Sessiz Bir Yer: Aile canavarlara karşı

TARİH:  14 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Korku/gerilim filmleri hakkında ne kadar az yazarsanız o kadar iyi. Seyircisine sürpriz yaşatmayı ya da korkutmayı hedefleyen bir eserin tadını kaçırmak istemeyiz sonuçta. “Sessiz Bir Yer”, Amerikalı eleştirmenlere göre ender görülen güzellikte, çok iyi bir korku filmi. Basın gösterimi sonrası benim de parçası olduğum eleştirmen grubu içinse son derece bildik bir öykü anlatan vasat, hatta vasat altı bir film.

Nereden, nasıl çıkıp geldikleri bilnmeyen, kör ama çok hızlı ve muazzam iyi işiten yaratıklar insanoğlunun soyunu neredeyse tüketmiş. Geriye tabii ki bir Amerikalı aile kalmış, Rus aile kalacak değil ya! Tabii ki bu aile gelenekselliği ve muhafazakarlığı temsil etmekle yükümlü olduğu için, bir mısır tarlasının ortasında, kırsalda yaşıyormuş. New York’ta “açık ilişki” içinde olan liberal bir aile olacak değil ya! İşte onca teknolojiye sahip olan insanoğlu bu kör ve dişlerinden başka silahı olmayan yaratıklarla baş edememiş de bu aile baş edecekmiş. Yerseniz seyrediniz. Dediğim gibi, ben anlamadım bu filmin hakkında koparılan yaygarayı. Buna benzer binlerce film gördük, çoğu da daha mantıklıydı. Bu saçma sapan bir şey.

Köpek Adası: Ötekiler, berikiler

TARİH:  21 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wes Anderson’ın sinemasını özel yapan ne? İnsan denen garip mahlûku bütün acayiplikleriyle anlatıyor bir defa. Kusurlu mu kusurlu, bencil mi bencil, hasta mı hasta insanlarla dolup taşıyor Anderson’ın filmleri. Fakat Anderson kahramanlarıyla o kadar kendine has bir ilişki kuruyor ki, onları bir şekilde sevmememiz imkânsızlaşıyor. Duygusallığa, sahte sevgi gösterilerine hiç prim vermiyor Anderson ve filmlerindeki kahramanları. Yönetmenin filmlerini bu nedenle çok soğuk bulmak da mümkün. Ama tam tersini düşünenler, yönetmenin Oscar adaylıklarını kahramanlarının kasvetinin fazla “şekerli” olmasına bağlayanlar da var.

Bir defa şunu saptamak lazım: Anderson’ın filmleri aileye, daha da özgül olarak kendi ailesine dairdir. Bu sava doğrudan kanıtlar göstermek mümkün olduğu gibi, dolaylı kanıtlar da sunulabilir. Wes Anderson Texas’ta doğmuş. Üç erkek kardeşin ortancası Wes. Babası reklamcı annesi arkeologmuş. Anne ve babası Wes sekiz yaşındayken boşanmışlar. Orta sınıf aile birbirinden kopmamış. Çocuklar annede kalmış, baba çocukları hafta sonları almış. Klasik ve artık tipik Amerikan ailesi yani.

Fakat durumun tipik oluşu çocuklar açısından trajik olmadığı anlamına gelmiyor . Dünyaları yıkılıyor birden bire üç kardeşin. Tenenbaum Ailesi’nin üç kardeşinin babalarıyla yaptıkları bir konuşma vardır. Baba, anneleriyle ayrılacaklarını söylemiştir, çocuklar ise, kimi perişan, kimi suçlayıcı bir edayla bu ayrılık kararını sorgularlar. Olay muhtemelen Anderson ailesi içinde böyle yaşanmamıştır ama gerçeklerin filme ilham kaynağı olduğu aşikar. Anderson bu ayrılıktan sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Yalancının biriydim. Hiç dürüst olmadığımı, hep olduğumdan çok daha zenginmişim gibi görünmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Pireneler’de şatolar, malikaneler çizerdim. Kendim için, sayfalar dolusu fantezi üretirdim. Muhtemelen kendimi yeterince çekici bulmadığım için yapıyordum bunları.”

Bu sözler bizi “roket” hızıyla Anderson’un ikinci filmi “Çılgın Liseliler”e (Rushmore; 1999) götürüyor. “Çılgın Liseliler”in genç kahramanı Max Fischer (Jason Schwatrzman) tam da genç Wes Anderson gibidir. Sürekli yalan söyler. Berber babasının, beyin cerrahı olduğunu iddia eder mesela! Annesi ölmüştür Max’in ve Max bu boşluğu bir anne figürü olan öğretmenine aşık olarak doldurmaya çalışır. Fakat ödipal karmaşa tablosunu tamamlamak için nefret edilen bir baba figürü gerekmektedir. Berber baba ki Wes Anderson’un gerçek hayatındaki babası gibi çok yumuşak bir adamdır, bu işlevi yerine getiremez. Max ikinci bir baba figürü bulur kendisine, aşırı zengin, çocuksu ve bencil Blume (Bill Murray) karakteri aynı kadın için rekabet edilen kötü baba figürü olarak Wes Anderson sinemasında yerini alır. Bu kötü baba kendisini Tenenbaum’larda da, Sudaki Yaşam’da da gösterecektir. Hatta Darjeeling Limited’de hiç görünmeyen babanın bile faşizan biri olduğu, sahip olduğu arabayla ve arabasını emanet ettiği tamirci dükkânıyla ima edilir. Tamirci dükkânının adı Nazi hava kuvvetleriyle aynıdır: “Luftwaffe”!

Tenenbaum ailesinde de durum fena halde Anderson ailesine benzer. Üç erkek kardeş olmasa da, iki erkek ve bir kız kardeşten oluşan bir kardeş üçlüsü mevcuttur. Erkek kardeşlerden biri kız kardeşine âşıktır (kız kardeş evlatlıktır ama durum yine de ensestten farklı değildir elbette). Anne (Anjelica Huston) tıpkı Anderson’ın gerçek annesi gibi bir arkeologdur.Hatta Anderson, Anjelica Huston’dan annesine ait bir gözlüğü takmasını istediğinde, Huston açık açık “Senin anneni mi oynuyorum Wes?” diye sorar yönetmene. Cevap evet olsa ki, Huston, Darjeeling Limited’de de üç erkek kardeşin annesi rolünü üstlenir. Annenin her iki filmde bilim insanı oluşu da, bize yine Max’in bir bilim kadını olan öğretmenini (Olivia Williams) hatırlatır.

Peki ya Sudaki Yaşam’ın baba figürü Steve Zissou’ya (Bill Murray) ne demeli? Zissou karakteri, Wes Anderson’un çocukluğunun önemli kahramanlarından Jacques Cousteau temel alınarak yaratılmıştır. Ama filmdeki Zissou son derece bencil, intikamcı, giderek sevimsiz biridir! Neden? Çünkü herkes gibi Wes Anderson da sevdiklerini, en çok da babasını öldürmek ister. Cousteau ya da Zissou açıkça o dünyanın patriyarkıdır, baba figürüdür. Bu arada Wes Anderson, Cousteau ile ilgili korkunç bazı gerçekleri röportajlarında da açık etmeyi ihmal etmez: 1940’larda Cousteau, aslında savaş pilotu olmak istemektedir, denizle alakası yoktur. Ta ki, korkunç bir araba kazası geçirip, kolları kırılıncaya kadar. Eğer, savaş pilotu olsaymış, muhtemelen II. Dünya Savaşı’nda ölmüş olacak olan Cousteau kollarını güçlendirmek amacıyla yüzmeye başlar. Bu sırada deniz canlıları ilgisini çeker. Bu canlıları daha yakından görmek için Cousteau mesela bir koyu dinamitler, su yüzüne çıkan deniz canlılarının cesetlerini inceler! Nerden nereye! Çok şaşırtıcı değil mi? Ama bunları aslen şundan dolayı yazdım: Anderson putlarını kırmayı sadece filmlerinde değil, filmlerinin ardından da sürdürmektedir!

Fakat Anderson’ın derdi yıkmaktan ve kırmaktan ibaret değildir. O herkesin yeniden bir araya geleceği, kendisini bir parçası hissedeceği yeni bir dengenin, yeni bir bütünün arayışı içindedir hep. Filmleri bir tür mutlu sonla, kardeşlerin kendilerini ve birbirlerini buluşlarıyla, sevenlerin bir şekilde bir araya gelişleriyle sonlanır. Ama yine de bir yabancılık, hep bu ana ait olmama hissi mevcudiyetini sürdürür. Film müzikleri sık sık 60’ları ve 70’leri hatırlatır. Giysiler, renkler bu dönemden çok yine 70’lere aittir. Anderson sanki bu çağdan ve bugünün Amerika’sından ümidini kesmiştir. Darjeeling Limited’in üç erkek kardeşi, ruhsal dengelerini Hindistan’da arar ve bulurlar. Onlara eşlik eden müzikler ise ya Hint müzikleri ya da 1960’ların pop/rock şarkılarıdır ki Anderson özellikle İngiliz müziğine meraklıdır. Oysa bir zamanların,“Yolda”nın (On the Road) ya da “Easy Rider”ın öfkeli genç adamları ruhsal ve fiziksel yolculuklarını Amerika’da yaparlardı ve Amerikan cazı ya da rock’ı dinlerlerdi. Onların deneyimlerinin başarısızlığıdır zaten Wes Anderson erkeklerine getiren bizi. Anderson erkekleri deyince üniversiteden arkadaşı, oyuncusu ve ortak senaristi Owen Wilson’ı özellikle anmak lazım. Anderson filmleri onun hayatıyla da yakından ilgili çünkü. Gerçek hayatında intihar girişiminde bulunan Wilson’ın, Darjeeling Limited’de de intihar girişiminin yaralarını hala yüzünde taşıyan biri olarak karşımızı çıkması tesadüfi değildir elbette.

İlk filmi Bottle Rocket’da da ikisi kardeş 3 genç erkeğin hikayesini anlatan Anderson’ın filmlerinde kötü baba figürleri ya da acımasız patriyarklar eksik olmaz. Köpek Adası’nda da durum böyle. Kötü bir diktatörün bir adaya gönderdiği köpeklerin dayanışması ve buradan kurtulma çabası anlatılıyor filmde. Müziğin son derece büyük bir rol oynadığı filmin ötekileştirme, dışlama, ırkçılık gibi eleştirdiği politik yaklaşımlar var. Büyük Budapeşte Oteli’nde belirginleşmeye başlayan politik ton bu filmde de hakim. Fakat Anderson’ın rahatsız edici bir tutumu da var. Tıpkı bütün Fatih Akın filmlerinde bir Batılının, tepki göstermeye öncelik etmesi gibi bu filmde de bir Amerikalı değişim öğrencisi, Japonlara tepkilerini göstermede öncülük ediyor. Neden? Japonlar kendileri bir mücadele başlatmaktan aciz mi? Japonluk, Lost in Translation’da olduğu gibi bir komiklik, bir ötekilik hali. Tam da eleştirdiği şeyi yapan bir film olmuş Köpek Adası. Hele, her patlamanın atom bombası bulutu yapmasına ne demeli? Seyretmeye elbette değer her Wes Anderson filmi gibi ama galiba benim favori Anderson filmim Steely Dan üyelerinin zamanında belirttiği gibi hala Bottle Rocket.

Kısmet, Sevgilim-İlk Şarkı: Psikanaliz şart!

TARİH:  28 Temmuz 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı filmlerin karakterlerini, temel bir psikanaliz bilgisi olmadan yorumlamak bana imkânsızmış gibi geliyor. “Genç ve Güzel”in Isabelle’ini (Marine Vacth) ve “Daha”nın Gaza’sını (Hayat van Eck) ancak psikanalizle yorumlayabilirsiniz. Aksi taktirde bu genç kahramanların motivasyonlarını ve davranışlarını açıklamak imkânsız gibidir. “Genç ve Güzel”, tıpkı “Kısmet, Sevgilim” gibi bir röntgenleme sahnesiyle açılır ve seyirciye filmin ensestiyöz arzulara dair olduğunu belirtir. Filmin genç kahramanı Isabelle, annesinin yerini almaya çalışacak, babasının yerine koyacağı yaşlı erkeklerle sevişecektir. “Daha”nın Gaza’sı, babasının mülteci kadınlardan biriyle sevişmesine tanık olur. Bu kadın Gaza’nın yakınlık hissettiği ve annesi yerine koyduğu biridir. Gaza bu sahneye tanık olduktan sonra vahşileşir, acımasız davranmaya başlar.

“Kısmet, Sevgilim”, bir röntgenleme sahnesiyle açılıyor. Filmin kahramanı Amin (Shain Boumédine), kuzeni Tony (Salim Kechiouche) ile Ophélie’nin (Ophélie Bau) sevişmesini dikizler. Bu yasak bir sevişmedir çünkü Ophélie, Clement adlı bir askerle nişanlıdır. Clement dört yıldır bir gemide görevdedir ve bu dört yıl boyunca Tony ile Ophélie kaçamak bir ilişki yaşamaktadır.


Sevişme biter, çift duş alır fakat Tony daha durulmamıştır. Tam Tony, ikinci sevişmeyi zorlamaya başladığı anda dikizci Amin olaya müdahale eder ve kapıyı çalar. Sevişgenler, panik içinde apar topar giyinir. Tony, arka kapıdan motosikletine atlayıp toz olur. Ophélie, giyinip, basıldım korkusuyla kapıyı açar. Karşısında hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sahtekârca davranan Amin vardır. Kız yakalanma korkusuyla titremeyi sürdürürken, Amin onun ağzını arar ve ona, Tony’yle ilişkisini itiraf ettirir. Artık Amin’in, Ophélie karşısında eli güçlüdür. Ondan bir şey talep etmeye hak kazanmıştır. Kızın sırrını öğrenmiştir.

Bu sahneyi Freudyen bir kavram olan ilk sahne’ye (Urszene/primal scene) bağlamak mümkün. Anne ve babasının seviştiğini gören ya da hayal eden çocuk, babanın annesine şiddet uyguladığını düşünür. Bir yandan da haz alır. Kendisinin dışarda bırakılmasına öfkelenir. Anneye sahip olmak ister. Tabii babayı devre dışı bırakmak da diğer arzusudur. Ama bu açık açık yapılabilecek bir şey değildir. Çocuk da zaten öfke ve arzularının bilincinde değildir. Yetişkinlikte de bazen sürer bilinçaltına sürülen bu arzu ve öfke. Kişi sembolik anne ve babalarla benzer şeyleri yaşar. Kısaca bir Ödipal üçgen oluşur. Filmin bu anındaki Ödipal üçgende, Amin çocuk, kuzen Tony baba ve Ophélie de annedir. Kıskanç, öfkeli ve Ophélie’ye yönelik cinsel arzuyla dolu Amin, sahneye müdahale etmiş, çiftin bir kez daha sevişmesini engellemiş, hatta sırlarını saklama koşuluyla Ophélie’den bir dilek isteme hakkını elde etmiştir. Amin bütün eleştirmenlerin yazdığı gibi ne masumdur, ne romantiktir, ne de tam anlamıyla pasiftir. Pasif agresif denilebilir belki onun için.

Amin’in dolaplarından habersiz olan Tony, kuzeniyle birlikte sahilde kız tavlamaya çıkar. Tony doğrusu çok beceriklidir, çok da çekicidir. Amin ve Tony iki kızın yanına otururlar. Kızlar da zaten, yaz aşkları yaşamaya çoktan hazırdır. Yaz tatili zaten bunun için vardır. Böylece Charlotte (Alexia Chardard) ve Celine (Lou Luttiau) ile tanışırız. Beş dakika içinde Tony, Charlotte’un elini tutar, 7 dakika içinde ise kızla öpüşmeye başlamıştır. Amin’in de Celine’le yakınlaşması beklenir doğal olarak ama işler öyle gelişmez. Çünkü Amin için Tony’yle ilişkisi olmayan biri çekici değildir.

Celine o gece Amin’in bir başka akrabasıyla birlikte olur. Amin, bakar sadece. Kıskanç, arzulu, beklemede. Daha sonra bir gece kulübünde dans ederlerken, Celine açık çek verir Amin’e ama Amin oralı olmaz. Ophélie de, Amin’e sırrını tutması karşılığında ne istediğini sorar. Kız sanki her türlü talebe açıkmış gibi durmaktadır. Amin, Ophélie’dan kendisine çıplak poz vermesini ister. Amin yine dikizciliği seçmiştir. Kız önce reddeder. Bir iki gün sonra ise kabul edeceğinin sinyallerini verir. Bir başka sefer ise bu kez Rus bir model Amin’in dudaklarına yapışır ama Amin yine kaçar. Amin, aktif, arzulu kadınlardan açıkçası korkmaktadır. Ophelie, Celine ve Rus model, hepsi de fazla aktif, fazla güçlü kadınlardır Amin için.


Amin’e yaralı bir kuş, Tony üzerinden annesiyle özdeşleştirebileceği, ona yemek yapabilecek bir anne modeli lazımdır. Başından beri bir yaz aşkı olduğu belli olan ilişkisinden çok fazla şey beklemeye başlamış ve sonuçta Tony tarafından terk edilmiş olan yaralı Charlotte, bir akbaba gibi avının zayıf düşmesini bekleyen Amin için ulaşılabilecek bir lokmadır. Diğer kadınlar gibi güçlü değildir. Başta Tony, Ophelie ve Amin arasında kurulan Ödipal üçgen, bir elemanın değişmesiyle Tony, Charlotte ve Amin olarak yeniden kurulur. Charlotte “annen kadar olmasa da ben de sana yemek pişirebilirim” diyerek, bu üçgendeki anne/sevgili rolünü kabul ettiğini, muhakkak ki bilinçsizce ifşa eder.

Çok tuhaf bulduğum bir şey de bütün eleştirmenlerimizin filmin yönetmeni Abdellatif Kechiche’in kötü niyetinden emin olmaları. Mesela filmde kadınların hepsinin erkeklerden bahsettiğini ve böylece türevsel bir konuma itildiklerini söylüyor bir eleştirmen. İyi de erkekler, kadınlar dışında neden bahsediyor? Kimse ne olacak bu memleketin hali demiyor ki! Cinsiyetçi, tacizci ve ve sömürücü diyor başka bir arkadaşım Kechiche için. Bir başka eleştirmen sapkın, İslamcı bir biçimde ikiyüzlü, tepeden bakan ve yargılayan bir yönetmen görüyor bu filmde. Keşke bütün İslamcılar Kchiche gibi olsa. Bir başka meslektaşım, Kechiche’in, filmini, kişisel hesaplaşmalarına alet ettiğini ileri sürüyor. Lea Seydoux, Kechiche’in bir önceki filmi “Mavi En Sıcak Renktir”le ödülü alana kadar, filme sahip çıkmış, sonradan taşımakta zorlandığı çıplak görüntülerinden dolayı Kechiche’i suçlamıştı. Ben erkek olduğum için değil, göçmen bir aileden geldiği için ve Seydoux gibi bir aristokrat olmadığı için, kısacası bence çok daha kırılgan olduğu için Kechiche konusunda belki pozitif önyargılı oldum. Ama o dönemde Kechiche’i de Seydoux’yu da okumuştum. Ve Kechiche’e hak vermiştim. Fakat bu olayın Kechiche’e karşı bir önyargı oluşturduğunu düşünüyorum.

Filmi nasıl mı buldum? Çok uzun. İzlenimci. Bu insanların hayatını niye seyrediyorum sorusunu sordurtan bir yanı var kesinlikle. Ama haftalardır üzerine yazmaya değer bulduğum tek film de bu açıkçası.

Yıldızlar Asla Ölmez: Ergen bir ruh

TARİH:  17 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gloria Grahame adını pek hatırlamıyoruz ama bir dönem “A Lonely Place-Tehlike İşareti”, “The Big Heat-Ölüm Korkusu”, “Human Desire-Şeytan Ruhlu Kadın”, “Crossfire”, “Man on a Tightrope” gibi filmlerde oynamışlığı, 1953’de Minnelli’nin “The Bad and the Beautiful-Çıplak Ruhlar”ındaki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ı almışlığı bile var. Hollywood’da yıldızı sönünce İngiltere’ye gidip, tiyatroda sahne alan Grahame’ın son 3 yılını konu alıyor Yıldızlar Asla Ölmez.

Grahame (Annette Benning) İngiltere’de kendisinden neredeyse 30 yaş küçük Peter Turner’la (Jamie Bell) tanışıyor. Peter oyuncu olmaya çalışan, ailesiyle yaşamaya devam eden genç bir adam. Grahame, derhal Peter’ı baştan çıkarıyor ve ikili bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Grahame’ın kendinden küçük biriyle ilişki yaşaması ilk kez olmuyor. Hatta bir skandalı da var geçmişte. Yönetmen Nicholas Ray’le evliyken, Ray’in o dönemde henüz ergen olan oğluyla aşk yaşadığı söyleniyor. Bunun doğru olup olmadığı kesin değilse de, Grahame yıllar sonra Ray’in oğluyla evleniyor. Eski üvey oğluyla evlenmesi, Grahame’ın Hollywood’da derhal itibar yitirmesine yol açıyor. Oysa Woody Allen da üvey kızıyla evlenmesine rağmen, kariyerini bugünlere kadar başarıyla sürdürdü. Allen’ın suçlandığı çok daha ciddi olaylar da var ama erkeklerle kadınlar arasında da büyük bir eşitsizlik var.

Filmden çıkarabileceğimiz bir sonuç, Grahame’ın kendisini her zaman bir çocuk gibi hissetmiş olması diyebiliriz belki de. Grahame, Turner’la ilişkisinin son yıllarında sağlığını kaybediyor. Daha önce meme kanseri tedavisi görmüş ama saçları dökülmesin diye kemoterapiyi reddetmiş Grahame. Ölümüne neden olan da bu ihmal. Grahame hayatının son günlerini Peter Turner’ın evinde, Peter’ın annesinin bakımında geçirmek istiyor. Sanki o ailenin küçük kızı olmayı istiyor. Gloria Grahame’ın Romeo ve Jülyet’te Jülyet’i oynamak istediğini de biliyoruz. Elli küsur yaşında ergen bir kızı oynayabileceğine gerçekten inanıyor Grahame. Muhtemelen büyüdüğünü gerçekten de anlayamıyor. Grahame’ın yaşı küçük erkeklerle ilişkisinin ardında bu algı sorunu var sanki. Grahame’ın gerçek hayatta kendisine son derece güvensiz olduğu da bilinen şeylerden biri. Yetişkinlerin dünyasına ait hissetmiyor kendisini muhtemelen. Oscar’ını alırken sahneden adeta kaçıyor, o kadar utangaç biri.

Filme dönecek olursak, iki kırık insanın birbirlerine tutunmaya çalışmalarını duyarlı bir biçimde anlatıyor film. Jamie Bell de, Annette Benning de rollerinde iyiler. Film keşke Grahame’ın nasıl öldüğünden çok nasıl yaşamış olduğuyla ilgilenseymiş.

Ocean’s 8: Zenginin malı, züğürdün becerisi

TARİH:  16 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yıllarda Hollywood gişe filmlerinde en çok merak ettiğim tek şey, Ruslara ve komünizme nasıl hakaret edildiği oluyor. Bazen ayaklarım sinemaya doğru geri geri giderken kendimi bakalım bu sefer nasıl bir saldırı tasarlamışlar sorusuyla gaza getiriyorum. Jennifer Lawrence, Jeremy Irons ve Charlotte Rampling’li Kızıl Serçe (Red Sparrow) dudak uçurtan ırkçılığı ve anti-komünizmiyle aşılamayan bir ilkellikle dipte durmayı sürdürüyor. Geçen haftanın Jurassic Park filmi ise Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası karşısındaki zaferini bakteri yüklü sıçanların Almanların üzerine salınmasına bağlayarak, anti-komünistlikte yeni bir kapı açmıştı. Filmdeki aygır suratlı Rus işadamı ise pek klişeydi.

Bu haftanın Ocean’s 8’i ise şu ırkçı savda bulunuyor: Rusların hepsi hacker’dır! Ruslar sizin mahremiyetinize özelinize saygı göstermez diyerek, herhalde komünizmde her şeyin ve herkesin izlendiği fikrine de gönderme yapılıyor; son seçimlerde Rus müdahalesi iddiası vs de akla geliyor tabii. Rusya artık kapitalist olsa da ABD’nin hâlâ düşmanı olduğu için, komünizmle Rusluğu harmanlamakta bir sorun görülmüyor.

Zorunlu Rus/komünizm düşmanlığı faslını geçersek, Ocean’s 8’in erkek rollerini kadınlara vermek dışında bir orijinalliği olmadığını, Ocean’s 11 ile Steven Soderbergh’in yeniden piyasaya sürdüğü diziye taze bir nefes getirmediğini söyleyebilirim. İnsanların hırsızlara, soyulan kendileri olmadıkça sempati duydukları söylenebilir. Geçenlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın eski bir videosuna rastladım. “Fakir, çalmasını iyi beceremeği için fakirdir!” diyen bir tanıdığına “El hak doğrudur” diyordu Erdoğan ve devam ediyordu “bordro mahkûmu nasıl çalsın?”

Erdoğan’ın öncülü Turgut Özal “benim memurum işini bilir” demişti demesine ama birçok bordro mahkûmu fantezilerini hayata geçiremiyordu anlaşılan. Eşitsiz ve adaletsiz sistemlerde Robin Hood’dan Bonnie & Clyde’a hırsızlar kahramanlaşabiliyordu bile. Daha da fazla didaktikleşmek en son istediğim şey, bu diskuru da burada noktalayayım.

Kısacası, kurumsal hırsızlık karşısında (banka, şirket, devlet vs) bireyin kendini tehlikeye atarak bu devlerden bir şeyler tırtıklamasına seviniyoruz. Hem tırtıklanana gıcık olduğumuz için, hem kendi köşeyi dönme fantazilerimiz gıdıklandığı için. Ocean’s 8’te de öyle oluyor. Çeşitli etnisitelerden 8 kadın Beyaz olan ikisinin liderliğinde biraraya geliyor ve değerli bir kolyeyi çalıyor. Bu etnisiteler için de elbette Rus yok! Filmin hikâyesi enteresan değil, gerilim desen hak getire, aşk meşk de yok. Anne Hathaway, Rihanna, Cate Blanchett gibi ünlüleri izleyeceğim diye heyecanlanmaya da gerek yok. Film ilginç olmayınca oyuncuları seyretmenin de bir heyecanı olmuyor. Biraz Sandra Bullock’ın karakterinde renk var, o kadar. Başka işiniz yoksa, zengin olma fantezileri kurmak için gidilebilir.

İyi ki vardılar

TARİH:  27 Kasım 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

23 Ekim’de Tarık Sipahi hayatını kaybetti. Tarık, ressamdı; hikâye, şiir, roman yazarıydı ve gazeteciydi. AnaBritannica Ansiklopedisi’nde çalışıyorduk ikimiz de; orada tanıştık. Aramızda 16 yaş fark vardı ama arkadaş olduk. Yıl 1987’ydi. O dönem çok gezdik AnaBrittannica’cılar olarak. Kimsenin arabası yoktu. Minibüs tutar kuzey Ege’de gezerdik. Assos’u keşfetmiştik ve büyülenmiştik. Tarık bu gezilerin ayrılmaz parçasıydı. O gezilerde minibüste dinlediğimiz müzikler ve çevrede gördüklerimiz başta Eleni Karaindru olmak üzere aklıma kalıcı şekilde işlenmiştir. Bir de Goran Bregovic&Iggy Pop şarkısı “The fish knows everything” vardı ki üzerine bir dizi resim yapmıştı Tarık. Tabii ki balık her şeyi bilir, onun için düşünmesine gerek yoktur!

Tarık’tan Tom Waits’i öğrenmiştik bir de. Tom Waits, Tarık’ın alter-egosu (öteki beni) gibiydi. Yani sanırım onunla bir özdeşleşme yaşıyordu. Tanıdığım en bohem (?) adamdı Tarık. Aslında doğru mu bu tanım bilmiyorum ama bana sanki ona uyuyor gibi geliyor. Evi, evden başka her şeye benzerdi. Yatacak bir döşek yeterli eşyaydı Tarık için. Mala, mülke önem vermezdi. Sorun şu ki, sizin malınıza mülkünüze de önem vermezdi. Cebinde beş lira varsa, ki zaten daha fazla pek olmazdı, size verirdi düşünmeden. Sizinkini de size sormadan alabilirdi ama. Bu yüzden belki, fazla arkadaşı olmadı. Tarık’tan bir de İstanbul’un erguvanlarını sevmeyi öğrendim. İlk diktiğim ağaç bir erguvan ağacıydı, son radyo programımın adı da Erguvani İstimbot. Aslında bunlardaki Tarık etkisini bugüne kadar hiç düşünmemiştim.

Önemli olan resmin yapılmasıydı
Tarık Sipahi’nin bazı kitaplarının adlarını vereyim: Dokuz Öpüşen Balık; Köprücücesi; Lacivert Kedi; Hala Kitabı; Üsküdar; Dilsiz Martı vs.. Sanırım ilkini bulmak en kolayı. Ve de sayısız resmi var Tarık’ın. Bir türlü satamadığı… Neredeyse bedava vermeye hazır olduğu… Ne bulursa onun üzerine yapardı resimlerini çoğunlukla. Atılmış suntalar, aynalar. Bazen de olması gerektiği gibi tuvale. Önemli olan resmin yapılmasıydı, neyin üzerine yapıldığı değil. Tuval için para gerekiyordu ayrıca.

Tarık umarım ışıklar içinde uyumuyordur, biri ışıkları söndürmüştür. Yok o ışıklar yanıyorsa da, uyuyamadığı için küfür ediyordur. Yine de… Ruhun şad olsun be Tarık! Tarık Sipahi iyi ki vardı, iyi ki hayatıma girdi. Hakkını helal etmiştir umarım, benimki de helal olsun.

Freud ve Marx’tan etkilenmişti
Bernardo Bertolucci’yi kaybetmişiz dün. Tarık, Bertolucci ve benim kesiştiğimiz bir nokta var. Hayatta profesyonel bir dergide yayımlanan ilk sinema yazımın adı “Paris’te Son Tango ve Çölde Çay”dı ya da buna benzer bir başlığı vardı. Yazıda, Bertolucci’nin iki filminde gördüğüm tematik benzerlikleri anlatmıştım ve 1992’de aylık Antrakt Sinema Dergisi’nde yayımlanmıştı. Bu benzerlikleri önce Tarık’a anlatmıştım, o da yazsana, Antrakt’ta tanıdıklarım var, yayımlattırırım demişti. Sanırım Serhat Öztürk’tü o tanıdık. Ben de yazmıştım ve her zaman yarı amatör kalacak olan film eleştirmenliğime bu şekilde başlamıştım.

Bertolucci mühim yönetmendir. Freud ve Marx’tan etkilenmiştir ve filmlerinde bu iki düşünürün izleri bulunur. Çoğu entelektüel gibi o da son dönemlerinde dünyanın gidişatından, reel sosyalizmin çöküşünden etkilenmiş, giderek “konformist” biri olmuştur (Il Conformista!).

Bertolucci denilince akla ilk gelen film Paris’te Son Tango’dur (PST; 1972) halâ. O yıllarda sadece Marksizm değil, film eleştirisi de çok önemliydi ve Pauline Kael gibi sinema yazarlarının değerlendirmelerine herkes kulak kabartırdı. New Yorker dergisinde çıkan yazısında Kael, PST’nin etkisini, Stravinsky’nin Bahar Ayini’nin ilk temsilinin etkisine benzetmişti. Yani şoke eden, şaşırtan, infial yaratan, sarsan ve hayran bırakan büyük bir sanat eseri. Genç yaşıma ve aşk-meşk ilişkilerindeki azıcık tecrübeme rağmen PST’yi ilk izlediğimde ben de çok etkilenmiştim. Ne biliyordum ki o dönemde bu filmden bu kadar etkilenmiştim? Hatırlamıyorum. Ama karısının intiharının ardından, hayatla son bağını da kaybeden, zaten karısını da hiç tanımadığının farkına varan, topsumsallığından sıyrılıp bir hayvan gibi cinsellik yaşamaya çalışan ama nihayetinde ilişki kurduğu genç kızı sevmeye başlayan, yeniden toplumsal hayata katılmaya karar verdiğinde ise öldürülen ve ana rahmindeki bir cenin gibi kıvrılıp kalan filmin kahramanı Paul’den çok etkilenmiştim. Filmin Marksist bir yanı varsa, o da burjuva toplumuna en az filmin kahramanı Paul kahramanı kadar tepki duyuyor oluşuydu. Freudyen yanı ise… O zamanlar Freud’u pek bilmezdim açıkçası ama “uygarlığın huzursuzluğu” diyebiliriz belki de (kitabı okuduğum sanılacak, okumadım).

PST’yi son seyrettiğimde o ilk etkiyi yaratmamıştı. Hatta bayağı misojen olduğunu da düşünmüştüm. Yıllar sonra Bertolucci, filmin meşhur seks sahnelerinden birinde tereyağı kullanmaya, Paul’ü canlandıran Marlon Brando’yla birlikte karar verdiklerini ve bundan Maria Schneider’i haberdar etmediklerini komik bir şeymiş gibi anlatmıştı. Evet, yönetmenler şaşırtmayı bir oyuncu yönetme yöntemi olarak kullanırlar. Ama iki erkeğin ‘oyuncu yönetme’ adı altında böyle bir tecavüz sahnesinde bir kadın oyuncuya bunu yapmaları kesinlikle kabul edilemez. Bu arada medyada, tereyağıyla sınırlı olan bu bilgi saklama, Maria Schneider’in sahnenin tümünden habersiz olduğuna evrildi. Ayrıca Marlon Brando sanki o sahnede Maria Schneider’e gerçekten tecavüz etmişti! Bunlar da medyanın yapmaması gereken çarpıtmalardı.

Bertoluci yıllar sonra Çöl’de Çay’da, sanki PST’nin eşini kaybeden erkek kahramanının yerine bir kadını koydu. Çölde Çay’ın kahramanı Kit (Debra Winger), eşinin ölümünden sonra tıpkı Paul’ün yaptığı gibi, çocuk yaşta bir eş bulup onunla cinselliğe dayanan, “dilsiz” bir ilişki kurmuştu. Bertolucci’nin Oscarlarda sansasyonel bir başarısı da oldu: Son İmparator 9 Oscar kazandı. Görkemli bir filmdi ama o kadar önemli miydi, emin değilim.

Ve Roeg…

Son olarak Nicholas Roeg’i de anmak isterim. Çocukluğumun en etkili filmlerinden biriydi “The Walkabout”. Son filmi The Puffball’la Antalya Film Festivali’ne gelmişti Roeg. Ben filme bayılmıştım. Roeg’e basın toplantısında filmi sanki perdeye yapışmış bir şekilde seyrettiğimi söylediğimde sevindiğini hatırlıyorum. Ama sonra filmde neyi anlamadığımı ifade edememiş, sanki onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Saçma belki ama, bugüne kadar içime dert olmuştur bu olay. Belki o günden belliydi bu filmin Roeg’in son filmi olacağı. Çok yaşlıydı yönetmen ve filmi beğenen benden başka pek kimse yoktu. Ben de filmi anlamamış ama çok beğenmiştim. Evet, böyle şeyler de oluyor. Neyse öbür dünyada Roeg’i bulup derdimi daha iyi ifade etmeye çalışacağım. Bertolucci ve Roeg’in de ruhları şad olsun. İyi ki vardılar, iyi ki filmleriyle hayatımıza girdiler.


Güney Kore sapığı

TARİH:  12 Ocak 2019
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Bu yazı filmde olan ya da belki de olmayan sırları açık etmeye çalışacaktır. “Şüphe” için eksiklik üzerine eksik bir film denilebilir. Bu dediğimi daha sonra açmaya çalışacağım.

Filmin yüzeyde anlattığı bir hikâye var. Genellikle eleştiriler bu çerçevede yapılmış. Yani, öfkeli ve yoksul bir genç (Jong-su), sevdiği kadını (Hae-mi) öldürdüğünü düşündüğü zengin yuppie’nin (Ben) peşine düşer ve gerçeği bulmaya çalışır. Kısacası iki erkek ve bir kadından oluşan, erkekler arasındaki olağanüstü sınıfsal farklılıktan ateşini alan, üçlü bir aşk hikâyesi bu.

Fakat filmi bu şekilde okumak da neredeyse imkânsız. Her şey o kadar muğlak, o kadar havada ki. Seyrettiklerimizin ne kadarı gerçek, ne kadarı yazar olma heveslisi, yoksul Jong-su’nun zihninin ürünü bilemiyoruz. Erkekler arasındaki rekabetin nesnesi Hae-mi gerçekten var mı yoksa tümden bir hayal mi? Bu dünyadan biri gibi hissetmediği hep sıkılmasından ve esnemelerinden belli yuppie Ben, zaten “orada” değil ki hiç.

HAYAL Mİ? GERÇEK Mİ?

Yüzeydeki hikâyede, bir dükkanın önünde şarkı söyleyip, dans ederek müşteri toplamaya çalışan Hae-mi, Jong-su’yu görüyor ve ona sesleniyor. Hae-mi, Jong-su’yla çocukluk arkadaşı olduklarını iddia ediyor. Yine de tanınmayınca “estetik ameliyatı” olduğunu söylüyor. Hae-mi, ilerde Jong-su’ya yine palavra mı, gerçek mi olduğunu tam bilemeyeceğimiz anılarından söz edecek. Hae-mi’yi çocukken düştüğü kuyudan Jong-su kurtarmış ama Jong-su bırakın kızı kurtardığını, kuyunun varlığını bile hatırlamıyor.

Yoksa eksik olan Jong-su’nun hafızası mı? Seyretmediğim bir önceki filmi Şiir’de Lee Chan-dong’un kadın kahramanı Alzheimer hastasıymış, yani hafızasını yitirmekteymiş. Lee’nin daha önce seyretme şansı bulduğum tek filmi Vaha’nın (Oasis; 2001) kahramanları da zihinsel engellilerdi. Lee’nin filmlerinde, akıl ve hafıza eksikliği, dünyada olan biteni anlayamamanın mecazı (metaforu) sanki.

Filme dönersek Hae-mi, Jong-su’ya pantomim öğrendiğini söylüyor ve hayali bir mandalinayı soyup yiyor. Pantomim yaparken inandırıcı olabilmek için gereken ise Hae-mi’ye göre “mandalinanın varlığına inanmak” değil, “var olmadığını unutmak”! Hae-mi’nin var olup olmadığını düşünmemiz için bir ipucu daha!

Jong-su ile Hae-mi sevişiyorlar ve ardından kız Kenya’ya “büyük açlığını” dindirmeye gidiyor. Açlık, yani eksiklik. Geriye de Jong-su’ya bakması için görünmeyen (!) kedisini bırakıyor. Kedi var mı, yok mu?

Hae-mi döndüğünde havalimanında tanıştığı Ben’i getiriyor yanında. Ben “oynayarak” hayatını kazandığını söyleyen zengin bir yuppie. Oynamak deyince herhalde borsada oynamayı kastediyor ama bu hiç netleşmiyor. Ben’in gelişiyle Jong-su, bu üçlü ilişkide yedek oyuncuya dönüşüyor. Kıskançlıkla olan biteni izleyen ve sıranın kendisine gelmesini bekleyen bir yedek oyuncu! Hatta Hae-mi’yi sevdiğini söyleyerek rakibi Ben’den kendisine merhamet etmesini bekliyor ve kızı kendisine bırakmasını umuyor. Ben’in ise aklında “sera yakmak” var. Ben’in böyle tuhaf bir hobisi varmış, iki ayda bir filan bir serayı kundaklarmış. Ve ardından Hae-mi yok oluyor. Bir keresinde dediği gibi, “sanki hiç yaşamamışcasına!”.

Bütün bunlar, Jong-su’nun anne ve babasıyla yaşadıklarını da yankılıyor. Babasının şiddet eğilimi annesini evden kaçıran şey olmuş. Annesinin nerede olduğunu 16 yıldır bilmiyor Jong-su. Tıpkı sevdiği kızın nerede olduğunu bilmediği gibi. Ve onların eksikliğini gidermeye çalışıyor.

ARMUT UZAĞA DÜŞMEZ

Babanın şiddet eğilimi Ben’in insanları kullanıp atmasında, seraları yakmasında yankılanıyor olabilir mi? Ya da armut uzağa düşmez, Jong-su’nun ilerde görülecek şiddet eğilimi, babasından aldığı genetik/kültürel miras mı? İki erkek bir kadın üçgeni görüp de psikanalize bulamış herkesin ilk aklına gelecek şey Ödipal karmaşadır. Jong-su’nun Hae-mi’yle yatıp, Ben’i öldürmesi tipik bir Ödipal karmaşa şeması zaten. Hele hele Jong-su’nun bu üçlüde kıskançlıkla sırasını bekleyen adam konumunda olması onun ilerde yapabileceklerinin de habercisi.

Amerikan Sapığı filminin psikopatı bir borsacı yuppieydi. Ben’i tanıdıkça aklıma bu yuppie geldi. Ama acaba hangisi Güney Kore sapığıydı Ben mi, yoksa Jong-su mu? Ben’in net bir şiddet eylemini görmedik. Bana kalırsa asıl Güney Kore sapığı Jong-su’ydu.

Amerikan Sapığı dışında filmin çağrıştırdığı bir film daha var. Antonioni’nin Cinayeti Gördüm filminde de hem pantomimciler, hem de işlenip işlenmediği hiçbir zaman açığa çıkmayan bir cinayet vardı.

Şüphe, içerdiği bütün ilginç temalara rağmen beni çok sarmadı. Arthouse yani sanat sineması denilen türün “belirsizlik” tutkusunu sevmiyorum. Şüphe, belirsizlikte zirvede duran filmlerden biri. Tamam, her şeyi apaçık ortaya koymak, her şeyi bilen yönetmeni oynamak sevimsiz olmalı. Ama kendini ve seyirciyi sınırlamayacağım diye her şeyi bulanık bırakmak da bana kaçak güreşmek gibi geliyor. Bazen acaba yönetmen de kahramanları gibi, baktığı hayatı anlayamıyor, her şeyi bir gizem halesi içinde mi görüyor diye düşündüm. Bu da fazla ukalaca geldi (kendim için).

Her neyse… Birçok eleştirmene göre yılın en önemli başyapıtlarından biri Şüphe. Yabanı dilde Oscar için de ön aday listesinde yer alıyor.

Yeşil Rehber: Oscar avcısı bir film

TARİH:  1 Aralık 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Oscar mevsimi başladı, iddialı filmler göçmen kuşlar gibi birer birer sinemalara geliyor. Yeşil Rehber (YR) bunlardan biri. YR, tam Oscarlık bir çalışma. Beyaz Amerikalıya kendisini iyi hissettirecek, bunu yaparken asla düşündürtmeyecek; düşündürtmek ne kelime bildiklerini de unutturacak bir film.

1960’ların resmen ırkçı Amerikası’nda bir Siyahla bir Beyaz birlikte yola koyulurlar: İtalyan asıllı şoför Tom Lip avam, ırkçı ve Siyah düşmanıdır ama işine duygularını karıştırmaz. Siyah müzisyen Dr. Don Shirley ise elitist ve “dandy” bir eşcinceldir. Güneyin ırkçı kentlerinde, toprak ağalarının evlerinde konserler verecektir Don Shirley iki müzisyen arkadaşıyla birlikte. Tom Lip de Shirley’nin özel şoförü olacaktır.

Don Shirley, ırkçı Güney’de hem el üstünde tutulur hem de aşağılanmanın dibini yaşar. Üstün müzisyen nitelikleriyle tırnak içinde şeref konuğudur. Ama konser vereceği mekânlarda, bazen yemek yemesine, bazen de çişini bile yapmasına izin verilmez. Çünkü Siyahların, Beyazların kullandığı tuvaletleri kullanması, onların yemek yediği yerlerde yemek yemesi, onların kaldığı otellerde kalması yasaktır. Don Shirley’yi değerli kılan şey, “saygın” bir müzik yapmasıdır. Klasik müzik eğitimiyle caza “ciddi” bir hava katmıştır Shirley. Hibrid bir müzik yapmaktadır.

Peki Beyazlarla aynı mekânda yemek yiyemeyen, tuvalete gidemeyen Shirley klasik müzik eğitimini nasıl almıştır? Sovyetler Birliği’nde, Leningrad’da! Bir tanıdığı ondaki yeteneği görüp, SSCB’de eğitim almasını sağlamıştır! Sosyalist Ekim Devrimi’nin hemen ardından eşcinselliği suç olmaktan çıkaran, eğitimi bedava yapan, eşitlikçi SSCB’de, ABD’de asla alamayacağı eğitimi almıştır Don Shirley. Ama Amerika, bütün dünyaya kendisini özgürlükçü diye, Sovyetler Birliği’ni ise insan haklarının hiç olmadığı bir ülke olarak satar, o başka.

yesil-rehber-oscar-avcisi-bir-film-537162-1.

“Gizli Sayılar” filminde, nasıl SSCB’de kadınların bilim yapmasının serbest, ABD’de yasak olması tartışılmıyorsa, bu filmde de SSCB’de Siyahlarla Beyazlarla eşitken, ABD’de ırkçılık olması hiç tartışılmıyor. Ne de ABD’deki ırkçılık karşıtı, sivil haklar mücadelesinin adı anılıyor. Peki ne yapılıyor? Zenciye nasıl zenci olması gerektiği öğretiliyor!

Siyah ve eşcinsel olarak ayrımcılığın katmerlisine maruz kalan Dr. Don Shirley, dramın Allahını yaşasa da geri plandaki figür olarak kalıyor film boyunca. Bütün o züppeliğiyle, baston yutmuş gibi duruşuyla, hatta kızarmış tavuk yemeyi bilmemesiyle has bir Siyah, hatta has bir Amerikalı değildir Shirley. Siyahların geleneksel yemeği kızarmış tavuğu nasıl yemesi gerektiğini Tom Lip öğretir Shirley’ye. Hani bir zamanlar bir devlet büyüğümüz, “bu ülkeye komünizm gerekliyse, onu da biz getiririz” demişti ya. Bu film, Beyaz kahramanı aracılığıyla “bu ülkeye zenci kültürü gerekliyse, onu da biz getiririz”, der gibi duruyor ve Shirley’ye kendi kültürünü öğretiyor. Tamam Shirley, SSCB’de konservatuvara gitti ama o zamana kadar sarayda mı yaşadı? Ya da SSCB’de adab-ı muaşeret mi öğrendi?

Tony Lip de değişiyor filmde elbette. Başlangıçta Siyahların kullandığı su bardaklarını, bir daha kullanılamayacak kadar kirlenmiş diye çöpe atan Lip, Shirley’ye uygulanan ırkçılığa tanık olunca, kendi ırkçılığından tamamen kurtuluyor! Hatta Shirley’ye bir nevi yuva, bir nevi aile bile sağlıyor!

Shirley, üstün yetenekli bir müzisyen değil de sıradan bir Siyah olsaydı, bütün bunlar elbette olmayacaktı. İnsan olduklarını fark ettirebilmek için, Siyahların çok yüksek bir yerden başlamaları gerekiyor ama bu, filmin mesajı değil elbette. Bu, filmin farkında olmadan yaptığı şey.

Yetenekli bir oyuncu olan Mahershala Ali’nin çok kötü bir performans sergilediği, Vigo Mortensen’in ise yine de iyi olmayı becerdiği, klişelerle dolu banal bir film Yeşil Defter. Ama birkaç Oscar almasını beklerim.


Soğuk Savaş: İmkânsız aşklar hayatlar

TARİH:  29 Aralık 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

PawlIkowskI’nin son filmi Soğuk Savaş, “ne senle ne de sensiz” diyebileceğimiz imkânsız aşk hikâyelerinden. Birlikte olduklarında, bir süre sonra illa ki bir nedenle ayrılan, sonra yine illa ki yeniden biraraya gelen iki sevgilinin hikâyesi bu. Aşk hikâyesinin kahramanı olan erkek ve kadın tuhaf bir şekilde hem oportünist hem de idealistler. Hem her ortama uyum sağlayabiliyor hem de muhakkak arıza çıkarıyorlar.

Bütün bunlar ilginç fikirlerle dolu bir film izleyeceğiniz izlenimi uyandırmasın. Film de kahramanları gibi çelişkili; hem bazı açılardan yenilikçi hem de klişelerle dolu. Filmin estetiği, yönetmenin bir önceki filmi Ida ile hemen hemen aynı çizgide. Akademi ölçeği denilen dar bir çerçevesi var ve film siyah beyaz. Bu estetik bir yandan sıra dışı, bir yandan da hem yönetmenin kariyerinde hem de başka bazı sanat sineması örneklerinde gördüğümüz bir şey.

Gözünü oscar’a dikmiş durumda

Yönetmenin bir önceki filmi Ida, seküler bir hayat, atalarının dini olan Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında kalan bir rahibenin seçimiyle ilgiliydi. Film çok başarılı olmuş, ödüle boğulmuştu. Soğuk Savaş da aynı başarıyı yakaladı. Cannes’da en iyi yönetmen ödülü aldı, Avrupa sineması ödüllerini sildi süpürdü ve şimdi gözünü Yabancı Film Oscarı’na dikmiş durumda. Bana kalırsa Ahlat Ağacı’nın yarısı kadar fikir içermiyor film.

Filmin çizdiği soğuk savaş dönemi Polonyası’nda daha önce görmediğimiz yeni bir şey yok. Komünist Parti’nin bildik simalarının düzeninde yaşamak zor. Bildik sima derken, eyyamcı, korkak ve korkutucu, herkesi muhbirliğe teşfik eden “aparatçik”leri sinemada göre göre ezberledik artık. Şu sıralarda, Avrupa’nın en gerici, en sağcı, en ırkçı, en kadın düşmanı, en faşizan yönetimlerinden birine sahip olan ülkeye son iki gidişimde, ırkçılıkla sokakta yüzyüze geldim. Çok sevdiğim bir ülke bir yandan, çok sevdiğim insanlar var Polonya’da ama artık gitmek istemiyorum. Ama Polonya sineması hala, o dönemi satmayı sürdürüyor çünkü alıcısı çok, bugünün ise alıcısı az. “Özgürlüğe” kavuşan ülkenin, o özgürlükle ne yaptığı o kadar ilginç olmasa gerek.

Öte yandan filmde kısa bir rolde karşımıza çıkan Fransız erkek de tam bir klişe. Çapkın, kadınları yatağa atmada uzmanlaşmış bir Fransız ne kadar bildik bir figür! Batı maddiyatın ele geçirdiği, piyasaya hizmet etmek zorunda olunan bir yer filmde. Orası da özgür değil ve o fotoğrafta da yeni bir şey yok.

AYRI OLAMAMA

Film iki seçeneğin de sorunlu olduğu bu dünyada, Polonyalı dansçı-şarkıcı Zula’yla, folklor araştırmacısı, orkestra yönetmeni ve piyanist Wiktor’un uzatmalı aşkını anlatıyor. Zula köylü olmadığı halde, köylüler arasında düzenlenen bir şarkı yarışmasına bir yolunu bulup katılan, fırsatçı ve becerikli biri olarak çıkıyor karşımıza. Wiktor ise halk şarkılarını derleyen ve onlardan bir repertuvar ve koro oluşturan idealist bir müzikolog. Filmin en ilginç bölümü bu ilk tanışma ve ilişkinin geliştiği dönem. Wiktor bir süre sonra, rejimin müdahalelerinden bıkıyor. Fakat Zula sanatını başka bir yerde icra edebileceğini düşünemiyor. Böylece Zula ve Wiktor’un Fransa, Yugoslavya ve Polonya arasında 20 yıla yayılan inişli çıkışlı hikâyesi şekilleniyor. Her iki karakter de yaşadıkları ülkeye uyum sağlayabilmek için tavizler veriyor. Bu onları başka insanlara dönüştürüyor. Kavgalar, kavgalar, kavgalar… Ama ayrı olamama hâli sürüyor. Film, eliptik yani zaman içinde sıçramalı anlatımı nedeniyle bir süre sonra dramatik gerilimini yitiriyor ve seyirciyi kahramanlara yabancılaştırıyor. Ne olursa olsun yaşananlar kalıcı bir etki yaratmıyor çiftler üzerinde. Bir bakıyorsunuz Wiktor, Zula’yı, bir albüm yapabilmesi için bir Fransız çapkının kollarına itiyor. Fakat nihayetinde “büyük aşk” yine de sürüyor.

Ne Doğu’da ne de Batı’da mutlu olamayan çiftin seçimi, Ida’nın seçimine benziyor. Çözümü tanrının kucağında arıyorlar. Öbür dünyayı, bu dünyaya tercih ediyorlar! Pawlikowski’nin kahramanlarının dindar, Hristiyan seçimleri de açıkçası benim canımı çok sıkıyor. Başka bir öneriniz yoksa, ben almayayım.

Döneme dair izlenimler de daha önce yazdığım gibi ilginç olmayınca film kısa süresine rağmen bir foto albümüne dönüşüyor. Fotoğraflar güzel ama aradaki hikâyeyi yazmak çoğunlukla seyirciye kalıyor.

Son Çıkış: Alıp başını gitmek

TARİH:  8 Aralık 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazılarımız büyüyemiyor. İstediği herşeyin elinin altında olacağı, elini sallasa ellisinin koşacağı bir çocukluk hayalini ileri yaşlarına kadar koruyabiliyor. Herşeyi istediklerin için, hiçbir şey olamıyorlar tam.

‘Son Çıkış’ın kahramanı Tahsin de böyle biri. Ne evinin erkeği, ne karısının kocası ne de çalıştığı konumu doldurabilen biri o. Zaten işteki konumuna da karısı sayesinde gelmiş. Tahsin’in çalıştığı şirketin sahibi aynı zamanda Tahsin’in kayınpederi oluyor. Yani Tahsin çok da çaba harcamamış makam, mevkii sahibi olmak için. Dişiyle tırnağıyla çıkmamış yukarılara. Haydan geleni huya göndermesi çok da şaşırtıcı değil.

Yeryüzü Cenneti!

Tahsin bir gün bir barda, Siren adlı eski bir kadın arkadaşıyla karşılaşıyor. Ondan alternatif bir yaşam öyküsü dinliyor. Doğal tarım yapılan, komünal bir hayat yaşanan bir nevi yeryüzü cenneti hayali Tahsin’in zaten bir yerlerde bastırılmış bir şekilde duran hayallerini canlandırıyor. Sıkıldığı işinden ve evinden kaçıp Akdeniz’de kendisini bekleyen bu hayale doğru koşmaya karar veriyor. Ama İstanbul bu, adamı kolay bırakmaz!

Ağların kokusunda

Martin Scorsese’nin ‘After Hours’ adlı filminin kahramanı da Tahsin gibi bir sirenin (mitolojide sesleriyle erkekleri baştan çıkaran dişi varlıklar) çağrısı üzerine Manhattan’ın sokaklarında kabus gibi bir gece geçirir. Tahsin’in de başına gelmedik kalmaz hedefine ulaşana dek. İnşaat dehşetinin faillerinden biri olan mimar Tahsin, kendisinin de kazılmasına katkıda bulunduğu kuyulara ya da inşaat çukurlarına düşer durur. Her şeye katlanır Tahsin, ne de olsa vadedilmiş cennette birkaç huri onu beklemektedir.

Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda sevişecek, yelkovan kuşlarının peşi sıra şu ada senin, bu ada benim alıp başını gidecektir. Ama başka bir şair de başka bir ülke bulunamayacağını, bu şehrin peşinden geleceğini söylemişti. Tahsin duymuş muydu?

Bir küçük burjuva

İstanbul’da hepimizin kabusuna dönüşen ve şehrin çoğu semtini tanınmayacak kadar çirkinleştiren inşaat furyasını arka planına alırken, gelişmesini tamamlamamış başka bir varlığı yani bir küçük burjuva erkeği odağına alan Son Çıkış, keyifle izlenen, iyi bir film. Özellikle başrol oyuncusu Deniz Celiloğlu, Tahsin rolünde çok iyi.
Not. Konstantin Kavafis, Orhan Veli ve Yunus Emre’ye teşekkür ederim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com