Şok! Şok! Şok!: Ahlat Ağacı da mı çalıntı?


TARİH:  7 Temmuz 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şaka, şaka Ahlat Ağacı çalıntı değil. Yani, bildiğim kadarıyla. Yazıyı okutmak için böyle bir başlık attım.

Ama Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” ile Tim Burton’ın “Charlie’nin Çikolata Fabrikası” (CÇF) arasında hem biçimsel hem de içerik açısından ciddi benzerlikler olduğunu kim düşünebilirdi? Yani, benim dışımda. Ben düşündüm çünkü.

Olaylar şöyle gelişti: Bütün Çocuklar Bizim Derneği diye bir dernek var. Eşimin ve arkadaşlarımın çalıştığı bu dernek aracılığıyla ben de çocuklar için bir şeyler yapmaya karar verdim. Biraz da kendi ruhum için işin doğrusu, sadece çocuklar için değil. Bu vesileyle Balat’taki Kırımlı Aslanbey İlkokulu’nda öğrencilere “Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nı gösterdik ve çocuklarla film üzerine sohbet ettik.

Filmi biraz hatırlatayım: Willy Wonka babasından ve genelde insanlardan nefret eden dâhi bir çikolatacıdır. Babası küçük Willie’nin çikolata veya şekerleme yemesine asla izin vermemiştir. Willy’nin babası dişçidir ve ona göre şeker asla ağza sokulamaz, sokulması teklif dahi edilemez. Willy’nin baba nefretinin nedeni budur yani çocukluğunda ne çikolata ne de şekerleme yemesine izin verilmemiş olması. Willy, genelde insanlardan da nefret eder çünkü gizli çikolata ve şekerleme tarifleri fabrika çalışanlarınca çalınmıştır!

Willy Wonka bir gün fabrikasına 5 çocuk alır. Charlie dışındaki 4 çocuk obur, aç gözlü, rekabetçi, hırslı, küstah ve bencildirler. Her birinin hikâyesi epizodik denebilecek bir biçimde anlatılır, elenen her çocuk için ayrı bir şarkı söylenir. Beş çocuktan geriye kalan Charlie, Willy’nin büyük ödülünü kazanır. Ödül fabrikanın varisi olmaktır. Ama Charlie, fabrikaya ailesini götüremeyeceğini öğrenince ödülü reddeder.

Willy, Charlie’yle birlikte yıllardır görmediği babasını ziyaret eder. Ve babasının kendisini takdir ettiğini, hakkında yazılan yazıları kesip, çerçeveletip duvarına astığını, kısacası kendisini sevdiğini anlar. Nefret yerini sevgiye bırakır. Willy, babasıyla barışınca insanlıkla da barışır.
Ahlat Ağacı şimdiden sizin de aklınıza gelmiştir diye tahmin ediyorum. Sinan, kumarbaz ve başarısız babasından hiç hoşlanmaz. Kasabanın tümünden üzerine atom bombası atmayı hayal edecek kadar nefret eder aslında… Sinan, insanları sevmediğini açık açık söyler. Sinan insan sevmezliğiyle, baba nefretiyle Willy Wonka’ya benzemiyor mu?

Genç yazar adayı Sinan filmin epizodik yapısı içinde çeşitli kusurları olan insanlarla karşılaşır. Kendini beğenmiş yazar, cahil ve küstah kapitalist, açgözlü kuyumcu, rekabetçi arkadaş, işkenceci polis… Bu karakterler CÇF’deki çocuklar gibi değiller mi? İki filmin epizodik yapısında benzerlik yok mu?

 

Ve finalde Sinan, babası İdris’in, kendisi ile ilgili gazete yazısını kesip sakladığını, kitabını okuduğunu ve beğendiğini, kısaca kendisine değer verdiğini anlar. Tıpkı Willy Wonka’nın babasının kendisine değer verdiğini anlaması gibi. Sinan’ın babasıyla ilişkisinin aynı olmayacağını anlarız çünkü Sinan babasının başladığı kuyu kazma işini devam ettirmektedir. Muhtemelen Sinan’ın insanlarla ilişkisi de değişecektir.

Bütün bu benzerlikler elbette tesadüf. Birbirinden bu kadar farklı filmlerle hemen hemen aynı temayı anlatmanın mümkün oluşu bence muhteşem bir şey. Bence iki film de çok iyi. Ve de birbirinden tamamen farklı ve benzer!

Bütün Çocuklar Bizim Derneği de çok iyi. Çocuklarla iş yapmak müthiş zevkli. Siz de katılın bir şekilde, çorbada tuzunuz olsun. Bu yazı dernek sayesinde yazıldı. Yoksa vasat “Ant-man ve Wasp” üzerine ne yazacağım diye kara kara düşünecektim. Ya da tatlı ama boş Fransız filmi “Hayat Okulu” hakkında yazacaktım. Böylesi daha iyi oldu.

İlişki Durumu: Açık İlişki

TARİH:  22 Nisan 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ben çiftlerin başkalarıyla ilişkiye girip, bu durumu eşleriyle paylaşıp, yine de çift olarak ilişkiyi sürdürebildiklerini ne hayatta ne de sanatta gördüğümü sanıyorum. Belki sanatta istisnası vardı ama hatırlamıyorum. “İlişki Durumu: Açık İlişki” bu temada başka bir örnek.

Anna (Rebeca Hall) ve Will ciddi bir ilişki içindeler. Henüz evlilik teklifi yapılmamış da olsa, eli kulağında. Tam o sırada, bir gey arkadaşları, hayatta daha fazla deneyim edinmeleri gerektiğini söyler. Yoksa gözleri arkada kalacaktır. Bu sözler Anna ve Will’de bir karşılık bulur. Ve çift farklı deneyimler yaşamaya karar verirler. Ama Anna yine de ilişkinin “kapalı” olduğunu, başkalarıyla yaşanacak olanların sınırlı nitelikte kalacağını belirtir. Tabii planlanan ile yaşanan arasında fark olacaktır.
Film daha çok kadın karakterin yolculuğunu anlatıyor. Onun evcilik oynayan bir kadından, cinselliğine sahip çıkan özgür bir kadına evrilişi hikâye ediliyor. Erkek karakter kadına göre daha sığ ve daha çocuksu. Yaşadıklarından sonra değişip değişmediğini çok anlayamıyoruz.

Rebeca Hall, Anna rolünde hem kırılgan, hem de güçlü; hem nahif, hem de seksi olabiliyor. Will’in hayatına giren kadın rolünü oynayan Gina Gershon da modern ve vamp kadında çok iyi. Filmin erkek karakterlerinin zayıflığı oyuncuları da etkilemiş. Akılda kalmıyorlar. Eli yüzü düzgün ve rahat izlenen bir film istiyorsanız…

Hayvanla insan arasında

TARİH:  18 Ağustos 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yorghos Lanthimos 2009’da yaptığı ikinci filmi Köpek Dişi ile ünlendi. Bu filmiyle Cannes‘ın yan bölümü Belirli Bir Bakış’ta en iyi film ödülünü kazandı. Köpek Dişi, yabancı dildeki film dalında Oscar’a aday da gösterildi. Lanthimos, o gün bugündür her yaptığı filmiyle ilgi çekiyor.

Lanthimos bir söyleşisinde düz bir film yapmak bildiğim bir şey değil diyor. Lanthimos’un işi büyük kavramlarla, bir karakter yaratmak, düz bir öykü anlatmak onun işi değil. Doğalcı bir oyun anlayışından da giderek uzaklaştı son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü filmiyle. Kahramanları bireyler değil; sınıflarının, zümrelerinin ya da toplumsal konumlarının temsilcileri. O kadar ki, Köpek Dişi’ndeki karakterlerin biri dışında adı yok. Adı olan kişi de başrolde değil. Lanthimos, bazen benzetildiği Haneke gibi bize kötülüğü göstermekle görevlendirmiş gibi kendisini.

Köpek Dişi, son derece tuhaf, herhangi bir yakınlık kurmanın neredeyse imkânsız olduğu bir aileyi anlatıyor. Baba ya üst düzey yönetici ya da kapitalist. İkisi kız, biri erkek üç yetişkin çocuk ve anne büyük bir evde yaşıyorlar. Evden tek dışarı çıkan kişi baba. Çocuklar bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülen toplumdan soyutlanmışlar, o kadar ki dışarda bir hayat olduğundan bile habersizler. Televizyonda sadece ailenin kendi anı videoları izleniyor. Telefon sadece annenin kontrolündeki gizli bir dolapta saklı duruyor. Gökyüzünden geçen uçaklar, uzakta ne kadar küçük görünüyorlarsa o boyutta sanılıyor çocuklarca. Arada sırada bahçeye düşmüş (aslında kasten babanın bıraktığı) bir uçak modeli bulduklarında onu gerçek uçak sanıyorlar. Ev yüksek duvarlarla çevrili. Dışarı çıkmak tehlikeli ve yasak ve sadece baba, o da arabayla çıkabiliyor. Çocuklara, ancak köpek dişleriniz düştüğünde dışarının tehlikeleriyle başa çıkabilecek hale geleceksiniz ve çıkabileceksiniz denmiş. Köpek dişinin düşmesi, sanki hayvanilikten çıkmayı temsil ediyor. Ama çocukların insanlaşması, bireyleşmesi ancak toplumsallaşmalarıyla mümkün. Zaten köpek dişi de 20 yaş dişi gibi düşen bir diş değil. Dolayısıyla çocuklar hep biraz hayvani, hep bireyleşememiş tuhaf yabaniler olarak kalacaklar gibi.

Bu ev bahçesini bir tür cennet modeli olarak görmek de mümkün. Çocuklar da Adem ve Havva modelleri. Nasıl yılan bilgelik meyvesinden sunduysa Havva’ya, çocuklara bilginin meyvesini tattıracak biri lazım bu korkunç cenneti bozmaya. Filmin adı olan tek karakteri Christina, babanın fabrikasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Onun aracılığıyla çocuklar, yasak zevklere (Hollywood filmlerine) ulaşıyor. Ama Christina’nın eve asıl getiriliş nedeni, delikanlının cinsel tatminini daha doğrusu boşalmasını sağlamak. Ama dinsel metinlerde olduğu gibi bu cinsel eylem değil dönüştürücü olan. Toplumsal bir ürünle, bir sanat eseriyle tanışmak dönüştürüyor.

Köpek Dişi’nin Lacancı yorumları yapılmış. Üzerinde konuşulmaya çağıran bir film. Ustalıkla yapıldığı su götürmez. Bir filmin bende merak uyandırması, bana sorular sordurtması için gereken şeyleri Lanthimos filmlerinde bulamıyorum fakat. O şeyleri, karakterlere bir düzeyde ilgi duymak, onları anlamak istemek gibi tanımlayabilirim. Ya da filmin atmosferinde beni büyüleyen, tanımlayamadığım bir şeyler vardır, filmin imgeleri peşimi bırakmazlar. Lanthimos filmlerinde böyle şeyler bulamadım şu ana kadar. Soğuk, uzak, entelektüel egzersizler gibi geldiler bana. Perdede olan ilgimi çekmiyor, estetik haz vermiyor, ne söyleyeceksen söyle be adam diyesim geliyor.

Bu film, bize burjuva ailenin sağlıklı bir toplumsallaşma önünde engel olduğuna dair bir şeyler söylüyor. E, doğrudur, aile toplumsal bir üründür ama içinden çıkamazsanız toplumsallaşamazsınız, bireyleşemezsiniz. Ensest bunun için tabudur, yasaktır, gençler ailenin dışına çıksınlar diye. Kural koyucu baba, çocukların dışarıya çıkmasını engellediğinde, ya da dışarının içeriye gelmesine engel koyduğunda enseste de kapı açılıyor Köpek Dişi’nde. Fakat yönetmenin derdi her neyse, dediğim gibi bu filmden yola çıkarak tartışma arzusu duyamıyorum. Ya da Y.L’nin herhangi bir filmi bende tartışma arzusu uyandırmıyor. Bitse de gitsem arzusu uyandırıyor. Amaç rahatsız etmekse, başarıyor. Ama amaç sadece bu olmasa gerek.

Uğur Böceği: Bir büyüme hikâyesi

TARİH:  3 Mart 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Greta Gerwig’i ilk olarak Noah Baumbach’ın Greenberg’inde gördüğümde anında etkisi altına girmiştim. Bu oyuncuda özel bir şeyler vardı. Çok geçmeden Gerwig, Baumbach’ın “Frances Ha”sı ile ödüller aldı ve ünlendi. Gerwig sadece oyuncu da değildi. Senaryo da yazıyordu ve bir filmde de ortak yönetmenlik yapmıştı. Uğur Böceği, Gerwig’in tek başına yazıp, yönettiği ilk film. Çok da iyi bir film. Evet, ne anlattığı hikaye ne de anlatım biçimi çok yenilikçi, çok özel değil ama Gerwig hiçbir yanlış adım atmıyor. Film başından sonuna, insancıllığını, samimiyetini ve komik-dokunaklı üslubunu yitirmiyor.

Filme adını veren Christine’i, yani kendi kendine verdiği isimle, Lady Bird’ü Saoirse Ronan canlandırıyor. İngilizcede uğur böceğinin karşılığı olan sözcük “ladybug”. Lady Bird bu sözcüğe gönderme yapsa da aynı değil. Bayan Kuş gibi bir anlamı var. Keşke bir sürü filmde olduğu gibi filmin adı aynı bırakılsaymış, çünkü Lady Bird sonuçte bir özel isim.

Film, 17 yaşındaki Lady Bird’ün ilk aşklarını, ilk sevişmesini, ilk hayal kırıklıklarını ve nihayetinde üniversiteye adım atmasına kadar giden süreci anlatıyor. Ama filmin asıl ekseni Lady Bird’ün annesiyle çatışması üzerine kurulu. Lady Bird, kıt kanaat geçinen bir ailenin kızı. Anne bir hastanede psikolog, baba işsiz ve depresyonda. Evlatlık olduğunu sandığım erkek kardeşi ve onun sevgilisiyle ilişkileri iyi değil Lady’nin. Sacramento adlı küçük kentindeki yaşamından memnun değil, “entelektüel” New York’ta okumak istiyor Lady’miz. Korumacı annesi ise, kızını güvende olsun diye devlet lisesine değil, paraya kıyıp, rahip ve rahibelerin denetimindeki özel bir Katolik okuluna göndermiş! New York, anne için son derece korkutucu bir yer, üstelik de çok pahalı. Dolayısıyla kızının Sacramento’da ya da yakında bir üniversitede okumasını istiyor. Annenin kızından beklentileriyle, kızın hayattan beklentileri arasındaki çelişki filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Lady Bird sağa sola yalpalayarak, kimi zaman özentilikler yaparak, kendi yolunu bulmaya çalışıyor.

Hem Saoirse Ronan hem de annede Laurie Metcalf çok iyiler. Ben yan rollerdeki Beanie Feldstein, Timothée Chalamet, Tracy Letts, Lucas Hedges (Manchester by the Sea’den tanıyoruz) ve Odeya Rush’ı da çok beğendim. Kısacası herkes çok iyi oynamış, oynatılmış. Filmin Oscar’larda ulaşabileceği her ödülü almasını dilerim.

Ahlat Ağacı: Baba, oğul ve kutsal isyan

TARİH:  2 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuri Bilge Ceylan hiçbir zaman açıkça politik bir yönetmen olmadı ama her zaman asi biri oldu. Hatta sinemaya başlamasında Londra’da yaşanan isyanların yarattığı ortamdan yararlanıp, yağmaladığı filmlerin de rolü olmuştu. Camı, çerçevesi indirilen bir kamera dükkanından nasıl film çaldığını anlattığını okumuştum (Sight&Sound, Guardian vs.). Ama 1981’de Brixton’daki isyanın politik yanıyla ilgili değildi, sadece isyanla uyumluydu genç Ceylan. Sonradan bu filmlerle çektiği fotoğraflar, Kasaba’nın yapımına giden yolu döşeyecekti. Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan (Aydın Doğu Demirkol) kasabası hakkındaki ilk romanını, babasının köpeğini gizlice satarak finanse edecekti. Çalıntı parayla yani. Tıpkı, ilk filminde kasabasını anlatan Nuri Bilge Ceylan’ın çalıntı filmlerden yararlandığı gibi gibi.

Nuri Bilge, sinemaya da dışardan girdi. Daha önce hiçbir film setinde çalışmamış, hiçbir yönetmenin yardımcılığını yapmamıştı. Mümkün olsa Kasaba’yı de tek başına çekecekti, ama birilerinin netlik ayarını filan yapması gerekiyordu. Ahlat ağaçları gibi yalnız, şekilsizdi belki ama lezzetli meyveleri vardı.

Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan, her şeyle uyumsuzluk içinde biri. İnsanları sevmediğini açıkça ilan ediyor, hele o “cıvık cıvık duygusallık” yayan kadınları. Babasını sevmiyor, baba figürlerinin alayına isyan ediyor, başta kendisi gibi edebiyatçı olanlara. Sinan, üniversiteyi yeni bitirmiş bir öğretmen adayı. Ama iş bulması hiç kolay değil. Binlerce öğretmen açıkta bekliyor, çoğu polis olup, asileri dövüyor, Gezi ayaklanmasındaki polisler gibi. Sinan için ha öğretmenlik ha polislik çok da fark etmiyor, sonuçta hepsi hayatını harcamanın bir yolu. Hepsi karanlık, hepsi anlamsız. Kendisi asi ama politik asilere de yakınlık duymuyor. Gezi isyancılarının dövülmesine duyarsız kalıyor. Sevilecek biri değil Sinan.

Sinan’ın hiç sevmediği babası İdris (Murat Cemcir) için her şey denilebilir ama duyarsız denilemez. Evet, kumarda bir sürü borç yapıp ailesini rezil etmiş ama bunları umursamadığını söyleyemeyiz. Hatta İdris, bir kurbağayı kurtarmak için işini gücünü bırkabilen ve bu nedenle babasıyla ters düşebilen biri. O da bir asi. Sinan’ın tabiriyle hayatı boyunca “hayatın saçmalıklarına baş kaldırmış” biri. Sinan’ın annesi Asuman (Bennu Yıldırımlar)da kendince bir asi. Kendisini vermek istedikleri adama varmamış, yakışıklı, idealist ve romantik İdris’e kaçmış 16 yaşında. Çünkü İdris gibi doğadan söz eden yokmuş! Ve hiç de pişman olmamış. İsyan, Sinan’ın aile geleneği.

Sinan bir atom bombasıyla yok edilmesini dilediği kasabası Çan’daki hayata ve muktedirlere isyan ederken, Nuri Bilge Ceylan da artık sinemanın muktedirleri arasına giren kendisine ve NBC sinemasına ve onu NBC yapan Cannes geleneklerine isyan etmeyi sürdürüyor. (Ama isyan her zaman sürekliliği de içinde taşır. En azından isyan sürekliliğini.) Pek az diyalog içeren NBC sinemasından, Kış Uykusu ve Ahlat Ağacı’nın geveze kahramanlarına giden yolda çok şey değişti. Cannes’nın yöneticilerini çıldırtan uzunluktaki bu filmler, festivalde en kötü gösterim saatlerine ve en kötü günlere konmuş duyduğumuza göre. Zaten daha baştan Ceylan’a filmlerini kısaltması yönünde baskı yapmaya çalışmış Cannes yöneticileri. Yanlış adama çatmışlar.

Ahlat Ağacı bir sürü süreklilik içermesine karşın ciddi kopuşlar da içeriyor Ceylan sinemasında. Her şeyden önce sanırım ilk defa bu filmde değişen, ekşi tutumunu yitiren, başkaları için fedakarca bir iş yapmaya koyulan, kısacası duygularını bastırmayan, cıvık cıvık duygusal olmaktan kaçmayıp ağlayan, başkalarını sevme iznini kendisine bağışlayan bir kahraman var: Sinan. Sinan bütün sevimsizliğine rağmen, diğer Ceylan filmlerindeki kahramanlar gibi ekşiliğini sürdürmüyor filmin sonunda. Artık illallah dediğimiz, insanın kötülüğü (haseti, kıskançlığı, bencilliği vs.) temasının sona yaklaştığını müjdeliyor Ahlat Ağacı. Sinan, filmde bir sahnede kendisine soruyor zaten “insan sevmeyen biri nasıl edebiyatçı olur?” diye. Onu bilmeyiz ama Cannes’da baştacı edilen bir sinemacı olur insansevmezler, daha doğrusu insanın kötülüğünü anlatan filmler ödüllere boğulur(yönetmenler belki seviyorlardır). Bir bakın Haneke’nin, Zvyagintsev’in, Lanthimos’un, Ceylan’ın filmlerine… Ama Ceylan bunu da reddetmeye başlamış gibi görünüyor.

Ceylan ilk defa Ahlat Ağacı’nda, sadece arzu nesnesi olmayan, arzulayan özne de olan; sadece dolap çevirmeyen, çevrilen dolapların içinde ezilen bir kadın karakterine yer veriyor. Hatice (Hazar Ergüçlü) sadece bir sahnede var ama o sahne filmin en etkileyici ve tek erotik sahnesi. Biçimle özün mükemmel bir uyuma eriştiği an! Ne yazık ki Sinan bu anı arkadaşıyla yaptığı sidik yarışına malzeme edecek cinsten bir dangalak. Oysa Hatice’nin arzusuna karşılık verebilse, belki çok daha önce duygusal anlamda özgürleşme yolunda adım atmaya başlayacak. Ama yapamıyor ve Hatice’nin şiddetli tepkisiyle karşı karşıya kalıyor. Hatice kim? Sinan’ın lise arkadaşı, arkadaşı Rıza’nın eski sevgilisi, zengin biriyle evlenmek üzere olan, bunu kendi istiyormuş gibi yapan ama açıkça mutsuz, şehvetli, şalvarlı ve başörtülü bir genç kadın. Ve lisedeki bütün erkeklerin fantezi nesnesi. Ceylan’lardan (Ebru ve Nuri Bilge) Allah’ın izniyle Hatice’yi istiyorum, bir sonraki filmin kahramanı olarak. Lütfen! Ceylan sinemasının kadın açılımını yapmasının zamanı gelmiş.

Eski Ceylan’dan bu kopuşlar, devamlılığı gizlemiyor fakat. Hatta o kadar ki Uzak’taki bir cümlenin neredeyse aynısını duyuyoruz. Uzak’ta Yusuf’un söylediği “hep siz mi gezeceksiniz, biraz da biz gezelim!” lafını bu kez Hatice söylüyor. Filmin kahramanının köstekli saatini çalmakla suçladığı Yusuf’un yerini bu kez baba İdris alıyor. Sinan babasının kendi parasını çaldığını ima ediyor.

Ahlat Ağacı, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ını da hatırlatıyor. Bu romanda usta ile çırağı bir kuyu kazıyorlardı (ayrıntısı aklımda değil) ve kitap Ödipal karmaşayı, baba ve oğul katli temalarını tartışıyordu. Nobel ödülünün de anıldığı (Zeki Demirkubuz’a selam) Ahlat Ağacı’nda da baba-oğul bir kuyu kazıyorlar. Sinan’ın babasını kendini asmış bir şekilde hayal etmesi onun Ödipal karmaşasına da işaret ediyor gibi. Babanın ölümünü arzulaması, fantazisinde bu eşkilde ortaya çıkıyor gibi… Annesine “neden bu adamla evlendin?” diye hesap soran Sinan, belli ki asıl koca adayı olarak kendisini annesine layık görüyor.
Ahlat Ağacı’nın politik olduğu söyleniyor. Her film politiktir, o başka ama Ahlat Ağacı doğrudan politik bir şey söylemiyor bence. Daha önce insan doğasını suçlayan isyanın, ilk kez açıkça insana empati duymaya başlamasını ve karanlık kahramanındaki kapalı damarları açmasıyla film bir eşikte duruyor. Buradan politikliğe de gidebilir Ceylan sineması, gitmeyebilir de.

Ahlat Ağacı epissotik yapıda bir film. Kimi epizotlar çıkarılsa da film ayakta durur, yeni kimi epizotlar eklense de… Bu açıdan dramatik yapısına belki Brechtyen anlamda epik diyebiliriz. Teknik açıdan kusurlara en çok izin verilmiş, kusurlu olması çok da dert edinilmemiş filmi de diyebiliriz yönetmenin. Diyalogların kitabiliği bazen batıyor. Cemcir ile Demirkol’un arasında baba-oğuldan çok iki kardeşe yakışan bir yaş farkı oluşunu da uzun süre yadırgadım. Kahramanların farklı aksanlarda konuşması da yine dert edilmemiş öğelerinden biri filmin. Kimi İstanbul, kimi Ege, kimi Ankara aksanında konuşuyor kahramanların. Biçimsel kaygıların azalması bir açıdan iyi belki ama öz/içerik her zaman çok da etkili olmuyor filmde. Dediğim gibi, Haticeli sahne, filmin mükemmeli yakaladığı an. Sırf bu sahne için bile filme gidilir. Hatta belki bir daha da gidilir. Bir Ceylan filmi bir Ceylan filmidir, en kusurlusu bile bütün bir yıl göreceğiniz filmlerin yüzde doksanından iyidir.

Ayin: Miras alınan delilik

TARİH:  9 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ayin, finalini biraz daha muğlak bıraksa ya da ne bileyim biterken seyircisine Rosemarie’nin Bebeği’ndeki huzursuzluğu yaşatsa bir başyapıt olacakmış. Bu haliyle de çok iyi bir film. İyi oynanmış, iyi çerçevelenmiş, iyi kurgulanmış, kısacası her haliyle iyi bir sinema örneğiyle karşı karşıyayız. “Ayin”, David Lynchvari bir film de olabilirmiş. Kayıp Otoban ya da Mulholland Drive benzeri akıl hastalığının merkezine bir yolculuk tadında giden film, başından beri ima ettiği doğaüstü olaylarla sonlanıyor. Doğaüstünü doğal olanın metaforu okumak her zaman mümkün tabii ki.

Bir yakının ölümü insanın hayatla verdiği en büyük sınavlardan birine dönüşebilir. Ölümle birlikte gelen suçluluk duygusu, ölümün kavranamaması, “ölenle ölmek”, yastan çıkamamak ya da yasa hiç girememek insanın ruh sağlığını derinden etkileyebilir. Bir de üstüne üstlük, bir yakının ölümünü başka bir yakının ölümünün izlemesi yani kişinin bir travmanın etkisinden çıkmadan yeni bir travmanın etkisine girmesi gibi durumlar deliliğe giden kapıları açabilir. Delilik de bir anlamda gerçekle bağı iyice yitirmek, bir anlamda doğaüstü bir hayal dünyasında yaşamak gibi bir şey değil mi?

Ayin’in kahramanı Annie (Toni Collette) iki çocuklu bir ailenin annesi. Annie, kendi annesini kaybedeli daha birkaç gün olmuş. Annie’nin annesi çoklu kişilik bozukluğuna sahipmiş, intihar eden erkek kardeşi ise şizofrenmiş. Annie’nin kendi ruh sağlığına dair kuşkuları olması beklenir doğal olarak. Anne kaybı ise, ruh sağlığını en sarsan şeylerden biri. Annie’nin kocası Steve (Gabriel Byrne) sakin ve pasif biri. Büyük kardeş olan oğul Peter ise tabiri caizse kafa bir dünya gezmekten hoşlanıyor. Ölen anneannenin en sevdiği torunu olan henüz ergenliğe girmiş olan Charlie ise asosyal bir kız.

Annie’nin çocuklarıyla, özellikle oğlu Peter’la arası iyi değil. Peter bir gece uyandığında annesinin üzerlerine tiner dökmüş ve kibriti çakmak üzere olduğunu görmüş. Annesi, suçu uyurgezerliğine yüklemek istede de, bir oğlun kolay kolay böyle bir travmanın altından kalkması beklenemez. Peter, boşuna ot içmiyor.

Ve sonra Peter bir partiye gider. Annesi Charlie’yi de yanında götürmesini ister. Charlie’nin partide alerjik şoka girmesi, bütün herşeyi değiştirecek bir süreci başlatacaktır. Korku filmlerinde bir yerde durmak lazım, çünkü filmi seyretmeden okuyanlar için filmin tadını kaçırmamalı.

Toni Collette’in büyük hatları olan bir yüzü var. Bu yüz çok güzel olabildiği gibi, hayvani bir şekle de bürünebiliyor. Toni Collette’in , yüzünün aldığı şekilleri izlemek bile filmi seyretmek için yeterli neden olabilir. Collette bir oyunculuk gösterisi sunuyor resmen.

Ayin, yönetmen Ari Aster’in ilk filmiymiş. Doğrusu Aster çok usta işi bir film yapmış. Her sene bir ya da birkaç korku filmi büyük sükse yapıyor. Bugüne kadar içlerinde beni en çok etkileyeni “Ayin” oldu. Buna meşhur “Get Out” da dahil.

Deadpool 2: Çocuklar öldürülmesin!

TARİH:  19 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Deadpool 2 bir yandan duygusal bir film; bayağı ciddi mesajları var. Bir yandan da hiçbir şeyi ciddiye almayan, sürekli seyirciye göz kırpan, sinema kahramanlarına atıflarda bulunan bir filmmiş gibi de duruyor. Filmin ciddi mesajlarından birincisi için “bir çocuğu asla öldürmemelisin” diyebiliriz. Uğur Vardan’ın hatırlattığı üzere Kaplanoğlu’nun son filmi “Buğday”da filmin ermiş karakteri bir çocuğu boğarak öldürüyordu ve bu iyi bir şeydi. Deadpool 2’nin mesajını alması gereken sinemacılarımız var yani. İkinci mesajın ise “öldürme eyleminin bir kere işlenirse kişiyi geri dönülmez bir yola sokabilecek olması” denilebilir. Bir insan öldüren kişinin ruhunda bir şeyler eksilir ve iyi bir insan olma şansını kaçırır, der gibi film. Ama tabii bu bir süper kahraman filmi, ve bizzat filmin kahramanları çekirdek çitler gibi adam öldürüyorlar. Verdiği mesajları da, kendi üslubunu da yanlışlayan bir film Deadpool 2.


Filmin esprilerini takip edebilmek için, Avenger ve X-Men gibi dizileri iyi bilmek gerekiyor. Bu dünyalarda tecrübeliyseniz, Deadpool 2’den daha fazla zevk alırsınız. Filmin bir diğer özelliğinin de kimlik politikaları diyebileceğimiz cinsel kimlik, ırk, etnisite gibi konuları çok ciddiye almaması, bu konularla sürekli dalga geçmesi diyebiliriz. Siyaseten yanlış esprilerin, siyaseten yanlış olduğu, filmin kendisi tarafından dile getirildiği için filme saldırmak da kolay değil. Öte yandan bu filmin yazarlarının belki de Marx ve Marksizme saygısı olma ihtimali de var. Filmin bir sahnesinde arka planda Karl Marx’in portresi bulunuyor. Film, kimlik politikalarını boşverin, sınıf politikasını hatırlayın diyor olabilir mi acaba? Yok, fazla abarttık. Yine de bu film 1970’ler-80’ler Türkiye’sinde yasaklanırdı. Marx’ın resmiyle komünizm propagandası yapıldığına hükmederdi sansür kurulları.

Deadpool 2, sanırım birincisini sevenleri hayal kırıklığına uğratmaz. Benim gibi birincisine burun kıvıranlar içinse bir ilerleme denilebilir.

Phantom Thread

TARİH:  12 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yılların en popüler masalı bana öyle geliyor ki ‘Güzel ve Canavar.’ Masal Türkçeleştirilirken bizde nedense canavar yerine çirkin sözcüğü seçilmiş. Oysa güzel kızın, ‘büyüsünü’ bozup, insanlaştırdığı yaratık, çirkin bir adam değildir.

Çirkinden öte bir şeydir, acımasız, yarı aslan yarı insan bir varlıktır. Lanetlenmiştir ve bu laneti ancak bir kadının gerçek aşkı, sevgisi bozabilir. Hasta çocuğuna bakan bir annenin sevgisi gibi. Masalda, Güzel zamanında Canavar’ın yanına gitmeyerek onun hastalanmasına neden olur. Ama Güzel, son anda yetişir, hasta çocuğuna bakan bir anne gibi gözyaşı döker ve Canavar’ı kurtarır. Canavarı lanetleyen büyü bozulur ve bir prense dönüşür. Onlar erer muratlarına biz çıkarız kerevetine.

Buna benzer bir hikâyeyi ‘Grinin Elli Tonu’ anlattıydı bize. Canavar zengin bir işadamıydı bu kez. Suyun Sesi’nde ise, hayvan ya da canavar insanlaşmıyordu, insan hayvanlaşıyordu ve sevgililer yine muratlarına eriyordu.

Bir de tabii başrolünde Emma Watson’ın oynadığı, doğrudan masalın bir uyarlaması olan Güzel ve Çirkin var. Bunların hepsi son birkaç yılın ürünü.

Bundan sonra yazacaklarım spoiler olabilir, uyarıyorum.

Phantom Thread’in öyküsünün de, Güzel ve Canavar masalının bir versiyonu olduğu söylenebilir. Akla Pygmalion efsanesi de geliyor ama Güzel ve Çirkin, Phantom Thread’e daha çok uyuyor. Phantom Thread’in ‘Güzel’ine de, ‘Canavar’ı hazırladığı ‘iksirle’ önce hasta edip, sonra aşkıyla/sevgisiyle iyileştirmek düşüyor.

1950’ler Londra’sındayız. Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis), asillerin terzisi olarak bir kadın ordusu çalıştırıyor yanında. Kontesler gidiyor, baronesler geliyor Woodcock’ın ‘ev’ine. Henüz yüksek moda bugünkü gibi sanayileşmemiş, el işi hâlâ işin temelini oluşturuyor. Woodcock’ın baş yardımcısı kızkardeşi Cyril (Lesley Manville). Filmin başlarında Reynolds kardeşine hep benim “falancam” (my so-and-so) diye hitap ediyor nedense, sonra adıyla hitap etmeye başlıyor. Evde, bir ara özel bir yeri olduğunu anladığımız ama artık Reynolds’un hiçbir şekilde radarına girmeyen Johanna adlı, genç ve güzel bir kadın daha var. Johanna’nın, Reynolds’ın sürekli değişen gözdelerinden biri olduğunu anlıyoruz. Ve artık Johanna’yı da göndermenin zamanı gelmiş. Cyril, kızı gönderirken, Reynolds da kafa dinlemeye taşrada bir otele gidiyor. Burada, sarsakça içeri girişiyle dikkatini çeken garson kız Alma (Vicky Krieps) dikkatini çekiyor Reynolds’ın. Ve flört başlıyor ikili arasında. Alma’nın yabancı, muhtemelen Alman aksanı dışında bir özelliğini bilmiyoruz. Bir de annesinin öldüğünü. Alma muhtemelen İkinci Dünya Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş, ardından İngiltere’ye göç etmiş yoksul ve yalnız bir kadın. Ama Alma, hiç ezik, hiç güçsüz bir kadın değil. Reynolds, birkaç kişiyi doyuracak kadar çok şey sipariş ettiğinde, ona “aç çocuk” diye hitap edebilecek kadar cesur daha en baştan. Oysa ki aralarında hem yaş, hem statü, hem de sınıf farkı var. Alma kolay lokma değil. Reynolds’a ilk söylediği sözlerden biri “bana karşı hep dikkatli ol” şeklindeki bir uyarı. Alma, Johanna gibi kullanılıp atılacak geçici gözdelerden biri olmadığını en baştan gösteriyor. Alma, Reynolds’ın kendine çok güvenli görünümünün altındaki zayıflığı, o ‘persona’nın ardında saklanan küçük çocuğu daha ilk anda görüyor. Alma, nasıl bu kadar güçlü olabilmiş? Belki zamanın koşulları ona başka çare bırakmadığından… Herkesi, memleketini kaybeden ve yine de ayakta durabilmek için güçlü olmak zorunda olan bir mülteci o, muhtemelen. Oyuncu Vicky Krieps, Alma’yı böyle tasarlamış; senaryoda olmayanları hayal etmiş.

Birlikte geçirdikleri ilk gecede Reynolds, Alma’yı onla seks yapmak için değil, yeniden giydirmek için soyuyor. Onun nasıl bir canlı model olacağını anlamaya çalışıyor, kırıcı olmayı hiç umursamadan. “Memelerin yokmuş”, diyebiliyor Alma’yı utandırarak. Oysa Alma’nın küçük memeleri, Reynolds’a daha geniş olanaklar tanıyor, dikeceği elbiselerde. Onları büyük göstermek mesele değil, ama büyük olanı küçültmek daha zor.

Reynolds’ın hayatında iki önemli kadın var. Birisi annesi, daha doğrusu onun hayaleti. Çoktan ölmüş annesinin yukardan kendisini gözlediğini ve koruyup, kolladığını düşünüyor Reynolds. Onun saçını ve resmini ceketinin astarına dikmiş, kalbinin üstünde taşıyor her an. Bir tür Psycho da diyebiliriz Reynolds’a. Annesinden kopamamış bir çocuk o. Diğer önemli kadın ise kardeşi Cyril. Ne Cyril ne de Reynolds hiç evlenmemişler. Reynolds annesini, Cyril ise Reynolds’ı hiç aldatmamış bu anlamda. Diğer herkes geçici. Ama Alma’nın geçmeye niyeti yok. Kalabilmek için ise Reynolds’ın annesiyle rekabet edebilmesi gerektiğini erkenden fark ediyor. Reynolds’ın, sevmeye ve sevilmeye açık olduğu tek anın, gardının hastalık ya da yorgunluk nedeniyle düştüğü anlar olduğunu fark ediyor Alma. Reynolds’ın özenle sakladığı ana kuzusu o anlarda sahne alıyor. Alma da stratejisini, o çocuğun muhtaç olduğu anne rolünü oynayarak doldurabileceğini görüyor. Reynolds’ı başka kadınlarla gerçek bir yakınlaşmadan alıkoyan lanetin, annesinin hayaleti olduğunu fark ediyor ve hayaleti kendi vücudunda ete kemiğe büründürerek yeniyor. Lanetin büyüsünü bozuyor. Bütün bu yazdıklarım çok mekanik ya da çok Freudyen görülebilir. Yönetmen P.T. Anderson ile Lewis ve Krieps bu iktidar mücadelesi gibi görünen şeyi insanileştirebiliyorlar; sevmeye ve sevilmeye, korunup, kollanmaya ihtiyacı olan iki insanın bunu yapabilecekleri tek davranış biçimini bulmalarının, birlikte yaşamayı başarmalarının hikâyesi haline getiriyorlar. Yani herşeye rağmen romantik bir film Phantom Thread.

Filmin adı ‘hayalet iplik’ gibi bir anlama geliyor. Bu Reynolds’ın içinde sırlar sakladığı kumaşla astarı arasındaki görünmeyen dikişleri işaret ediyor olabilir. ‘Hayalet izlek’ gibi bir çeviri de mümkün. Bu da Reynolds’ın annesinin hayaletinden Alma’ya uzanan izleğe işaret ediyor olabilir. Ya da görünen Reynolds ile asıl Reynolds arasındaki farka işaret edebilir. Görünen mi hayalet, saklanan mı? Bonnie Prince Billy ‘Wolf among Wolves’ adlı şarkısında “She loves a soul/ That i’ve never been/ A dog among dogs/ A man among men/ And every day/ When i come home to her/ She holds a phantom/ She kisses and she hugs him/ And I am not/ Averse to how she loves him/ Why must I live and walk unloved as what I am” diyor. Kısaca: “O, hayalinde yarattığı bir hayaleti seviyor. Onun öpüp kokladığı kişi ben değilim. Ben itin tekiyim ve neysem o olarak sevilmek istiyorum” diyor şarkıcı/oyuncu Bonnie Prince Billy yani Will Oldham. Tesadüf Oldham, son olarak bir ‘Bir Hayalet Hikâyesi’ adlı filmde oynadı.

Alma ise ‘it görünümlü hayaletin’ arkasındaki insanı görüyor ve onu seviyor. Hayalet belki de böyle bir anlama geliyor. Film, Anderson’ın kariyerindeki sert ve acımasız erkekleri anlattığı ‘Kan Dökülecek’ ve ‘The Master’la akraba ama onlardan çok daha yumuşak bir film. Daniel Day-Lewis’in son filmi, Vicky Krieps’in ise ilk ‘büyük’ filmi. Krieps’i 2014’te Montreal Film Festivali’nde ‘Das Zimmermaedchen Lynn’ (Oda Hizmetçisi Lynn) filmiyle ödüllendiren jürinin başkanıydım. Anderson, bu filmi seyrettikten sonra Krieps’i oynatmaya karar vermiş. Saçma ama ben de kendime pay biçiyorum, bir yeteneği önceden görebilmiş olmakla. Ben filmi sevdim, umarım siz de seversiniz.

Türkiye Almanya Film Festivali’nin kurucusu Adil Kaya: Festival bir şenliktir

TARİH:  10 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nürnberg’de bu yıl 23.’sü düzenlenen Türkiye Almanya Film Festivali dün akşam düzenlene bir törenle başladı. Törende, Halil Ergün ve Alman yönetmen Volker Schlöndorff’a 23. Türkiye Almanya Film Festivali’nin onur ödülü Ercan Kesal tarafından takdim edildi. Festivalde Ercan Kesal’ın Fındıktan Sonra adlı belgesel filminin dünya prömiyeri de yapılacak. Uzun metraj film yarışmasının jüri başkanlığını FIPRESCI Genel Sekreteri Klaus Eder yapıyor. Diğer jüri üyeleri arasında Türkiye’den Mahmut Fazıl Coşkun ve Tuba Ünsal var. Kısa metraj film yarışmasının jüri başkanı ise Özcan Alper. Uzun metraj yarışmasında Türkiye’den Paranın Kokusu (Ahmet Boyacıoğlu), Zor bir Karar (Ender Özkahraman), İşe Yarar Bir Şey (Pelin Esmer), Rüya (Derviş Zaim) ve Yol Ayrımı (Yavuz Turgul) bulunuyor. Alman filmleri arasında Christian Petzold’un Berlin’de bu yıl Altın Ayı için yarışan filmi Transit dikkat çekiyor.

Festival kurucusu ve yöneticisi Adil Kaya ile bir röportaj yaptık.

»İki ülkenin filmlerini bir festivalde buluşturma fikri nasıl çıktı. Başka ülkelerde düzenlenen Türk filmleri festivallerini çok duyuyorum ama böyle ikili bir festival başka yok sanırım…
Evet, başka bir örnegi yok. Türkiye dışında sivil toplum örgütlerinin organize ettiği Türk filmleri festivalleri var. Toplumlar arası iletişimde, Türkiye kültürünün çağdaş bir formatta tanıtılmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. Bir kere ayakları yere basıyor, toplumun isteğine cevap veriyorlar. Strassburg‘daki ya da Münih’teki sinema günleri bunların en köklüleri ve saygın festivaller. ABD’de Boston’daki etkinlik de gittikçe gelişiyor ve yerleşiyor. Londra da öyle.
Almanlar konulu festival diyor bizimki gibi festivallere, örneğin insan hakları film festivali ya da müzik filmleri festivali gibi. Bizim film festivalimiz 700-800 sinema etkinliği arasinda ilk ona giriyor. Ilk sirada açık farkla Berlinale var. Tabii bir de etkinliklerin hepsi klasik anlamda film festivali sayılmaz. Biz jürileriyle, yarışmalarıyla, sanatçı söyleşileriyle gerçek bir film festivali düzenliyoruz.

»Siz festivali belediye ile işbirliği içinde mi düzenliyorsunuz? Bağımsız davranmanız konusunda sorun çıkıyor mu ?
Bizim işbirliğimiz daha çok, belediyenin altyapısı ve ekibiyle işbirligi üzerine kurulu. Bunun ötesinde belediyede çok deneyimli kültür yöneticileri var, bir nevi danışmanlık sunuyorlar. Festivalin içerigine ise hiç karışmama gibi bir iş ahlakları var. Alman toplumunun eleştirilmesi konusunda ise bizi adeta yüreklendiriyorlar. Bu tutum, festivale maddi destek veren diger bütün Almanya makamlari için de geçerli, yani kendilerini eleştirmemiz için maddi destek veriyorlar!

» Bütün Avrupa’da da bu böyle mi?
Yok, o kadar da degil. Bu tutum Almanya için geçerli. Tarihsel sorunlarından dolayı, halkına yönelik, eleştiriye yönelik bir demokrasi anlayışı kurmak zorunda kalmış Almanya. Yoksa o korkunç Nazi vahşetinin üzerine saygın yeni bir kültür kuramazlardı. Yeni milliyetçilerin ve ırkçı politikacıların devlet yönetimlerine girmesiyle, Hollanda olsun, Belçika olsun, Avusturya olsun, bu gibi ülkelerden artık böyle özeleştirel bir yaklaşım beklemek imkânsız.

» Türkiye’den nasıl bir destek alıyorsunuz?
Sinema sanatçılarımızdan, sektörde çalışanlardan, üretenlerden, yapımcılardan, sürekli destek alıyoruz, cok sıcak ilişkilerimiz oluştu. Festivali ayaktan tutan bir saç ayağı kesinlikle onlar. Kültür Bakanlığı ise 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra festivale verdiği desteği tamaman kesti.

»23 yıl öncesiyle bugünü kıyaslarsanız nasıl değişiklikler oldu?
Iİk başladığımızda Türkiyeliler gelirdi festivale, bir de bir iki tane Türkçe öğrenmiş Alman. Oğlum içerde minder var mı diyen teyzelerimiz vardı 1992’nin ilk sinema günlerinde. Artık festival Nürnberg toplumunun içsellestirdiği bir etkinlik. Seyircilerin yarısından fazlasını Almanlar oluşturuyor. Türkiye’deki son darbe girişiminden sonra festivalin Alman seyirci sayısı arttı. Bu da Türkiye’nin Almanlar için artık ne kadar önemli oldugunu gösteriyor. Nürnberg’e uçakla geldiğinizde gümrük polisi festivale geldiginizi öğrenince, buyurun geçin diyor. Bir Alman polisi diyor bunu, nereden nereye yani.

»Türkiyeli seyirci kitlesinin katılımı nasıl?
Türkiye’de yaşanan o korkunç kutuplaşmadan Almanya’daki Türkiyeliler de nasibini alıyor. Artan milliyetçilik, şovenizm de misliyle mevcut burada. Ama festivale saygı duyduklarından mıdır nedir, programlarımıza katılıyorlar…

» Bu yılki festivalde neler var?
Açılış töreninde iki sanatçımıza sinemaya yaptıkları katkılarından dolayı onur ödülü verecegiz. Volker Schlöndorff Almanya’nin önde gelen uluslararasi yönetmenlerinden. Altın Palmiyesi de var, Oscar’ı da. Diğer onur ödülü Halil Ergün’e verilecek. Her iki sanatçımız da sinemayı nasil ileri götürebilirim, topluma nasıl bir değer katabilirim sorusuyla sanatlarını üretmişler ve üretmeye devam ediyorlar. Sonra 10 günlük programda yarışmalar var, konuklar var, söyleşiler var. Film gösterimlerinden sonra canlı müzik ve sohbetler var. Var da var yani. Bir de yıllık izinlerini festivale denk getiren birçok sinema severlerimiz var. Festival bir şenliktir. Biz de sanat dolu bir 10 gün yaşayacağız.

»Maddi ve manevi çok fedakârlıkla ortaya çıktığını biliyorum festivalin. Ödülü ne, sizin için?
Bu festivalin en güzel ödülü hem Türkiye’den hem de Almanya’dan sanatçılarla, kültürle ugraşmayı kendine meslek etmiş kişilerle yaşadiğimız cok güzel anlar ve kurduğumuz o güzel dostluklar. İnanın, paha biçilmez bir ödül bu. Hani klasik bir soru vardır ya, yaşamın anlamı ne? İşte bu… Yaşam anlayışının birleştiği yerlerde dostlukları kurmak, yaşamak ve yaşatmak.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Bilinçaltından naklen

TARİH:  12 Mayıs 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Detektiflik, dağınık parçaları biraraya getirme işi. Böylece ortaya bütünlüklü bir resim çıkması umulur. Ya, detektifin kendisi dağılıyorsa? Hem fiziken, hem ruhen paramparçaysa? Görme yeteneğini yitiren detektif neyin resmini çıkaracak? Hem adamın özel hayatı da darmaduman. Karısıyla ayrılmış, çocuğuyla kopmuş. Aynı yatakta yatıp, esrar içtiği annesi bir fahişe. Profesyonel bir “hayat” kadını! Ve evet, annesiyle ilişkisi Ödipus’u kıskandırır. Yok seviştiklerini görmedik ama sevişmeleri de şart değil. Vaziyet tuhaf.

Tuhaf olmayan bir şey var mı ki Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta? Yok. Ateşli bir hastalık sırasında görülen sanrılar gibi bütün film.

Kısa özet geçmek gerekirse, kolayına başvurup basın bültenini ekleyeyim: “Salim, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifidir. İçine kapanıktır. Ayrılmış olduğu karısından, çok da ilgilenmediği 3 yaşlarında bir kızı vardır. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Dava süreci ilerledikçe Handan Hanım’a fena halde gönlünü kaptıran Salim, ondan yüz bulamayınca ilgisini cinayetin bir numaralı katil zanlısının kör karısı Leyla’ya yöneltir. Ama şüphesiz en tuhafı, Salim’in canından çok sevdiği annesinin yaşlı ve kör bir fahişe olmasıdır. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.”

Ama bu hikâye size bir şey anlatmıyor. Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio’yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov’un “Anne” filmi de geldi.

Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıradışı bir deneyim yaşayacağınız kesin.

Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com