bir film yapmış. Hatta bazen, filmin kalbinin nerede durduğundan şüphe bile edebilirsiniz. Nureyev o kadar sevimsiz ki onun karşısında olduğu her şeye sempati duyabilirsiniz. Ama nihayetinde film sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan sosyalizme karşı bir tonda bitiyor. Ortada Küba haricinde sosyalizmin esamesi kalmamışken ve Avrupa’nın ve Amerika’nın her yerinde faşistler iktidara yürürken, bu tür filmler neden yapılıyor? İtalya’da yeni çıkan bir yasaya göre, boğulan göçmenleri kurtarırsanız suç işlemiş oluyorsunuz. Kapitalist dünya, kendisi bu kadar insanlık dışı bir noktadayken, hâlâ sosyalizmin hayaletiyle kavga etmeyi ve eşitlik, özgürlük ve kardeşlikten dem vurmayı sürdürüyor. Korkuları boşuna değildir diye umalım.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com