Sessiz Bir Yer: Aile canavarlara karşı

TARİH:  14 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Korku/gerilim filmleri hakkında ne kadar az yazarsanız o kadar iyi. Seyircisine sürpriz yaşatmayı ya da korkutmayı hedefleyen bir eserin tadını kaçırmak istemeyiz sonuçta. “Sessiz Bir Yer”, Amerikalı eleştirmenlere göre ender görülen güzellikte, çok iyi bir korku filmi. Basın gösterimi sonrası benim de parçası olduğum eleştirmen grubu içinse son derece bildik bir öykü anlatan vasat, hatta vasat altı bir film.

Nereden, nasıl çıkıp geldikleri bilnmeyen, kör ama çok hızlı ve muazzam iyi işiten yaratıklar insanoğlunun soyunu neredeyse tüketmiş. Geriye tabii ki bir Amerikalı aile kalmış, Rus aile kalacak değil ya! Tabii ki bu aile gelenekselliği ve muhafazakarlığı temsil etmekle yükümlü olduğu için, bir mısır tarlasının ortasında, kırsalda yaşıyormuş. New York’ta “açık ilişki” içinde olan liberal bir aile olacak değil ya! İşte onca teknolojiye sahip olan insanoğlu bu kör ve dişlerinden başka silahı olmayan yaratıklarla baş edememiş de bu aile baş edecekmiş. Yerseniz seyrediniz. Dediğim gibi, ben anlamadım bu filmin hakkında koparılan yaygarayı. Buna benzer binlerce film gördük, çoğu da daha mantıklıydı. Bu saçma sapan bir şey.

Köpek Adası: Ötekiler, berikiler

TARİH:  21 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wes Anderson’ın sinemasını özel yapan ne? İnsan denen garip mahlûku bütün acayiplikleriyle anlatıyor bir defa. Kusurlu mu kusurlu, bencil mi bencil, hasta mı hasta insanlarla dolup taşıyor Anderson’ın filmleri. Fakat Anderson kahramanlarıyla o kadar kendine has bir ilişki kuruyor ki, onları bir şekilde sevmememiz imkânsızlaşıyor. Duygusallığa, sahte sevgi gösterilerine hiç prim vermiyor Anderson ve filmlerindeki kahramanları. Yönetmenin filmlerini bu nedenle çok soğuk bulmak da mümkün. Ama tam tersini düşünenler, yönetmenin Oscar adaylıklarını kahramanlarının kasvetinin fazla “şekerli” olmasına bağlayanlar da var.

Bir defa şunu saptamak lazım: Anderson’ın filmleri aileye, daha da özgül olarak kendi ailesine dairdir. Bu sava doğrudan kanıtlar göstermek mümkün olduğu gibi, dolaylı kanıtlar da sunulabilir. Wes Anderson Texas’ta doğmuş. Üç erkek kardeşin ortancası Wes. Babası reklamcı annesi arkeologmuş. Anne ve babası Wes sekiz yaşındayken boşanmışlar. Orta sınıf aile birbirinden kopmamış. Çocuklar annede kalmış, baba çocukları hafta sonları almış. Klasik ve artık tipik Amerikan ailesi yani.

Fakat durumun tipik oluşu çocuklar açısından trajik olmadığı anlamına gelmiyor . Dünyaları yıkılıyor birden bire üç kardeşin. Tenenbaum Ailesi’nin üç kardeşinin babalarıyla yaptıkları bir konuşma vardır. Baba, anneleriyle ayrılacaklarını söylemiştir, çocuklar ise, kimi perişan, kimi suçlayıcı bir edayla bu ayrılık kararını sorgularlar. Olay muhtemelen Anderson ailesi içinde böyle yaşanmamıştır ama gerçeklerin filme ilham kaynağı olduğu aşikar. Anderson bu ayrılıktan sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Yalancının biriydim. Hiç dürüst olmadığımı, hep olduğumdan çok daha zenginmişim gibi görünmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Pireneler’de şatolar, malikaneler çizerdim. Kendim için, sayfalar dolusu fantezi üretirdim. Muhtemelen kendimi yeterince çekici bulmadığım için yapıyordum bunları.”

Bu sözler bizi “roket” hızıyla Anderson’un ikinci filmi “Çılgın Liseliler”e (Rushmore; 1999) götürüyor. “Çılgın Liseliler”in genç kahramanı Max Fischer (Jason Schwatrzman) tam da genç Wes Anderson gibidir. Sürekli yalan söyler. Berber babasının, beyin cerrahı olduğunu iddia eder mesela! Annesi ölmüştür Max’in ve Max bu boşluğu bir anne figürü olan öğretmenine aşık olarak doldurmaya çalışır. Fakat ödipal karmaşa tablosunu tamamlamak için nefret edilen bir baba figürü gerekmektedir. Berber baba ki Wes Anderson’un gerçek hayatındaki babası gibi çok yumuşak bir adamdır, bu işlevi yerine getiremez. Max ikinci bir baba figürü bulur kendisine, aşırı zengin, çocuksu ve bencil Blume (Bill Murray) karakteri aynı kadın için rekabet edilen kötü baba figürü olarak Wes Anderson sinemasında yerini alır. Bu kötü baba kendisini Tenenbaum’larda da, Sudaki Yaşam’da da gösterecektir. Hatta Darjeeling Limited’de hiç görünmeyen babanın bile faşizan biri olduğu, sahip olduğu arabayla ve arabasını emanet ettiği tamirci dükkânıyla ima edilir. Tamirci dükkânının adı Nazi hava kuvvetleriyle aynıdır: “Luftwaffe”!

Tenenbaum ailesinde de durum fena halde Anderson ailesine benzer. Üç erkek kardeş olmasa da, iki erkek ve bir kız kardeşten oluşan bir kardeş üçlüsü mevcuttur. Erkek kardeşlerden biri kız kardeşine âşıktır (kız kardeş evlatlıktır ama durum yine de ensestten farklı değildir elbette). Anne (Anjelica Huston) tıpkı Anderson’ın gerçek annesi gibi bir arkeologdur.Hatta Anderson, Anjelica Huston’dan annesine ait bir gözlüğü takmasını istediğinde, Huston açık açık “Senin anneni mi oynuyorum Wes?” diye sorar yönetmene. Cevap evet olsa ki, Huston, Darjeeling Limited’de de üç erkek kardeşin annesi rolünü üstlenir. Annenin her iki filmde bilim insanı oluşu da, bize yine Max’in bir bilim kadını olan öğretmenini (Olivia Williams) hatırlatır.

Peki ya Sudaki Yaşam’ın baba figürü Steve Zissou’ya (Bill Murray) ne demeli? Zissou karakteri, Wes Anderson’un çocukluğunun önemli kahramanlarından Jacques Cousteau temel alınarak yaratılmıştır. Ama filmdeki Zissou son derece bencil, intikamcı, giderek sevimsiz biridir! Neden? Çünkü herkes gibi Wes Anderson da sevdiklerini, en çok da babasını öldürmek ister. Cousteau ya da Zissou açıkça o dünyanın patriyarkıdır, baba figürüdür. Bu arada Wes Anderson, Cousteau ile ilgili korkunç bazı gerçekleri röportajlarında da açık etmeyi ihmal etmez: 1940’larda Cousteau, aslında savaş pilotu olmak istemektedir, denizle alakası yoktur. Ta ki, korkunç bir araba kazası geçirip, kolları kırılıncaya kadar. Eğer, savaş pilotu olsaymış, muhtemelen II. Dünya Savaşı’nda ölmüş olacak olan Cousteau kollarını güçlendirmek amacıyla yüzmeye başlar. Bu sırada deniz canlıları ilgisini çeker. Bu canlıları daha yakından görmek için Cousteau mesela bir koyu dinamitler, su yüzüne çıkan deniz canlılarının cesetlerini inceler! Nerden nereye! Çok şaşırtıcı değil mi? Ama bunları aslen şundan dolayı yazdım: Anderson putlarını kırmayı sadece filmlerinde değil, filmlerinin ardından da sürdürmektedir!

Fakat Anderson’ın derdi yıkmaktan ve kırmaktan ibaret değildir. O herkesin yeniden bir araya geleceği, kendisini bir parçası hissedeceği yeni bir dengenin, yeni bir bütünün arayışı içindedir hep. Filmleri bir tür mutlu sonla, kardeşlerin kendilerini ve birbirlerini buluşlarıyla, sevenlerin bir şekilde bir araya gelişleriyle sonlanır. Ama yine de bir yabancılık, hep bu ana ait olmama hissi mevcudiyetini sürdürür. Film müzikleri sık sık 60’ları ve 70’leri hatırlatır. Giysiler, renkler bu dönemden çok yine 70’lere aittir. Anderson sanki bu çağdan ve bugünün Amerika’sından ümidini kesmiştir. Darjeeling Limited’in üç erkek kardeşi, ruhsal dengelerini Hindistan’da arar ve bulurlar. Onlara eşlik eden müzikler ise ya Hint müzikleri ya da 1960’ların pop/rock şarkılarıdır ki Anderson özellikle İngiliz müziğine meraklıdır. Oysa bir zamanların,“Yolda”nın (On the Road) ya da “Easy Rider”ın öfkeli genç adamları ruhsal ve fiziksel yolculuklarını Amerika’da yaparlardı ve Amerikan cazı ya da rock’ı dinlerlerdi. Onların deneyimlerinin başarısızlığıdır zaten Wes Anderson erkeklerine getiren bizi. Anderson erkekleri deyince üniversiteden arkadaşı, oyuncusu ve ortak senaristi Owen Wilson’ı özellikle anmak lazım. Anderson filmleri onun hayatıyla da yakından ilgili çünkü. Gerçek hayatında intihar girişiminde bulunan Wilson’ın, Darjeeling Limited’de de intihar girişiminin yaralarını hala yüzünde taşıyan biri olarak karşımızı çıkması tesadüfi değildir elbette.

İlk filmi Bottle Rocket’da da ikisi kardeş 3 genç erkeğin hikayesini anlatan Anderson’ın filmlerinde kötü baba figürleri ya da acımasız patriyarklar eksik olmaz. Köpek Adası’nda da durum böyle. Kötü bir diktatörün bir adaya gönderdiği köpeklerin dayanışması ve buradan kurtulma çabası anlatılıyor filmde. Müziğin son derece büyük bir rol oynadığı filmin ötekileştirme, dışlama, ırkçılık gibi eleştirdiği politik yaklaşımlar var. Büyük Budapeşte Oteli’nde belirginleşmeye başlayan politik ton bu filmde de hakim. Fakat Anderson’ın rahatsız edici bir tutumu da var. Tıpkı bütün Fatih Akın filmlerinde bir Batılının, tepki göstermeye öncelik etmesi gibi bu filmde de bir Amerikalı değişim öğrencisi, Japonlara tepkilerini göstermede öncülük ediyor. Neden? Japonlar kendileri bir mücadele başlatmaktan aciz mi? Japonluk, Lost in Translation’da olduğu gibi bir komiklik, bir ötekilik hali. Tam da eleştirdiği şeyi yapan bir film olmuş Köpek Adası. Hele, her patlamanın atom bombası bulutu yapmasına ne demeli? Seyretmeye elbette değer her Wes Anderson filmi gibi ama galiba benim favori Anderson filmim Steely Dan üyelerinin zamanında belirttiği gibi hala Bottle Rocket.

Kısmet, Sevgilim-İlk Şarkı: Psikanaliz şart!

TARİH:  28 Temmuz 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı filmlerin karakterlerini, temel bir psikanaliz bilgisi olmadan yorumlamak bana imkânsızmış gibi geliyor. “Genç ve Güzel”in Isabelle’ini (Marine Vacth) ve “Daha”nın Gaza’sını (Hayat van Eck) ancak psikanalizle yorumlayabilirsiniz. Aksi taktirde bu genç kahramanların motivasyonlarını ve davranışlarını açıklamak imkânsız gibidir. “Genç ve Güzel”, tıpkı “Kısmet, Sevgilim” gibi bir röntgenleme sahnesiyle açılır ve seyirciye filmin ensestiyöz arzulara dair olduğunu belirtir. Filmin genç kahramanı Isabelle, annesinin yerini almaya çalışacak, babasının yerine koyacağı yaşlı erkeklerle sevişecektir. “Daha”nın Gaza’sı, babasının mülteci kadınlardan biriyle sevişmesine tanık olur. Bu kadın Gaza’nın yakınlık hissettiği ve annesi yerine koyduğu biridir. Gaza bu sahneye tanık olduktan sonra vahşileşir, acımasız davranmaya başlar.

“Kısmet, Sevgilim”, bir röntgenleme sahnesiyle açılıyor. Filmin kahramanı Amin (Shain Boumédine), kuzeni Tony (Salim Kechiouche) ile Ophélie’nin (Ophélie Bau) sevişmesini dikizler. Bu yasak bir sevişmedir çünkü Ophélie, Clement adlı bir askerle nişanlıdır. Clement dört yıldır bir gemide görevdedir ve bu dört yıl boyunca Tony ile Ophélie kaçamak bir ilişki yaşamaktadır.


Sevişme biter, çift duş alır fakat Tony daha durulmamıştır. Tam Tony, ikinci sevişmeyi zorlamaya başladığı anda dikizci Amin olaya müdahale eder ve kapıyı çalar. Sevişgenler, panik içinde apar topar giyinir. Tony, arka kapıdan motosikletine atlayıp toz olur. Ophélie, giyinip, basıldım korkusuyla kapıyı açar. Karşısında hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sahtekârca davranan Amin vardır. Kız yakalanma korkusuyla titremeyi sürdürürken, Amin onun ağzını arar ve ona, Tony’yle ilişkisini itiraf ettirir. Artık Amin’in, Ophélie karşısında eli güçlüdür. Ondan bir şey talep etmeye hak kazanmıştır. Kızın sırrını öğrenmiştir.

Bu sahneyi Freudyen bir kavram olan ilk sahne’ye (Urszene/primal scene) bağlamak mümkün. Anne ve babasının seviştiğini gören ya da hayal eden çocuk, babanın annesine şiddet uyguladığını düşünür. Bir yandan da haz alır. Kendisinin dışarda bırakılmasına öfkelenir. Anneye sahip olmak ister. Tabii babayı devre dışı bırakmak da diğer arzusudur. Ama bu açık açık yapılabilecek bir şey değildir. Çocuk da zaten öfke ve arzularının bilincinde değildir. Yetişkinlikte de bazen sürer bilinçaltına sürülen bu arzu ve öfke. Kişi sembolik anne ve babalarla benzer şeyleri yaşar. Kısaca bir Ödipal üçgen oluşur. Filmin bu anındaki Ödipal üçgende, Amin çocuk, kuzen Tony baba ve Ophélie de annedir. Kıskanç, öfkeli ve Ophélie’ye yönelik cinsel arzuyla dolu Amin, sahneye müdahale etmiş, çiftin bir kez daha sevişmesini engellemiş, hatta sırlarını saklama koşuluyla Ophélie’den bir dilek isteme hakkını elde etmiştir. Amin bütün eleştirmenlerin yazdığı gibi ne masumdur, ne romantiktir, ne de tam anlamıyla pasiftir. Pasif agresif denilebilir belki onun için.

Amin’in dolaplarından habersiz olan Tony, kuzeniyle birlikte sahilde kız tavlamaya çıkar. Tony doğrusu çok beceriklidir, çok da çekicidir. Amin ve Tony iki kızın yanına otururlar. Kızlar da zaten, yaz aşkları yaşamaya çoktan hazırdır. Yaz tatili zaten bunun için vardır. Böylece Charlotte (Alexia Chardard) ve Celine (Lou Luttiau) ile tanışırız. Beş dakika içinde Tony, Charlotte’un elini tutar, 7 dakika içinde ise kızla öpüşmeye başlamıştır. Amin’in de Celine’le yakınlaşması beklenir doğal olarak ama işler öyle gelişmez. Çünkü Amin için Tony’yle ilişkisi olmayan biri çekici değildir.

Celine o gece Amin’in bir başka akrabasıyla birlikte olur. Amin, bakar sadece. Kıskanç, arzulu, beklemede. Daha sonra bir gece kulübünde dans ederlerken, Celine açık çek verir Amin’e ama Amin oralı olmaz. Ophélie de, Amin’e sırrını tutması karşılığında ne istediğini sorar. Kız sanki her türlü talebe açıkmış gibi durmaktadır. Amin, Ophélie’dan kendisine çıplak poz vermesini ister. Amin yine dikizciliği seçmiştir. Kız önce reddeder. Bir iki gün sonra ise kabul edeceğinin sinyallerini verir. Bir başka sefer ise bu kez Rus bir model Amin’in dudaklarına yapışır ama Amin yine kaçar. Amin, aktif, arzulu kadınlardan açıkçası korkmaktadır. Ophelie, Celine ve Rus model, hepsi de fazla aktif, fazla güçlü kadınlardır Amin için.


Amin’e yaralı bir kuş, Tony üzerinden annesiyle özdeşleştirebileceği, ona yemek yapabilecek bir anne modeli lazımdır. Başından beri bir yaz aşkı olduğu belli olan ilişkisinden çok fazla şey beklemeye başlamış ve sonuçta Tony tarafından terk edilmiş olan yaralı Charlotte, bir akbaba gibi avının zayıf düşmesini bekleyen Amin için ulaşılabilecek bir lokmadır. Diğer kadınlar gibi güçlü değildir. Başta Tony, Ophelie ve Amin arasında kurulan Ödipal üçgen, bir elemanın değişmesiyle Tony, Charlotte ve Amin olarak yeniden kurulur. Charlotte “annen kadar olmasa da ben de sana yemek pişirebilirim” diyerek, bu üçgendeki anne/sevgili rolünü kabul ettiğini, muhakkak ki bilinçsizce ifşa eder.

Çok tuhaf bulduğum bir şey de bütün eleştirmenlerimizin filmin yönetmeni Abdellatif Kechiche’in kötü niyetinden emin olmaları. Mesela filmde kadınların hepsinin erkeklerden bahsettiğini ve böylece türevsel bir konuma itildiklerini söylüyor bir eleştirmen. İyi de erkekler, kadınlar dışında neden bahsediyor? Kimse ne olacak bu memleketin hali demiyor ki! Cinsiyetçi, tacizci ve ve sömürücü diyor başka bir arkadaşım Kechiche için. Bir başka eleştirmen sapkın, İslamcı bir biçimde ikiyüzlü, tepeden bakan ve yargılayan bir yönetmen görüyor bu filmde. Keşke bütün İslamcılar Kchiche gibi olsa. Bir başka meslektaşım, Kechiche’in, filmini, kişisel hesaplaşmalarına alet ettiğini ileri sürüyor. Lea Seydoux, Kechiche’in bir önceki filmi “Mavi En Sıcak Renktir”le ödülü alana kadar, filme sahip çıkmış, sonradan taşımakta zorlandığı çıplak görüntülerinden dolayı Kechiche’i suçlamıştı. Ben erkek olduğum için değil, göçmen bir aileden geldiği için ve Seydoux gibi bir aristokrat olmadığı için, kısacası bence çok daha kırılgan olduğu için Kechiche konusunda belki pozitif önyargılı oldum. Ama o dönemde Kechiche’i de Seydoux’yu da okumuştum. Ve Kechiche’e hak vermiştim. Fakat bu olayın Kechiche’e karşı bir önyargı oluşturduğunu düşünüyorum.

Filmi nasıl mı buldum? Çok uzun. İzlenimci. Bu insanların hayatını niye seyrediyorum sorusunu sordurtan bir yanı var kesinlikle. Ama haftalardır üzerine yazmaya değer bulduğum tek film de bu açıkçası.

Yıldızlar Asla Ölmez: Ergen bir ruh

TARİH:  17 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gloria Grahame adını pek hatırlamıyoruz ama bir dönem “A Lonely Place-Tehlike İşareti”, “The Big Heat-Ölüm Korkusu”, “Human Desire-Şeytan Ruhlu Kadın”, “Crossfire”, “Man on a Tightrope” gibi filmlerde oynamışlığı, 1953’de Minnelli’nin “The Bad and the Beautiful-Çıplak Ruhlar”ındaki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ı almışlığı bile var. Hollywood’da yıldızı sönünce İngiltere’ye gidip, tiyatroda sahne alan Grahame’ın son 3 yılını konu alıyor Yıldızlar Asla Ölmez.

Grahame (Annette Benning) İngiltere’de kendisinden neredeyse 30 yaş küçük Peter Turner’la (Jamie Bell) tanışıyor. Peter oyuncu olmaya çalışan, ailesiyle yaşamaya devam eden genç bir adam. Grahame, derhal Peter’ı baştan çıkarıyor ve ikili bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Grahame’ın kendinden küçük biriyle ilişki yaşaması ilk kez olmuyor. Hatta bir skandalı da var geçmişte. Yönetmen Nicholas Ray’le evliyken, Ray’in o dönemde henüz ergen olan oğluyla aşk yaşadığı söyleniyor. Bunun doğru olup olmadığı kesin değilse de, Grahame yıllar sonra Ray’in oğluyla evleniyor. Eski üvey oğluyla evlenmesi, Grahame’ın Hollywood’da derhal itibar yitirmesine yol açıyor. Oysa Woody Allen da üvey kızıyla evlenmesine rağmen, kariyerini bugünlere kadar başarıyla sürdürdü. Allen’ın suçlandığı çok daha ciddi olaylar da var ama erkeklerle kadınlar arasında da büyük bir eşitsizlik var.

Filmden çıkarabileceğimiz bir sonuç, Grahame’ın kendisini her zaman bir çocuk gibi hissetmiş olması diyebiliriz belki de. Grahame, Turner’la ilişkisinin son yıllarında sağlığını kaybediyor. Daha önce meme kanseri tedavisi görmüş ama saçları dökülmesin diye kemoterapiyi reddetmiş Grahame. Ölümüne neden olan da bu ihmal. Grahame hayatının son günlerini Peter Turner’ın evinde, Peter’ın annesinin bakımında geçirmek istiyor. Sanki o ailenin küçük kızı olmayı istiyor. Gloria Grahame’ın Romeo ve Jülyet’te Jülyet’i oynamak istediğini de biliyoruz. Elli küsur yaşında ergen bir kızı oynayabileceğine gerçekten inanıyor Grahame. Muhtemelen büyüdüğünü gerçekten de anlayamıyor. Grahame’ın yaşı küçük erkeklerle ilişkisinin ardında bu algı sorunu var sanki. Grahame’ın gerçek hayatta kendisine son derece güvensiz olduğu da bilinen şeylerden biri. Yetişkinlerin dünyasına ait hissetmiyor kendisini muhtemelen. Oscar’ını alırken sahneden adeta kaçıyor, o kadar utangaç biri.

Filme dönecek olursak, iki kırık insanın birbirlerine tutunmaya çalışmalarını duyarlı bir biçimde anlatıyor film. Jamie Bell de, Annette Benning de rollerinde iyiler. Film keşke Grahame’ın nasıl öldüğünden çok nasıl yaşamış olduğuyla ilgilenseymiş.

Ocean’s 8: Zenginin malı, züğürdün becerisi

TARİH:  16 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yıllarda Hollywood gişe filmlerinde en çok merak ettiğim tek şey, Ruslara ve komünizme nasıl hakaret edildiği oluyor. Bazen ayaklarım sinemaya doğru geri geri giderken kendimi bakalım bu sefer nasıl bir saldırı tasarlamışlar sorusuyla gaza getiriyorum. Jennifer Lawrence, Jeremy Irons ve Charlotte Rampling’li Kızıl Serçe (Red Sparrow) dudak uçurtan ırkçılığı ve anti-komünizmiyle aşılamayan bir ilkellikle dipte durmayı sürdürüyor. Geçen haftanın Jurassic Park filmi ise Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası karşısındaki zaferini bakteri yüklü sıçanların Almanların üzerine salınmasına bağlayarak, anti-komünistlikte yeni bir kapı açmıştı. Filmdeki aygır suratlı Rus işadamı ise pek klişeydi.

Bu haftanın Ocean’s 8’i ise şu ırkçı savda bulunuyor: Rusların hepsi hacker’dır! Ruslar sizin mahremiyetinize özelinize saygı göstermez diyerek, herhalde komünizmde her şeyin ve herkesin izlendiği fikrine de gönderme yapılıyor; son seçimlerde Rus müdahalesi iddiası vs de akla geliyor tabii. Rusya artık kapitalist olsa da ABD’nin hâlâ düşmanı olduğu için, komünizmle Rusluğu harmanlamakta bir sorun görülmüyor.

Zorunlu Rus/komünizm düşmanlığı faslını geçersek, Ocean’s 8’in erkek rollerini kadınlara vermek dışında bir orijinalliği olmadığını, Ocean’s 11 ile Steven Soderbergh’in yeniden piyasaya sürdüğü diziye taze bir nefes getirmediğini söyleyebilirim. İnsanların hırsızlara, soyulan kendileri olmadıkça sempati duydukları söylenebilir. Geçenlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın eski bir videosuna rastladım. “Fakir, çalmasını iyi beceremeği için fakirdir!” diyen bir tanıdığına “El hak doğrudur” diyordu Erdoğan ve devam ediyordu “bordro mahkûmu nasıl çalsın?”

Erdoğan’ın öncülü Turgut Özal “benim memurum işini bilir” demişti demesine ama birçok bordro mahkûmu fantezilerini hayata geçiremiyordu anlaşılan. Eşitsiz ve adaletsiz sistemlerde Robin Hood’dan Bonnie & Clyde’a hırsızlar kahramanlaşabiliyordu bile. Daha da fazla didaktikleşmek en son istediğim şey, bu diskuru da burada noktalayayım.

Kısacası, kurumsal hırsızlık karşısında (banka, şirket, devlet vs) bireyin kendini tehlikeye atarak bu devlerden bir şeyler tırtıklamasına seviniyoruz. Hem tırtıklanana gıcık olduğumuz için, hem kendi köşeyi dönme fantazilerimiz gıdıklandığı için. Ocean’s 8’te de öyle oluyor. Çeşitli etnisitelerden 8 kadın Beyaz olan ikisinin liderliğinde biraraya geliyor ve değerli bir kolyeyi çalıyor. Bu etnisiteler için de elbette Rus yok! Filmin hikâyesi enteresan değil, gerilim desen hak getire, aşk meşk de yok. Anne Hathaway, Rihanna, Cate Blanchett gibi ünlüleri izleyeceğim diye heyecanlanmaya da gerek yok. Film ilginç olmayınca oyuncuları seyretmenin de bir heyecanı olmuyor. Biraz Sandra Bullock’ın karakterinde renk var, o kadar. Başka işiniz yoksa, zengin olma fantezileri kurmak için gidilebilir.

Renksiz Rüya: Bir zamanlar Diyarbakır’da

TARİH:   23 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Renksiz Rüya, bir çocuğun kâbusuyla başlıyor: Kar maskeli figürler ve yerde yatan vurulmuş bir adam, arkada yakınma benzeri bir vokal de içeren müzik… Mirza, annesinin ölümünden ve muhtemelen sokakta gördüğü dehşet manzaralarından dolayı içine kapanmış, ilkokul çağında olmasına rağmen geceleri altına kaçıran bir garip çocukcağız. Diyarbakır’dayız. Film tarih belirtmiyor (ya da ben gözden kaçırdım), filmin görsel ve işitsel malzemesinde de döneme dair bir işaret yok. Ama Türkiye’nin tarihini bilenler için bu dönemin faili meçhullerin zirve yaptığı 90’lar olduğu açık.

Başka bir şehirde Mir Ahmed, kardeşini PKK’ye katılmaktan vazgeçirmeye çalışmaktadır. Ama kardeş kararlıdır, “ben senin gibi değilim, tereddüt etmiyorum” der ve dağa çıkar. Sonradan kardeşinin PKK’ye katılmasından dolayı tehditler aldığını öğrendiğimiz Ahmed, çareyi bir süreliğine Mirza’nın abisinin evine taşınmakta bulur. Ahmed, Mirza’nın kabuğunu kırmak için çok uğraşır ama başarılı olamaz. Ta ki ona bir bağlama hediye edene kadar. Mirza’nın yüzü artık gülmektedir. Ama Mirza’nın rüyasında gördüğü kar maskeli karanlık figürler Mir Ahmed’in peşindedir.

Filmin konusu kısaca böyle ama uzunca anlat deseniz de daha fazla söyleyecek pek bir şey yok aklımda. Okul sahnesinde okumakta güçlük çeken bir çocuğun öğretmeninden tokat yemesi sahnesi var. Heceleyerek okuyan çocuk, okuma konusunda diğer arkadaşlarının gerisinde olduğu için, bu sahnenin, genelde Kürt çocukların Türkçe eğitim almada yaşadıkları zorlukları anlattığını söyleyemeyeceğim. Amaç belki anadilinde eğitim konusunda bir şey söylemekti ama sonuçta film her yerde olabilecek kötü bir eğitmen örneği sunmakla kalıyor. Filmin kötü adamları olan karanlık siluetlerin, PKK’lilerle ve onların akrabalarıyla bir dertleri olduğu açık. Ama bunun ötesinde film Kürtlerin yaşadıkları herhangi bir başka sıkıntıdan, sorundan söz etmiyor. Dolayısıyla kötü karanlık figürler düşsel yaratıklar gibi kalıyorlar. PKK ne yapıyor, bu filmde hiç yok. Kötü karanlık figürlerle savaşıyor diye düşünüyoruz. O dönemi bilenler, PKK’lilerin diğer başka şeylerin yanında bolca öğretmen öldürdüklerini de hatırlıyordur. Filmde öğretmenin şiddetine dair sahneyi düşünürken ister istemez insanın aklına bunlar da geliyor.


Film bunlara dair değil, bir çocuğun psikolojisine dair denebilir elbette. O açıdan da film çok zayıf. Bir saz almakla bütün psikolojisi değişen çocuk figürü beni ikna etmedi. Ya da çocuğun kuşlarla ilişkisi geliştirilmemişti. Mirza’nın sürekli bir şeylerini kaybediyor oluşu ve arkadaşından kalem ödünç alması ilginç bir gözlemdi fakat.

Filmin nereye doğru gittiği ve nasıl sonlanacağını tahmin etmek çok kolaydı. Keşke filmde dönem net bir biçimde ifade edilseydi çünkü bilmeyen birisinde filmin, bugünün Diyarbakır’nda geçtiği izlenimi oluşabilir. Karanlık ve karamsar bir anda sona eren film, iyiye doğru bir değişimin mümkün olabileceği izlenimi vermiyor. Oysa Kürtçenin yasak olduğu ve yoğun bir baskının yaşandığı, faili meçhullerin sıradanlaştığı o günlerden çok daha ileri bir noktadayız. Filmin sona erdiği noktada, kardeşine dağa çıkmamayı önermiş olan Mir Ahmed’e “haklıymış”, demek mümkün değil. Bunun iyi bir mesaj olduğunu düşünmüyorum. Filmin yönetmeni Mehmet Ali Konar “artı gerçek” sitesine verdiği demeçte “İnsanların sevmiş olmasından da çok memnunum. İnsanlar bana bakınca ağlıyorlar, bu beni de çok duygulandırıyor. Bu işi yapanlar, Türkler filmi çok beğendiler. Filmin ana karakteri Kürt çocuğu çok beğendiler, hikâyeyi çok sevdiler”, demiş. “Bu iş”le kastedilen “faili meçhul cinayetler” değildir diye umuyorum. “Türkler” diye bir kavramlaştırma bana çok sakat, hatta ırkçı geliyor. Neyse yanılıyorumdur herhalde. “Renksiz Rüya” İstanbul Film Festivali’nde mansiyon almıştı. Ankara Film Festivali’nde ise hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin en iyi film ödülleriyle birlikte toplam 6 ödül aldı.

Sicario: Day of the Soldado

TARİH:  30 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin adını anlayan beri gelsin. ‘Sicario’, Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da ‘tetikçi’ anlamında kullanılır olmuş. Soldado ise asker demek. Yani ‘Tetikçi: Askerin Günü’ne dair bu yazı.

İlk Sicario filminin hayranları çoktur; ben o filmi de beğenmemiştim ama buna göre daha sağlam bir yapısı vardı. Bu film ise çok dağınık ve neredeyse bir baş karakterden yoksun. İlk filmde CIA, uyuşturucu işini tek bir tekelin kontrolüne vermek istiyordu. Böylece düzen sağlanacaktı. Bu sefer tam tersi bir mantık işliyor. Uyuşturucu kartelleri arasındaki rekabet artırılarak onların zayıflaması hedefleniyor. Çünkü insan kaçakçılığı da yapan bu kartellerin ‘Müslüman teröristleri’ de ABD’ye soktukları anlaşılıyor. Zurna burada zırt diyor yani.

Bilmem takip ediyor musunuz, Amerika’da gündemin önemli maddeleri arasında, sınırda yakalanan mülteci ailelerin parçalanması konusu vardı son haftalarda. Çocuklar ailelerin elinden alınıyor ve anne-babaların çocuklarıyla bağları koparılıyordu. Bu acımasızlığa first lady bile dayanamayınca Trump geri adım attı. ‘Sicario: Day of the Soldado’ mülteciler gibi son derece trajik bir konuya el atıyor ama mültecilerin yaşadıkları acılar filmin umurunda değil. Hatta daha korkunç bir şey yapıyor: Mültecilerin arasına intihar bombacılarını yerleştirerek, sorunu karmaşıklaştırıyor ve çarpıtıyor. İçlerinde kitle katilleri olan insanlara empati duymak mümkün değil haliyle.

Fakat Sicario filmlerinin güya sofistike olmak, iyiyle kötüyü net çizgilerle ayırmamak gibi pseudo-entelektüel (pseudo = sahte) bir iddiası da var. Dolayısıyla intihar bombacısı Müslüman terörist imgesi bir yemden, film jargonuyla bir McGuffin’den ibaret ve filmden kaybolup gidiyor giriş sekanslarından sonra. Her neyse, bu duruma el koymaya karar veren CIA, FBI vs amaca giden her yol mübahtır şiarıyla ahlaksız operasyonlarına başlıyor. Amaç kartelleri birbirine düşürmek ve insan ticaretine engel olmak. Bu amaç doğrultusunda bir Mafia liderinin ergen kızı kaçırılıyor. Suç başka bir kartele atılacak, karteller arası savaş çıkacak falan filan. Ama ergen bir kıza yürek mi dayanır? Bu ‘Lolita’ karşısında en acımasız tetikçinin de, en sert CIA ajanının da yüreklerinin yağı eriyor. Filmin gizli iyi kahramanlarının da ABD için çalışan katiller çıkması sürpriz mi?

Kısacası, bin bir işkenceye maruz kalan yoksul Meksikalılara üzülmeyen katil ajanlarımız mafya babasının şımarık kızı karşısında insanlıklarını hatırlıyorlar. Ya, işte böyle… Filmimiz son derece karanlık bir tablo çizerken insani mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor. Ne mutlu bize!

Şok! Şok! Şok!: Ahlat Ağacı da mı çalıntı?


TARİH:  7 Temmuz 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şaka, şaka Ahlat Ağacı çalıntı değil. Yani, bildiğim kadarıyla. Yazıyı okutmak için böyle bir başlık attım.

Ama Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” ile Tim Burton’ın “Charlie’nin Çikolata Fabrikası” (CÇF) arasında hem biçimsel hem de içerik açısından ciddi benzerlikler olduğunu kim düşünebilirdi? Yani, benim dışımda. Ben düşündüm çünkü.

Olaylar şöyle gelişti: Bütün Çocuklar Bizim Derneği diye bir dernek var. Eşimin ve arkadaşlarımın çalıştığı bu dernek aracılığıyla ben de çocuklar için bir şeyler yapmaya karar verdim. Biraz da kendi ruhum için işin doğrusu, sadece çocuklar için değil. Bu vesileyle Balat’taki Kırımlı Aslanbey İlkokulu’nda öğrencilere “Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nı gösterdik ve çocuklarla film üzerine sohbet ettik.

Filmi biraz hatırlatayım: Willy Wonka babasından ve genelde insanlardan nefret eden dâhi bir çikolatacıdır. Babası küçük Willie’nin çikolata veya şekerleme yemesine asla izin vermemiştir. Willy’nin babası dişçidir ve ona göre şeker asla ağza sokulamaz, sokulması teklif dahi edilemez. Willy’nin baba nefretinin nedeni budur yani çocukluğunda ne çikolata ne de şekerleme yemesine izin verilmemiş olması. Willy, genelde insanlardan da nefret eder çünkü gizli çikolata ve şekerleme tarifleri fabrika çalışanlarınca çalınmıştır!

Willy Wonka bir gün fabrikasına 5 çocuk alır. Charlie dışındaki 4 çocuk obur, aç gözlü, rekabetçi, hırslı, küstah ve bencildirler. Her birinin hikâyesi epizodik denebilecek bir biçimde anlatılır, elenen her çocuk için ayrı bir şarkı söylenir. Beş çocuktan geriye kalan Charlie, Willy’nin büyük ödülünü kazanır. Ödül fabrikanın varisi olmaktır. Ama Charlie, fabrikaya ailesini götüremeyeceğini öğrenince ödülü reddeder.

Willy, Charlie’yle birlikte yıllardır görmediği babasını ziyaret eder. Ve babasının kendisini takdir ettiğini, hakkında yazılan yazıları kesip, çerçeveletip duvarına astığını, kısacası kendisini sevdiğini anlar. Nefret yerini sevgiye bırakır. Willy, babasıyla barışınca insanlıkla da barışır.
Ahlat Ağacı şimdiden sizin de aklınıza gelmiştir diye tahmin ediyorum. Sinan, kumarbaz ve başarısız babasından hiç hoşlanmaz. Kasabanın tümünden üzerine atom bombası atmayı hayal edecek kadar nefret eder aslında… Sinan, insanları sevmediğini açık açık söyler. Sinan insan sevmezliğiyle, baba nefretiyle Willy Wonka’ya benzemiyor mu?

Genç yazar adayı Sinan filmin epizodik yapısı içinde çeşitli kusurları olan insanlarla karşılaşır. Kendini beğenmiş yazar, cahil ve küstah kapitalist, açgözlü kuyumcu, rekabetçi arkadaş, işkenceci polis… Bu karakterler CÇF’deki çocuklar gibi değiller mi? İki filmin epizodik yapısında benzerlik yok mu?

 

Ve finalde Sinan, babası İdris’in, kendisi ile ilgili gazete yazısını kesip sakladığını, kitabını okuduğunu ve beğendiğini, kısaca kendisine değer verdiğini anlar. Tıpkı Willy Wonka’nın babasının kendisine değer verdiğini anlaması gibi. Sinan’ın babasıyla ilişkisinin aynı olmayacağını anlarız çünkü Sinan babasının başladığı kuyu kazma işini devam ettirmektedir. Muhtemelen Sinan’ın insanlarla ilişkisi de değişecektir.

Bütün bu benzerlikler elbette tesadüf. Birbirinden bu kadar farklı filmlerle hemen hemen aynı temayı anlatmanın mümkün oluşu bence muhteşem bir şey. Bence iki film de çok iyi. Ve de birbirinden tamamen farklı ve benzer!

Bütün Çocuklar Bizim Derneği de çok iyi. Çocuklarla iş yapmak müthiş zevkli. Siz de katılın bir şekilde, çorbada tuzunuz olsun. Bu yazı dernek sayesinde yazıldı. Yoksa vasat “Ant-man ve Wasp” üzerine ne yazacağım diye kara kara düşünecektim. Ya da tatlı ama boş Fransız filmi “Hayat Okulu” hakkında yazacaktım. Böylesi daha iyi oldu.

İlişki Durumu: Açık İlişki

TARİH:  22 Nisan 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ben çiftlerin başkalarıyla ilişkiye girip, bu durumu eşleriyle paylaşıp, yine de çift olarak ilişkiyi sürdürebildiklerini ne hayatta ne de sanatta gördüğümü sanıyorum. Belki sanatta istisnası vardı ama hatırlamıyorum. “İlişki Durumu: Açık İlişki” bu temada başka bir örnek.

Anna (Rebeca Hall) ve Will ciddi bir ilişki içindeler. Henüz evlilik teklifi yapılmamış da olsa, eli kulağında. Tam o sırada, bir gey arkadaşları, hayatta daha fazla deneyim edinmeleri gerektiğini söyler. Yoksa gözleri arkada kalacaktır. Bu sözler Anna ve Will’de bir karşılık bulur. Ve çift farklı deneyimler yaşamaya karar verirler. Ama Anna yine de ilişkinin “kapalı” olduğunu, başkalarıyla yaşanacak olanların sınırlı nitelikte kalacağını belirtir. Tabii planlanan ile yaşanan arasında fark olacaktır.
Film daha çok kadın karakterin yolculuğunu anlatıyor. Onun evcilik oynayan bir kadından, cinselliğine sahip çıkan özgür bir kadına evrilişi hikâye ediliyor. Erkek karakter kadına göre daha sığ ve daha çocuksu. Yaşadıklarından sonra değişip değişmediğini çok anlayamıyoruz.

Rebeca Hall, Anna rolünde hem kırılgan, hem de güçlü; hem nahif, hem de seksi olabiliyor. Will’in hayatına giren kadın rolünü oynayan Gina Gershon da modern ve vamp kadında çok iyi. Filmin erkek karakterlerinin zayıflığı oyuncuları da etkilemiş. Akılda kalmıyorlar. Eli yüzü düzgün ve rahat izlenen bir film istiyorsanız…

Hayvanla insan arasında

TARİH:  18 Ağustos 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yorghos Lanthimos 2009’da yaptığı ikinci filmi Köpek Dişi ile ünlendi. Bu filmiyle Cannes‘ın yan bölümü Belirli Bir Bakış’ta en iyi film ödülünü kazandı. Köpek Dişi, yabancı dildeki film dalında Oscar’a aday da gösterildi. Lanthimos, o gün bugündür her yaptığı filmiyle ilgi çekiyor.

Lanthimos bir söyleşisinde düz bir film yapmak bildiğim bir şey değil diyor. Lanthimos’un işi büyük kavramlarla, bir karakter yaratmak, düz bir öykü anlatmak onun işi değil. Doğalcı bir oyun anlayışından da giderek uzaklaştı son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü filmiyle. Kahramanları bireyler değil; sınıflarının, zümrelerinin ya da toplumsal konumlarının temsilcileri. O kadar ki, Köpek Dişi’ndeki karakterlerin biri dışında adı yok. Adı olan kişi de başrolde değil. Lanthimos, bazen benzetildiği Haneke gibi bize kötülüğü göstermekle görevlendirmiş gibi kendisini.

Köpek Dişi, son derece tuhaf, herhangi bir yakınlık kurmanın neredeyse imkânsız olduğu bir aileyi anlatıyor. Baba ya üst düzey yönetici ya da kapitalist. İkisi kız, biri erkek üç yetişkin çocuk ve anne büyük bir evde yaşıyorlar. Evden tek dışarı çıkan kişi baba. Çocuklar bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülen toplumdan soyutlanmışlar, o kadar ki dışarda bir hayat olduğundan bile habersizler. Televizyonda sadece ailenin kendi anı videoları izleniyor. Telefon sadece annenin kontrolündeki gizli bir dolapta saklı duruyor. Gökyüzünden geçen uçaklar, uzakta ne kadar küçük görünüyorlarsa o boyutta sanılıyor çocuklarca. Arada sırada bahçeye düşmüş (aslında kasten babanın bıraktığı) bir uçak modeli bulduklarında onu gerçek uçak sanıyorlar. Ev yüksek duvarlarla çevrili. Dışarı çıkmak tehlikeli ve yasak ve sadece baba, o da arabayla çıkabiliyor. Çocuklara, ancak köpek dişleriniz düştüğünde dışarının tehlikeleriyle başa çıkabilecek hale geleceksiniz ve çıkabileceksiniz denmiş. Köpek dişinin düşmesi, sanki hayvanilikten çıkmayı temsil ediyor. Ama çocukların insanlaşması, bireyleşmesi ancak toplumsallaşmalarıyla mümkün. Zaten köpek dişi de 20 yaş dişi gibi düşen bir diş değil. Dolayısıyla çocuklar hep biraz hayvani, hep bireyleşememiş tuhaf yabaniler olarak kalacaklar gibi.

Bu ev bahçesini bir tür cennet modeli olarak görmek de mümkün. Çocuklar da Adem ve Havva modelleri. Nasıl yılan bilgelik meyvesinden sunduysa Havva’ya, çocuklara bilginin meyvesini tattıracak biri lazım bu korkunç cenneti bozmaya. Filmin adı olan tek karakteri Christina, babanın fabrikasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Onun aracılığıyla çocuklar, yasak zevklere (Hollywood filmlerine) ulaşıyor. Ama Christina’nın eve asıl getiriliş nedeni, delikanlının cinsel tatminini daha doğrusu boşalmasını sağlamak. Ama dinsel metinlerde olduğu gibi bu cinsel eylem değil dönüştürücü olan. Toplumsal bir ürünle, bir sanat eseriyle tanışmak dönüştürüyor.

Köpek Dişi’nin Lacancı yorumları yapılmış. Üzerinde konuşulmaya çağıran bir film. Ustalıkla yapıldığı su götürmez. Bir filmin bende merak uyandırması, bana sorular sordurtması için gereken şeyleri Lanthimos filmlerinde bulamıyorum fakat. O şeyleri, karakterlere bir düzeyde ilgi duymak, onları anlamak istemek gibi tanımlayabilirim. Ya da filmin atmosferinde beni büyüleyen, tanımlayamadığım bir şeyler vardır, filmin imgeleri peşimi bırakmazlar. Lanthimos filmlerinde böyle şeyler bulamadım şu ana kadar. Soğuk, uzak, entelektüel egzersizler gibi geldiler bana. Perdede olan ilgimi çekmiyor, estetik haz vermiyor, ne söyleyeceksen söyle be adam diyesim geliyor.

Bu film, bize burjuva ailenin sağlıklı bir toplumsallaşma önünde engel olduğuna dair bir şeyler söylüyor. E, doğrudur, aile toplumsal bir üründür ama içinden çıkamazsanız toplumsallaşamazsınız, bireyleşemezsiniz. Ensest bunun için tabudur, yasaktır, gençler ailenin dışına çıksınlar diye. Kural koyucu baba, çocukların dışarıya çıkmasını engellediğinde, ya da dışarının içeriye gelmesine engel koyduğunda enseste de kapı açılıyor Köpek Dişi’nde. Fakat yönetmenin derdi her neyse, dediğim gibi bu filmden yola çıkarak tartışma arzusu duyamıyorum. Ya da Y.L’nin herhangi bir filmi bende tartışma arzusu uyandırmıyor. Bitse de gitsem arzusu uyandırıyor. Amaç rahatsız etmekse, başarıyor. Ama amaç sadece bu olmasa gerek.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com