İlişki Durumu: Açık İlişki

TARİH:  22 Nisan 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ben çiftlerin başkalarıyla ilişkiye girip, bu durumu eşleriyle paylaşıp, yine de çift olarak ilişkiyi sürdürebildiklerini ne hayatta ne de sanatta gördüğümü sanıyorum. Belki sanatta istisnası vardı ama hatırlamıyorum. “İlişki Durumu: Açık İlişki” bu temada başka bir örnek.

Anna (Rebeca Hall) ve Will ciddi bir ilişki içindeler. Henüz evlilik teklifi yapılmamış da olsa, eli kulağında. Tam o sırada, bir gey arkadaşları, hayatta daha fazla deneyim edinmeleri gerektiğini söyler. Yoksa gözleri arkada kalacaktır. Bu sözler Anna ve Will’de bir karşılık bulur. Ve çift farklı deneyimler yaşamaya karar verirler. Ama Anna yine de ilişkinin “kapalı” olduğunu, başkalarıyla yaşanacak olanların sınırlı nitelikte kalacağını belirtir. Tabii planlanan ile yaşanan arasında fark olacaktır.
Film daha çok kadın karakterin yolculuğunu anlatıyor. Onun evcilik oynayan bir kadından, cinselliğine sahip çıkan özgür bir kadına evrilişi hikâye ediliyor. Erkek karakter kadına göre daha sığ ve daha çocuksu. Yaşadıklarından sonra değişip değişmediğini çok anlayamıyoruz.

Rebeca Hall, Anna rolünde hem kırılgan, hem de güçlü; hem nahif, hem de seksi olabiliyor. Will’in hayatına giren kadın rolünü oynayan Gina Gershon da modern ve vamp kadında çok iyi. Filmin erkek karakterlerinin zayıflığı oyuncuları da etkilemiş. Akılda kalmıyorlar. Eli yüzü düzgün ve rahat izlenen bir film istiyorsanız…

Hayvanla insan arasında

TARİH:  18 Ağustos 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yorghos Lanthimos 2009’da yaptığı ikinci filmi Köpek Dişi ile ünlendi. Bu filmiyle Cannes‘ın yan bölümü Belirli Bir Bakış’ta en iyi film ödülünü kazandı. Köpek Dişi, yabancı dildeki film dalında Oscar’a aday da gösterildi. Lanthimos, o gün bugündür her yaptığı filmiyle ilgi çekiyor.

Lanthimos bir söyleşisinde düz bir film yapmak bildiğim bir şey değil diyor. Lanthimos’un işi büyük kavramlarla, bir karakter yaratmak, düz bir öykü anlatmak onun işi değil. Doğalcı bir oyun anlayışından da giderek uzaklaştı son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü filmiyle. Kahramanları bireyler değil; sınıflarının, zümrelerinin ya da toplumsal konumlarının temsilcileri. O kadar ki, Köpek Dişi’ndeki karakterlerin biri dışında adı yok. Adı olan kişi de başrolde değil. Lanthimos, bazen benzetildiği Haneke gibi bize kötülüğü göstermekle görevlendirmiş gibi kendisini.

Köpek Dişi, son derece tuhaf, herhangi bir yakınlık kurmanın neredeyse imkânsız olduğu bir aileyi anlatıyor. Baba ya üst düzey yönetici ya da kapitalist. İkisi kız, biri erkek üç yetişkin çocuk ve anne büyük bir evde yaşıyorlar. Evden tek dışarı çıkan kişi baba. Çocuklar bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülen toplumdan soyutlanmışlar, o kadar ki dışarda bir hayat olduğundan bile habersizler. Televizyonda sadece ailenin kendi anı videoları izleniyor. Telefon sadece annenin kontrolündeki gizli bir dolapta saklı duruyor. Gökyüzünden geçen uçaklar, uzakta ne kadar küçük görünüyorlarsa o boyutta sanılıyor çocuklarca. Arada sırada bahçeye düşmüş (aslında kasten babanın bıraktığı) bir uçak modeli bulduklarında onu gerçek uçak sanıyorlar. Ev yüksek duvarlarla çevrili. Dışarı çıkmak tehlikeli ve yasak ve sadece baba, o da arabayla çıkabiliyor. Çocuklara, ancak köpek dişleriniz düştüğünde dışarının tehlikeleriyle başa çıkabilecek hale geleceksiniz ve çıkabileceksiniz denmiş. Köpek dişinin düşmesi, sanki hayvanilikten çıkmayı temsil ediyor. Ama çocukların insanlaşması, bireyleşmesi ancak toplumsallaşmalarıyla mümkün. Zaten köpek dişi de 20 yaş dişi gibi düşen bir diş değil. Dolayısıyla çocuklar hep biraz hayvani, hep bireyleşememiş tuhaf yabaniler olarak kalacaklar gibi.

Bu ev bahçesini bir tür cennet modeli olarak görmek de mümkün. Çocuklar da Adem ve Havva modelleri. Nasıl yılan bilgelik meyvesinden sunduysa Havva’ya, çocuklara bilginin meyvesini tattıracak biri lazım bu korkunç cenneti bozmaya. Filmin adı olan tek karakteri Christina, babanın fabrikasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Onun aracılığıyla çocuklar, yasak zevklere (Hollywood filmlerine) ulaşıyor. Ama Christina’nın eve asıl getiriliş nedeni, delikanlının cinsel tatminini daha doğrusu boşalmasını sağlamak. Ama dinsel metinlerde olduğu gibi bu cinsel eylem değil dönüştürücü olan. Toplumsal bir ürünle, bir sanat eseriyle tanışmak dönüştürüyor.

Köpek Dişi’nin Lacancı yorumları yapılmış. Üzerinde konuşulmaya çağıran bir film. Ustalıkla yapıldığı su götürmez. Bir filmin bende merak uyandırması, bana sorular sordurtması için gereken şeyleri Lanthimos filmlerinde bulamıyorum fakat. O şeyleri, karakterlere bir düzeyde ilgi duymak, onları anlamak istemek gibi tanımlayabilirim. Ya da filmin atmosferinde beni büyüleyen, tanımlayamadığım bir şeyler vardır, filmin imgeleri peşimi bırakmazlar. Lanthimos filmlerinde böyle şeyler bulamadım şu ana kadar. Soğuk, uzak, entelektüel egzersizler gibi geldiler bana. Perdede olan ilgimi çekmiyor, estetik haz vermiyor, ne söyleyeceksen söyle be adam diyesim geliyor.

Bu film, bize burjuva ailenin sağlıklı bir toplumsallaşma önünde engel olduğuna dair bir şeyler söylüyor. E, doğrudur, aile toplumsal bir üründür ama içinden çıkamazsanız toplumsallaşamazsınız, bireyleşemezsiniz. Ensest bunun için tabudur, yasaktır, gençler ailenin dışına çıksınlar diye. Kural koyucu baba, çocukların dışarıya çıkmasını engellediğinde, ya da dışarının içeriye gelmesine engel koyduğunda enseste de kapı açılıyor Köpek Dişi’nde. Fakat yönetmenin derdi her neyse, dediğim gibi bu filmden yola çıkarak tartışma arzusu duyamıyorum. Ya da Y.L’nin herhangi bir filmi bende tartışma arzusu uyandırmıyor. Bitse de gitsem arzusu uyandırıyor. Amaç rahatsız etmekse, başarıyor. Ama amaç sadece bu olmasa gerek.

Uğur Böceği: Bir büyüme hikâyesi

TARİH:  3 Mart 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Greta Gerwig’i ilk olarak Noah Baumbach’ın Greenberg’inde gördüğümde anında etkisi altına girmiştim. Bu oyuncuda özel bir şeyler vardı. Çok geçmeden Gerwig, Baumbach’ın “Frances Ha”sı ile ödüller aldı ve ünlendi. Gerwig sadece oyuncu da değildi. Senaryo da yazıyordu ve bir filmde de ortak yönetmenlik yapmıştı. Uğur Böceği, Gerwig’in tek başına yazıp, yönettiği ilk film. Çok da iyi bir film. Evet, ne anlattığı hikaye ne de anlatım biçimi çok yenilikçi, çok özel değil ama Gerwig hiçbir yanlış adım atmıyor. Film başından sonuna, insancıllığını, samimiyetini ve komik-dokunaklı üslubunu yitirmiyor.

Filme adını veren Christine’i, yani kendi kendine verdiği isimle, Lady Bird’ü Saoirse Ronan canlandırıyor. İngilizcede uğur böceğinin karşılığı olan sözcük “ladybug”. Lady Bird bu sözcüğe gönderme yapsa da aynı değil. Bayan Kuş gibi bir anlamı var. Keşke bir sürü filmde olduğu gibi filmin adı aynı bırakılsaymış, çünkü Lady Bird sonuçte bir özel isim.

Film, 17 yaşındaki Lady Bird’ün ilk aşklarını, ilk sevişmesini, ilk hayal kırıklıklarını ve nihayetinde üniversiteye adım atmasına kadar giden süreci anlatıyor. Ama filmin asıl ekseni Lady Bird’ün annesiyle çatışması üzerine kurulu. Lady Bird, kıt kanaat geçinen bir ailenin kızı. Anne bir hastanede psikolog, baba işsiz ve depresyonda. Evlatlık olduğunu sandığım erkek kardeşi ve onun sevgilisiyle ilişkileri iyi değil Lady’nin. Sacramento adlı küçük kentindeki yaşamından memnun değil, “entelektüel” New York’ta okumak istiyor Lady’miz. Korumacı annesi ise, kızını güvende olsun diye devlet lisesine değil, paraya kıyıp, rahip ve rahibelerin denetimindeki özel bir Katolik okuluna göndermiş! New York, anne için son derece korkutucu bir yer, üstelik de çok pahalı. Dolayısıyla kızının Sacramento’da ya da yakında bir üniversitede okumasını istiyor. Annenin kızından beklentileriyle, kızın hayattan beklentileri arasındaki çelişki filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Lady Bird sağa sola yalpalayarak, kimi zaman özentilikler yaparak, kendi yolunu bulmaya çalışıyor.

Hem Saoirse Ronan hem de annede Laurie Metcalf çok iyiler. Ben yan rollerdeki Beanie Feldstein, Timothée Chalamet, Tracy Letts, Lucas Hedges (Manchester by the Sea’den tanıyoruz) ve Odeya Rush’ı da çok beğendim. Kısacası herkes çok iyi oynamış, oynatılmış. Filmin Oscar’larda ulaşabileceği her ödülü almasını dilerim.

Ahlat Ağacı: Baba, oğul ve kutsal isyan

TARİH:  2 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuri Bilge Ceylan hiçbir zaman açıkça politik bir yönetmen olmadı ama her zaman asi biri oldu. Hatta sinemaya başlamasında Londra’da yaşanan isyanların yarattığı ortamdan yararlanıp, yağmaladığı filmlerin de rolü olmuştu. Camı, çerçevesi indirilen bir kamera dükkanından nasıl film çaldığını anlattığını okumuştum (Sight&Sound, Guardian vs.). Ama 1981’de Brixton’daki isyanın politik yanıyla ilgili değildi, sadece isyanla uyumluydu genç Ceylan. Sonradan bu filmlerle çektiği fotoğraflar, Kasaba’nın yapımına giden yolu döşeyecekti. Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan (Aydın Doğu Demirkol) kasabası hakkındaki ilk romanını, babasının köpeğini gizlice satarak finanse edecekti. Çalıntı parayla yani. Tıpkı, ilk filminde kasabasını anlatan Nuri Bilge Ceylan’ın çalıntı filmlerden yararlandığı gibi gibi.

Nuri Bilge, sinemaya da dışardan girdi. Daha önce hiçbir film setinde çalışmamış, hiçbir yönetmenin yardımcılığını yapmamıştı. Mümkün olsa Kasaba’yı de tek başına çekecekti, ama birilerinin netlik ayarını filan yapması gerekiyordu. Ahlat ağaçları gibi yalnız, şekilsizdi belki ama lezzetli meyveleri vardı.

Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan, her şeyle uyumsuzluk içinde biri. İnsanları sevmediğini açıkça ilan ediyor, hele o “cıvık cıvık duygusallık” yayan kadınları. Babasını sevmiyor, baba figürlerinin alayına isyan ediyor, başta kendisi gibi edebiyatçı olanlara. Sinan, üniversiteyi yeni bitirmiş bir öğretmen adayı. Ama iş bulması hiç kolay değil. Binlerce öğretmen açıkta bekliyor, çoğu polis olup, asileri dövüyor, Gezi ayaklanmasındaki polisler gibi. Sinan için ha öğretmenlik ha polislik çok da fark etmiyor, sonuçta hepsi hayatını harcamanın bir yolu. Hepsi karanlık, hepsi anlamsız. Kendisi asi ama politik asilere de yakınlık duymuyor. Gezi isyancılarının dövülmesine duyarsız kalıyor. Sevilecek biri değil Sinan.

Sinan’ın hiç sevmediği babası İdris (Murat Cemcir) için her şey denilebilir ama duyarsız denilemez. Evet, kumarda bir sürü borç yapıp ailesini rezil etmiş ama bunları umursamadığını söyleyemeyiz. Hatta İdris, bir kurbağayı kurtarmak için işini gücünü bırkabilen ve bu nedenle babasıyla ters düşebilen biri. O da bir asi. Sinan’ın tabiriyle hayatı boyunca “hayatın saçmalıklarına baş kaldırmış” biri. Sinan’ın annesi Asuman (Bennu Yıldırımlar)da kendince bir asi. Kendisini vermek istedikleri adama varmamış, yakışıklı, idealist ve romantik İdris’e kaçmış 16 yaşında. Çünkü İdris gibi doğadan söz eden yokmuş! Ve hiç de pişman olmamış. İsyan, Sinan’ın aile geleneği.

Sinan bir atom bombasıyla yok edilmesini dilediği kasabası Çan’daki hayata ve muktedirlere isyan ederken, Nuri Bilge Ceylan da artık sinemanın muktedirleri arasına giren kendisine ve NBC sinemasına ve onu NBC yapan Cannes geleneklerine isyan etmeyi sürdürüyor. (Ama isyan her zaman sürekliliği de içinde taşır. En azından isyan sürekliliğini.) Pek az diyalog içeren NBC sinemasından, Kış Uykusu ve Ahlat Ağacı’nın geveze kahramanlarına giden yolda çok şey değişti. Cannes’nın yöneticilerini çıldırtan uzunluktaki bu filmler, festivalde en kötü gösterim saatlerine ve en kötü günlere konmuş duyduğumuza göre. Zaten daha baştan Ceylan’a filmlerini kısaltması yönünde baskı yapmaya çalışmış Cannes yöneticileri. Yanlış adama çatmışlar.

Ahlat Ağacı bir sürü süreklilik içermesine karşın ciddi kopuşlar da içeriyor Ceylan sinemasında. Her şeyden önce sanırım ilk defa bu filmde değişen, ekşi tutumunu yitiren, başkaları için fedakarca bir iş yapmaya koyulan, kısacası duygularını bastırmayan, cıvık cıvık duygusal olmaktan kaçmayıp ağlayan, başkalarını sevme iznini kendisine bağışlayan bir kahraman var: Sinan. Sinan bütün sevimsizliğine rağmen, diğer Ceylan filmlerindeki kahramanlar gibi ekşiliğini sürdürmüyor filmin sonunda. Artık illallah dediğimiz, insanın kötülüğü (haseti, kıskançlığı, bencilliği vs.) temasının sona yaklaştığını müjdeliyor Ahlat Ağacı. Sinan, filmde bir sahnede kendisine soruyor zaten “insan sevmeyen biri nasıl edebiyatçı olur?” diye. Onu bilmeyiz ama Cannes’da baştacı edilen bir sinemacı olur insansevmezler, daha doğrusu insanın kötülüğünü anlatan filmler ödüllere boğulur(yönetmenler belki seviyorlardır). Bir bakın Haneke’nin, Zvyagintsev’in, Lanthimos’un, Ceylan’ın filmlerine… Ama Ceylan bunu da reddetmeye başlamış gibi görünüyor.

Ceylan ilk defa Ahlat Ağacı’nda, sadece arzu nesnesi olmayan, arzulayan özne de olan; sadece dolap çevirmeyen, çevrilen dolapların içinde ezilen bir kadın karakterine yer veriyor. Hatice (Hazar Ergüçlü) sadece bir sahnede var ama o sahne filmin en etkileyici ve tek erotik sahnesi. Biçimle özün mükemmel bir uyuma eriştiği an! Ne yazık ki Sinan bu anı arkadaşıyla yaptığı sidik yarışına malzeme edecek cinsten bir dangalak. Oysa Hatice’nin arzusuna karşılık verebilse, belki çok daha önce duygusal anlamda özgürleşme yolunda adım atmaya başlayacak. Ama yapamıyor ve Hatice’nin şiddetli tepkisiyle karşı karşıya kalıyor. Hatice kim? Sinan’ın lise arkadaşı, arkadaşı Rıza’nın eski sevgilisi, zengin biriyle evlenmek üzere olan, bunu kendi istiyormuş gibi yapan ama açıkça mutsuz, şehvetli, şalvarlı ve başörtülü bir genç kadın. Ve lisedeki bütün erkeklerin fantezi nesnesi. Ceylan’lardan (Ebru ve Nuri Bilge) Allah’ın izniyle Hatice’yi istiyorum, bir sonraki filmin kahramanı olarak. Lütfen! Ceylan sinemasının kadın açılımını yapmasının zamanı gelmiş.

Eski Ceylan’dan bu kopuşlar, devamlılığı gizlemiyor fakat. Hatta o kadar ki Uzak’taki bir cümlenin neredeyse aynısını duyuyoruz. Uzak’ta Yusuf’un söylediği “hep siz mi gezeceksiniz, biraz da biz gezelim!” lafını bu kez Hatice söylüyor. Filmin kahramanının köstekli saatini çalmakla suçladığı Yusuf’un yerini bu kez baba İdris alıyor. Sinan babasının kendi parasını çaldığını ima ediyor.

Ahlat Ağacı, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ını da hatırlatıyor. Bu romanda usta ile çırağı bir kuyu kazıyorlardı (ayrıntısı aklımda değil) ve kitap Ödipal karmaşayı, baba ve oğul katli temalarını tartışıyordu. Nobel ödülünün de anıldığı (Zeki Demirkubuz’a selam) Ahlat Ağacı’nda da baba-oğul bir kuyu kazıyorlar. Sinan’ın babasını kendini asmış bir şekilde hayal etmesi onun Ödipal karmaşasına da işaret ediyor gibi. Babanın ölümünü arzulaması, fantazisinde bu eşkilde ortaya çıkıyor gibi… Annesine “neden bu adamla evlendin?” diye hesap soran Sinan, belli ki asıl koca adayı olarak kendisini annesine layık görüyor.
Ahlat Ağacı’nın politik olduğu söyleniyor. Her film politiktir, o başka ama Ahlat Ağacı doğrudan politik bir şey söylemiyor bence. Daha önce insan doğasını suçlayan isyanın, ilk kez açıkça insana empati duymaya başlamasını ve karanlık kahramanındaki kapalı damarları açmasıyla film bir eşikte duruyor. Buradan politikliğe de gidebilir Ceylan sineması, gitmeyebilir de.

Ahlat Ağacı epissotik yapıda bir film. Kimi epizotlar çıkarılsa da film ayakta durur, yeni kimi epizotlar eklense de… Bu açıdan dramatik yapısına belki Brechtyen anlamda epik diyebiliriz. Teknik açıdan kusurlara en çok izin verilmiş, kusurlu olması çok da dert edinilmemiş filmi de diyebiliriz yönetmenin. Diyalogların kitabiliği bazen batıyor. Cemcir ile Demirkol’un arasında baba-oğuldan çok iki kardeşe yakışan bir yaş farkı oluşunu da uzun süre yadırgadım. Kahramanların farklı aksanlarda konuşması da yine dert edilmemiş öğelerinden biri filmin. Kimi İstanbul, kimi Ege, kimi Ankara aksanında konuşuyor kahramanların. Biçimsel kaygıların azalması bir açıdan iyi belki ama öz/içerik her zaman çok da etkili olmuyor filmde. Dediğim gibi, Haticeli sahne, filmin mükemmeli yakaladığı an. Sırf bu sahne için bile filme gidilir. Hatta belki bir daha da gidilir. Bir Ceylan filmi bir Ceylan filmidir, en kusurlusu bile bütün bir yıl göreceğiniz filmlerin yüzde doksanından iyidir.

Ayin: Miras alınan delilik

TARİH:  9 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ayin, finalini biraz daha muğlak bıraksa ya da ne bileyim biterken seyircisine Rosemarie’nin Bebeği’ndeki huzursuzluğu yaşatsa bir başyapıt olacakmış. Bu haliyle de çok iyi bir film. İyi oynanmış, iyi çerçevelenmiş, iyi kurgulanmış, kısacası her haliyle iyi bir sinema örneğiyle karşı karşıyayız. “Ayin”, David Lynchvari bir film de olabilirmiş. Kayıp Otoban ya da Mulholland Drive benzeri akıl hastalığının merkezine bir yolculuk tadında giden film, başından beri ima ettiği doğaüstü olaylarla sonlanıyor. Doğaüstünü doğal olanın metaforu okumak her zaman mümkün tabii ki.

Bir yakının ölümü insanın hayatla verdiği en büyük sınavlardan birine dönüşebilir. Ölümle birlikte gelen suçluluk duygusu, ölümün kavranamaması, “ölenle ölmek”, yastan çıkamamak ya da yasa hiç girememek insanın ruh sağlığını derinden etkileyebilir. Bir de üstüne üstlük, bir yakının ölümünü başka bir yakının ölümünün izlemesi yani kişinin bir travmanın etkisinden çıkmadan yeni bir travmanın etkisine girmesi gibi durumlar deliliğe giden kapıları açabilir. Delilik de bir anlamda gerçekle bağı iyice yitirmek, bir anlamda doğaüstü bir hayal dünyasında yaşamak gibi bir şey değil mi?

Ayin’in kahramanı Annie (Toni Collette) iki çocuklu bir ailenin annesi. Annie, kendi annesini kaybedeli daha birkaç gün olmuş. Annie’nin annesi çoklu kişilik bozukluğuna sahipmiş, intihar eden erkek kardeşi ise şizofrenmiş. Annie’nin kendi ruh sağlığına dair kuşkuları olması beklenir doğal olarak. Anne kaybı ise, ruh sağlığını en sarsan şeylerden biri. Annie’nin kocası Steve (Gabriel Byrne) sakin ve pasif biri. Büyük kardeş olan oğul Peter ise tabiri caizse kafa bir dünya gezmekten hoşlanıyor. Ölen anneannenin en sevdiği torunu olan henüz ergenliğe girmiş olan Charlie ise asosyal bir kız.

Annie’nin çocuklarıyla, özellikle oğlu Peter’la arası iyi değil. Peter bir gece uyandığında annesinin üzerlerine tiner dökmüş ve kibriti çakmak üzere olduğunu görmüş. Annesi, suçu uyurgezerliğine yüklemek istede de, bir oğlun kolay kolay böyle bir travmanın altından kalkması beklenemez. Peter, boşuna ot içmiyor.

Ve sonra Peter bir partiye gider. Annesi Charlie’yi de yanında götürmesini ister. Charlie’nin partide alerjik şoka girmesi, bütün herşeyi değiştirecek bir süreci başlatacaktır. Korku filmlerinde bir yerde durmak lazım, çünkü filmi seyretmeden okuyanlar için filmin tadını kaçırmamalı.

Toni Collette’in büyük hatları olan bir yüzü var. Bu yüz çok güzel olabildiği gibi, hayvani bir şekle de bürünebiliyor. Toni Collette’in , yüzünün aldığı şekilleri izlemek bile filmi seyretmek için yeterli neden olabilir. Collette bir oyunculuk gösterisi sunuyor resmen.

Ayin, yönetmen Ari Aster’in ilk filmiymiş. Doğrusu Aster çok usta işi bir film yapmış. Her sene bir ya da birkaç korku filmi büyük sükse yapıyor. Bugüne kadar içlerinde beni en çok etkileyeni “Ayin” oldu. Buna meşhur “Get Out” da dahil.

2. El Gouna Film Festivali: Ödüller ve ötesi

TARİH:  6 Ekim 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivalin sloganı Cinema for Humanity yani İnsanlık İçin Sinema idi. Festivalin seyirci ödülleri de bu adla verildi. Ödül iki film arasında paylaşıldı: Biri daha önce söz ettiğim Cannes’da da Altın Palmiye için yarışan Yommedine oldu. Diğeri yani Hayattan Bir Gün Daha (Another Day of Life) ise bende hem film olarak hem de film sonrasında çıkan tartışma nedeniyle en çok iz bırakan filmdi. Hayattan Bir Gün Daha, belgesel yarışması içinde yer alıyordu ama 86 dakikalık filmin yaklaşık 60 dakikası Polonyalı gazeteci yazar Ryszard Kapuscinski’nin aynı adlı kitabının anime bir uyarlamasıydı. Filmin animasyonla anlatılmış bölümlerinde Kapuscinski’nin Portekiz egemenliğinden yeni çıkmış ve derhal iç savaşın içine düşmüş Angola’ya 1975 yılında gidişi ve burada yaşadıkları anlatılıyor. Geri kalan sahnelerde ise 1975’teki karakterlerle bugün yapılmış röportajlar yer alıyor. Türkçeye de kitapları çevrilmiş olan Kapuscinski’yi tanımıyordum filmi seyredene kadar. Meğerse çok ünlü bir yazarmış, bir dönem Nobel alacağı düşünülürmüş, birçok insanın hayatını etkilemişmiş. Benim cehaletim.

Angola iç savaşı ise çok uzun yıllar boyunca sürdüğü için elbette az çok bildiğim bir şeydi ama çok da değil. Aslında iç savaş diyorsak da tam da öyle değil. Soğuk savaşın sürdüğü yıllarda bu savaş nihayetinde sosyalist sistemle kapitalist sistemin çarpıştığı bir meydan. Küba’nın desteklediği MPLA, iç savaşın iyi ve tabii ki sosyalist olan tarafı. Karşısında ise CIA destekli katil sürüleri var. Bunların başlıcası da UNITA. Angola’nın kuzeyinde MPLA iktidarda olsa da, güneyde UNITA güçlü ve Kapuscinski ülkeye ulaştığında savaş sürüyor.

Kapuscinski karanlığın kalbine, iç savaşın merkezine ulaşmak istiyor. Ayrıca, Afrika’nın Che Guevera’sı olabileceğini düşündüğü MPLA lideri General Farrusco’yu bulmak ve onunla konuşmak niyetinde. Fakat güneye gitmek kolay değil. Arturo adlı arkadaşıyla çıktığı yolda bir katliamın kurbanlarıyla karşılaşmaları ikisinde de derin izler bırakıyor. Bu sırada UNITA’nın içlerinde çocukların da bulunduğu katillerini saldırısına da uğruyorlar. Kapuscinski ve Arturo, Carlota liderliğindeki gerillalar tarafından kurtarılıyor. Carlota, Kapuscinski için devrimin simgesi, güzel yüzü oluyor. Kapuscinski sonunda Farrusco’yu buluyor fakat durum sandığından da vahim. Çünkü ırkçı (apartheid rejimi altındaki) Güney Afrika Cumhuriyeti de UNITA’ya destek için savaşa giriyor ve ülkeyi güneyden işgal etmeye başlıyor. Kapuscinski bir ikilemde kalıyor, olayları bildirmesi ve Küba’yı müdahaleye çağırması iç savaşın daha da uzamasına, belki de daha çok insanın ölümüne neden olacak. Kapuscinski yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapıyor.

Filmin kusurlarının başında Kapuscinski’nin resmedilme tarzı olduğunu söyleyebilirim. Biraz fazla Hemingway tarzı erkek kahraman havasındaydı. Carlota da biraz klişeydi. Fakat filmin, yine de ele aldığı tarihsel dönem ve politik içeriğiyle diğer filmlerden ayrıştığını söyleyebilirim. Filmin yönetmenleri olarak iki isim geçiyor. Biri Bask İspanyol yönetmen Raúl de la Fuente, diğeri ise Polonyalı animasyoncu Damian Nenow. Film bittiğinde yönetmen Fuente ve seyirciler arasında başlayan tartışma ise şaşırtıcıydı. İlk söz alan seyirci neredeyse hesap soran bir tavırdaydı. Nasıl olur da sosyalizmi yücelten bir film yapılırdı? Kapuscinski güvenilir bir anlatıcı mıydı? Polonya’nın komünist rejimiyle uyumlu değil miydi? Ardından bir iki kişi daha benzer telden çaldı. Sonunda ben dayanamayıp söz aldım. Angola’daki sosyalistlerin karşısında, yakın tarihin en korkunç ırkçı rejimini temsil eden Güney Afrika’nın ve CIA destekli UNITA’nın olduğunu söyledim (hoş bugünlerde CIA destekli olmak Suriye’de kimsenin karizmasını çizmiyor). Yönetmen Fuente de biraz rahat nefes aldı. Ayrıca dünyanın en anti-sosyalist ülkelerinden biri olan Polonya’nın bu filme nasıl destek olduğunu sordum. Fuente bu soruyu çok beğendi. Polonyalılarla ırkçılığın kötü bir şey olduğu konusunda anlaştıklarını, filme bu sayede destek bulabildiğini söyledi. Fuente’nin de bu arada oldukça milliyetçi olduğunu ve Bask ülkesinin bağımsızlığını istediğini belirteyim.

Festivalde gösterilen tek Türk filmi ise Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı”ydı. 80 civarında filmin gösterildiği El Gouna Festivali henüz ikinci yılında sanırım Mısır’ın şu anda en önemli festivali olmuş durumda.

2. El Gouna Film Festivali: Mısır Filmleri

TARİH:  29 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ikinci kez düzenlendi. 20 Eylül’de başlayan festival 28 Eylül’deki (dün akşam) ödül töreniyle sona erdi ama ben bu yazıyı daha önce yazdığım için size sonuçları bildiremiyorum. El Gouna’dan geçen sene de söz etmiştim. Mısır’ın Kızıldeniz kıyısındaki mercan resifleriyle ünlü bu sahil kenti Hurgada’ya çok yakın. El Gouna, mühendis Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir tatil beldesi. Sawiris kardeşler için mühendis dedim çünkü onlar kendilerini işadamından önce mühendis diye tanıtıyorlar. Burada hâlâ bilimle ilgili olmak iş adamlığından daha önemli gibi.

Festival, daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmış olan ve Intishal Al Timimi liderliğindeki son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Program hiç aksamadan işliyor, Ortadoğu’da olduğunuzu hissettirecek hiçbir baştan savmalıkla karşılaşmıyorsunuz. Ulaşıma bu yıl, siyah İngiliz taksileri eklenmiş. Çoğu mükemmel İngilizce bilen Mısırlı gönüllü gençlerle birlikte düşününce sanki İngiltere’deyiz. Burada temel sorun benim için soğuk! Dışarıda 36 derece olan hava, sinema salonlarında sanki eksilere düşüyor. O kadar güçlü bir soğutma uyguluyorlar ki bazen dayanamayıp sinemadan çıktığım oldu. Sıcağa alışkın Mısırlıların bu soğuk salonlara nasıl dayanabildiklerini anlayabilmiş değilim.

3 yarışma var

Festivalin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da üç yarışması vardı: Uzun metraj, dokümanter ve kısa film. Yine geçen yıl olduğu gibi Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün oldu. Mısır’ı bu yıl Cannes’da temsil eden Yommedine festivalin uzun metraj yarışmasının en heyecanla karşılanan filmiydi. Seyirci beklediğini fazlasıyla buldu Yommedine’de ve filmi bitmesiyle birlikte uzun süre ayakta alkışladı. Filmin kahramanları Beshay ve Obama, ilki boyu ve adamdan sayılmayışıyla, diğeri çocuk oluşuyla küçük seyircilere de hitap etti. Yommedine, Mısır’ın yabancı dilde Oscar adayı olarak da gösterildi.
Kahire’nin oldukça yakınında hâlâ bir cüzzam kolonisi var. Türkan Saylan Türkiye’de cüzzamı sona erdiren kişiydi. Mısır’ın da kendi Türkan Saylan’ını bulmasını dileyelim. Film bu cüzzam kolonisinde başlıyor. Beshay, cüzzamdan çok çekmiş, elleri ve yüzü çok deforme olmuş ama artık cüzzamı yenmiş bir hurdacı. Çok sevdiği eşeği ve arabası onun tek sermayesi. Obama ise öksüz ve yetim bir çocuk, ülkenin güneyinden, Nübye’den. İkisi de aileleri tarafından terk edilmişler. Beshay, hasta olan karısını kaybedince, iyileştikten sonra kendisini geri alacağını söyleyen ailesini bulmak için yola koyuluyor. Obama da gizlice Beshay’ın arabasına saklanıyor ve eşekle birlikte bu üçlü güneye doğru yola çıkıyor. Fil Adam’dan beri gördüğümüz belki de en deforme olmuş bedene sahip film kahramanı olan Beshay rolünde gerçek bir cüzzamlı olan Rady Gamal müthiş bir oyunculuk sergiliyor. Filmin Mısır ve Avusturya kökenli yönetmeni A.B. Shawky, Beshay’a Fil Adam’ın unutulmaz repliği “Ben bir insanım”ı da söyleterek, iki film arasındaki ilişkiye işaret ediyor zaten. Senaryonun kimi kusurlarına ve bir ilk film olmanın kimi acemilikleri ve Ortadoğulu olmanın kimi aşırı duygusallıklarına rağmen Yommedine’nin Cannes’da yarışmaya seçilmesi filmin iletişim kurmadaki becerisinden kaynaklanıyor. Filmin adı ise kıyamet günü anlamına geliyor. Zenginle yoksulun, güçlüyle güçsüzün eşitleneceği gün Yommedine!

‘Haydan Gelen’

Festivalin belgesel film yarışmasında seyrettiğim diğer 2 Mısır filmi de son derece ilginçtiler. Reem Saleh’in “Haydan Gelen”i (Al Gami’ya) Kahire’nin yoksul bir mahallesindeki hayata odaklanıyor. Burada bir dayanışma sistemi kurulmuş ve bir yardım fonu oluşturulmuş. Birinin bir ihtiyacı olduğunda, sosyal devletin yapmadığını mahalleli kendi kendine yapıyor ve ihtiyacı olana yardım ediyor. Film, bekleneceği üzere bir yoksulluk sömürüsü filmi değil. Aksine, güçlü ve hayattan kâm almasını bilen insanlar üzerine bir belgesel. Filmin bir de Dünya adlı karakteri var ki, seyretmeye doyamıyorsunuz. Florida Project’i görenler oradaki büyümüş de küçülmüş kızı hatırlayacaklardır. Dünya işte onun Mısırlı versiyonu. Babasının şiddetle karşı çıkmasına rağmen annesiyle işbirliği yaparak sünnet olan (evet, Mısır’da kadın sünneti yaygın), kuzeniyle evlenmeyi ve büyüyünce ondan sabah, akşam dayak yemeyi (!) hayal eden bu kız çocuğu sanmayın ki sevimsiz… Dünya tatlısı bir şey. Sırf onun için bile bu film görülmeye değer. Ayrıca kadın-erkek rollerinin nasıl kendisini yeniden ürettiği üzerine de düşündürücü…

Diğer Mısır belgeseli ise aslında belgesel ile kurmaca arasındaki belirsiz bölgede duran “Hayal Ettiğimiz Gibi Uzaklara” (Al Holm Al Ba’eed). Marouan Omara ile Johanna Domke’nin birlikte yönettikleri film, kahramanlarının hayatına dayanıyor. Şarm El Şeyh, Mısır’ın en büyük tatil beldesiydi, 2015’e kadar. 31 Ekim 2015’te Şarm El Şeyh’ten havalanan bir Rus uçağı Sina yarımadası üzerinde düştü. Uçağın IŞİD tarafından yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu düştüğü tahmin ediliyor. 224 kişinin öldüğü bu katliamdan sonra, Şarm El Şeyh bir hayalet şehre dönüşmüş. Ama yine de otellerde animatörler hayat normal akışındaymış gibi olmayan müşterileri eğlendirmeye çalışıyor, masörler, güzel kızları “rahatlatmayı” hayal ediyor, dj’ler Avrupa’da bir iş bulmanın yolunu aramaya çalışıyor, donmuş heykel rolü yapanlar, çözülmeyi umuyor.

Filmin kahramanlarının askıda kalmış, belirsizlik içindeki hayatlarının sinemasal karşılığını bulmaya çalışmış sanki yönetmenler. Donny Darko’nun dev tavşanını hatırlatan dev bir maymunla iç hesaplaşmalarını yapan kahramanların bu tuhaf hikâyesi, seyirciyi belirsizliklerine rağmen kendisine bağlamayı başarıyor.

El Gouna’ya ödüller açıklandıktan sonra da devam edeceğim.


Anons: Zamanımızın bazı kahramanları

TARİH:  20 Ekim 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Anons’u bilgisayarda, internet üzerinden izledim. Yazmadan önce sinemada seyretmek istiyordum ama fırsat olmadı. Anons, 1960 başlarında bir grup askerin/asker emeklisinin İstanbul’da darbe yapmak amacıyla radyo binasını ele geçirme ve buradan anons yaptırma çabasını anlatıyor.

Anons’u estetik açıdan mükemmel buldum. Her planın uzunluğu, temposu, ışığı; oyuncuların performansları, diyalogların ikna ediciliği ve filmin baştan sona merakı ayakta tutması hayranlık verici. “Peki ama film bize ne söylüyor? Bugüne dair ne anlatıyor?” Birçok meslektaşımın filmle ilgili kaygısı bu yönde.

Faşizmin kapıları

Bana göre film bir tipolojiyi anlatıyor. Mozaik Müzik Topluluğu’nun 1990’da “Emekli Albay Hilmi Ertunç” şarkısında karikatürize ettiği asker tipini ete kemiğe büründürüyor. Evet bu adamların ideolojik duruşları, kime karşı darbe yapmaya çalıştıkları, politik görüşleri filmde anlatılmıyor. Ama ben, bir “yüce”yi temsil ettiği inancıyla – bu “yüce” vatan, millet olabilir; din, kutsal kitap, tanrı olabilir ya da tarih olabilir – kendinden menkul bir misyonla hareket eden bir insan tipinin anlatıldığını düşündüm. Bir kez bir yüceyi temsil ettiğini düşünmeye başlayan kişi için gerisi teferruattır. Bu teferruat, evine ekmek götürmekten başka bir derdi olmayan gariban bir taksici olabilir. Bu taksicilerden yüzbinlercesi ya da milyonlarcası da olabilir. Tarihin akışı önünde bunların esamesi okunmaz ve bazılarımız kendilerini tarih adına, vatan adına, tanrı adına konuşmaya yetkili ve görevli hisseder. Faşizmin kapıları böyle açılır. Katliamlar böyle meşru kılınır. Canavarlar tarafından değil, insanlar tarafından. Belki de öyleyizdir, tarih karşısında teferruattan ibaretizdir ama sorun şurda: Kimin teferruat olduğuna kim karar veriyor? Bir babanın, bir çocuğun, bir annenin, bir kardeşin teferruat olduğuna hükmetme hakkını kendinde buluyor?

Kaçırmayın

Ve filmin bıyık altından gülerek gösterdiği bir şey daha var: Bu yüce misyonların adamları, gündelik hayatın acemileri. Zihinleri çok yukarlarda dolaştığından, yeryüzü işlerinde çok beceriksizler.

Her hâlükârda verimli bir tartışmaya kapı açabilir Anons. Kaçırmayın.


Climax: Tersine Evrim – Bölüm İki

TARİH:  10 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Tanrı aramızda” der, filmin en aklı başında kişisi ve ekibin koreografı olan Selva. Tanrı gerçekten de aralarındadır ve tanrının adı Gaspar Noe’dir. Noe’nin kamerası ve aklı, karakterlerine kelimenin tam anlamıyla tepeden bakar. Tıpkı gökte olduğu düşünülen Hıristiyanların tanrısının bakacağı gibi. Filmin önemli bir bölümünde dansçıları çılgınca hareket eden figürler olarak kuşbakışı görürüz. Bu bakış hepsini benzer varlıklara indirger, yüzlerini ve ifadelerini saklar. Sadece bu da değil, bu dans sahnelerinin hemen hepsi genel plandır, merkezinde bir kişi olsa da.

Böcekler gibidirler. Arılar belki de. Bu dansları güzel bulmak ya da bulmamak tamamen kişisel beğeniyle ilgili bir şey. Ben çirkin buluyorum. Hiç estetik gelmiyorlar bana. Danstan çok akrobasiyle, cimnastik sporuyla benzeşiyorlar. Her bir dansçı bir diğerinden daha süratli, daha çevik, daha esnek ve daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor gibi bu danslarda. Darwinist anlamda kim daha “fit” yarışması gibi bu danslar. Bana estetik ve erotik gelmiyor.Filmin ilk bölümünde karakterleri daha yakından tanıyoruz. David, partideki bütün kızları düzmeyi arzuluyor, buna arkadaşı Müslüman Omar’ın sevgilisi Gazelle de dahil. Omar’ı Gazelle’e birlikte üçlü seks yapamaya ikna etmeye çalışıyor. Grubun yöneticisi ve parti içkisi sangriayı hazırlayan karakter filmin tek çocuk sahibi kişisi, adı Lou’ydu galiba. Artık kendisine yönelik talebin azaldığı bir dönemde rastgele bir ilişkiden peydahladığı oğlu Tito’ya bu çılgın ortamda annelik yapmaya çalışıyor. Bu filmdeki hamilelikler zaten hep rastgele ilişkilerden. Bir başka dansçı kız hamile ama çocuğun babası kim bilmiyor. Kısacası hayvanlar gibi duygusal bağ kurmadan düzüşen bir grup bu ve hayvanlarda olduğu gibi babalar ortada yok. Filmin ilk yarısındaki halleri aslında ikinci yarısındaki hallerinin habercisi.

Filmin ikinci yarısında grup içkilerine bir madde karıştırıldığını bir anda anlıyor ve aynı anda bir linç grubuna dönüşüyor. İçki içmeyen Müslüman Omar anında suçlanıp, karda kışta ölüme terk ediliyor. Omar’ın yokluğunda, fırsattan istifade eden sevgilisi Gazelle önce David’le flört ediyor ardından kendi erkek kardeşiyle yatıyor. Filmde gösterilen tek heteroseksüel ilişki de bu. Kokainman olduğu anlaşılan kız bir kazada alev alıyor, kimse umursamıyor. David, Siyahların saldırısına uğruyor, kafasında şişe kırılıyor ve iğdiş edilmekle tehdit ediliyor durup dururken. Saldırgan siyahlar bununla da yetinmiyor, David’in alnına gamalı haç resmi çiziyor. Filmin son bölümlerinde kamera ters dönüyor. Adı kandan gelen ve kan rengindeki sangria içkisini içen bu “vampir” grubuna uygun biçimde. Bu arada hamile kız da saldırıya uğruyor, sangriaya LSD katmakla suçlanıyor ve kendisini öldürmeye teşvik ediliyor. Annesi oğlu Tito’yu korumak isterken onu tutup elektrik odasına kitliyor ve üstüne bir de anahtarı kaybediyor. Sonucu tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor. Denilebilir ki herkes ilahi bir cezaya uğruyor. Bu film, yönetmenin de dediği gibi Amerika’da çevrilemezdi çünkü kötüler ağırlıklı bir şekilde Siyahlar ve lezbiyenler. Hamile kadının karnına tekmeyi basan da, David’in kafasında şişe kıranlar da Siyahlar. Sangriaya ilaç katan ve her şeyin çığrından çıkmasına neden olan da bir lezbiyen. Noe bu altgrupları hedefine koymamıştır belki ama böyle de okuyanlar çıkabilir ve film bu yorumlara açık. Salonun bir duvarında asılı duran Fransız bayrağından bir milliyetçilik eleştirisi çıkarmaya çalışmak da nafile bir çaba çünkü Noe’nin böyle bir derdi yok. Filmde de söylediği gibi Fransız olmaktan gurur duyan bir film bu. Söyleşilerinde de söylüyor Noe bunu.
Noe filminin Kubrick’in 2001’inin tersini yaptığını, orada hayvandan insana evrimin anlatıldığını, bu filmde ise insandan hayvana ters evrimi anlattığını söylüyor. Darwin’e göre ters evrim diye bir şey evrim kuramına aykırıdır. Evrim geriye gitmez. Noe bir tek evrimden anlıyor ama onu da yanlış anlıyor. Filmde olan bir ters evrim değil elbette. Bana grubun aniden bir linç çetesine dönüşmesi hiç inandırıcı gelmedi bu arada. LSD denemedim ama böyle bir etkisi olsaydı 60’lar hippi kuşağı herhalde toptan telef olurdu.

Filmi neden beğenmediğimi neden çirkin, ahlakçı ve sağcı bulduğumu umarım anlatabilmişimdir. İnsana böcek gibi bakan, ideolojik çerçevesi Darwinizmle (evrim kuramıyla) sınırlı olan, içki ve uyuşturucuların zararlarına dair ders veren ve geriye doğru bir evrim anlattığı iddiasındaki, bence çirkin danslarla bezeli bu filmden hiç hoşlanmadım. Kaldı ki filmin eşcinsel ve Siyahlara dair de hoş şeyler söylemediği iddia edilebilir. Bu arada evrim kuramına ben de inanıyorum. Doğa vahşi ve acımasızdır. İnsan da bunun halâ ve daima bir parçasıdır. Biyolojik varlıklar olduğumuz sürece, 2001’deki gibi safi zihine dönüşmedikçe bu böyle de kalacak. Noe bir 2001 Uzay Yolu Macerası hayranı. Filmi belki 60 kez izlemiş ve 2001’e dair belki de dünyanın bir numaralı koleksiyoncusu. 2001’in, zihnin (aklın) madde ve teknoloji üzerindeki nihai ve mutlak gücünün manifestosu olduğunu söylüyor. Nazım Hikmet olsaydı, Berkeley’e “Behey Berkley!” dediği gibi Noe’ye de benzer şeyler söylerdi herhalde. Evrim gibi maddeci bir kuramdan gelip, aynı zamanda bir ateist olup sonra zihnin madde üzerindeki gücüne inanmak, evrimin belki de bu yönde olmasını ummak büyük çelişki. Tam bir idealizm, felsefi açıdan. Ve biliyor musunuz çocuklar, bütün bunlar sağcılık işte! Sağcı olmanın binbir biçimi var, alkol içmemek, dindar olmak, muhafazakar bir hayat sürmek bunlardan sadece biri.

Ben de evrime inanıyorum, genlerimizin belirleyici önemine inanıyorum. Doğa vahşi, evet. Bunları söylemek hiçbir şey değil. Bunun üzerine konanlar, kanabilenler üzerine konuşmak lazım. Bu sessiz uzayda ve bu vahşi doğada, müthiş yıkıcı ve gaddar olabilen ama hiçbir hayvanın yapamadığını da yapabilen, başka türleri korumak için çaba harcayabilen, doğasına direnip vegan olabilen, sanat yapabilen bir hayvanız. Binlerce yıllık tarihlerimiz, kültürlerimiz var. Türlü türlü ruh hallerimiz, acılarımız, hüzünlerimiz, suçlarımız, pişmalıklarımız var. Noe çok yüzeyde dolaşıyor ve çirkinlikten başka bir şey görmüyor. Çirkinlikten başka bir şey sunmuyor. En azından bana karşı bu böyle. Bu bir yorum, filmin olası tek yorumu değil. Bu arada Noe’nin karısı yönetmen Lucile Hadzihalilovic’in son filminin adının “Evrim” olduğunu hatırlatayım. Ben son derece manasız bulmuştum o filmi de. Anlaşılan karı-koca, evrim kuramında takılıp kalmışlar ama evrimden de pek bir şey anlamıyorlar.

NOT: Filmin senaryosu hakikaten de 5 sayfa değilmiş, topu topu 1 sayfaymış, Noe söylüyor.


Whitney: Katilini biliyoruz

TARİH:  17 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Whitney Houston ile Michael Jackson buluşurlar, hiçbir şey konuşmadan saatlerce yan yana otururlarmış. Aynı cenderenin altında posaları çıkarılan, pırıl pırıl bir dış görünümün altında kayıp, yaralı iki çocuk… Onlar birbirlerini konuşmadan anlamasın da kim anlasın? “Whitney” adlı belgeselde öğrendiğim en çarpıcı, en dokunaklı bilgi benim için buydu.

whitney-katilini-biliyoruz-531800-1.Bu yıl içinde Whitney Houston üzerine seyrettiğim ikinci belgesel oldu “Whitney”. İlki ki benim daha çok beğendiğim ama genelde daha az beğenileni “Whitney: Can I Be Me?” yani “Whitney: Kendim Olabilir miyim?” adını taşıyordu.

1963 doğumlu Whitney Houston yaklaşık 6 yıl önce Şubat 2012’de hayatını yitirdi. Gelmiş geçmiş en başarılı şarkıcılardan biriydi. Plak satışlarıyla, ardı ardına bir numaraya ulaşan şarkılarının sayısıyla birçok rekora sahip Whitney Houston. Çok güzel bir kadındı. Müzisyenliğinin yanı sıra oyunculuk da yapmıştı ve Kevin Costner’la oynadığı Bodyguard’la da çok başarılı olmuştu.

Bütün bu trajik Hikâyelerin başında hep olduğu gibi Whitney’nin Hikâyesinin de başında mutsuz bir çocukluk ve işlevsiz bir aile var. Bunlara ek olarak Whitney’nin Hikâyesinde bir kuzen tarafından taciz edilme de var ki, birçok şeyi belirliyor. Whitney’nin cinsel kimliğinde yaşadığı karmaşadan uyuşturucu bağımlılığına kadar. Karmaşa dedim ama belki de hem erkeklerle hem de kadınlarla birlikte olan Whitney doğuştan biseksüeldi ve sağlıklı bir şekilde cinsel kimliğini yaşıyordu. Bütün bunları filmden öğrenebilirsiniz ve kendi kararınızı verebilirsiniz.

whitney-katilini-biliyoruz-531802-1.

Asıl büyük etken iğrenç müzik endüstrisi
“Whitney” filminin ilk belgesel “Can I Be Me?”ye kıyasla dezavantajı bana göre Houston’ın Robyn Crawford adlı hayat arkadaşıyla yaşadığı ilişkiyi çok geride bırakması. Whitney Houston’ın koruyucusu, kollayıcısı, tur menajeri ve büyük ihtimalle sevgilisi olan Robyn ikinci filmde neredeyse bir dipnot düzeyine inmiş. İlk filmden anladığım ise Houston’ın Bobby Brown’la evlenmesinden sonra kocasının baskısına boyun eğerek Robyn’i yanından uzaklaştırması, şarkıcının trajik sonunu getiren büyük bir etkenmiş. Ama tabii asıl büyük etkeninin iğrenç müzik endüstrisi olduğunu aklımızda tutarak. Bu dünyada Whitney Houston üzerinden o kadar çok kişi o kadar büyük paralar kazanıyorlar ki… Çevresindeki sülüklerin gözünü para bürüdüğü için altın yumurtlayan kazlarını öldürdüklerini fark etmiyorlar bile. Bu Hikâyeyi biliyoruz, en son Amy Whinehouse’ın Hikâyesinde de seyrettik. Ya da kapitalizmin kâr hırsının gezegenimizi öldürmesini naklen izliyoruz her gün.

Whitney’le dans etmek isterdim, pek beceremesem de… Fonda “I wanna dance with somebody, with somebody who loves me” çalarken…

Whitney, dokunaklı bir film. Bu büyük şarkıcıyı anmak için iyi bir fırsat.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com