Phantom Thread

TARİH:  12 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yılların en popüler masalı bana öyle geliyor ki ‘Güzel ve Canavar.’ Masal Türkçeleştirilirken bizde nedense canavar yerine çirkin sözcüğü seçilmiş. Oysa güzel kızın, ‘büyüsünü’ bozup, insanlaştırdığı yaratık, çirkin bir adam değildir.

Çirkinden öte bir şeydir, acımasız, yarı aslan yarı insan bir varlıktır. Lanetlenmiştir ve bu laneti ancak bir kadının gerçek aşkı, sevgisi bozabilir. Hasta çocuğuna bakan bir annenin sevgisi gibi. Masalda, Güzel zamanında Canavar’ın yanına gitmeyerek onun hastalanmasına neden olur. Ama Güzel, son anda yetişir, hasta çocuğuna bakan bir anne gibi gözyaşı döker ve Canavar’ı kurtarır. Canavarı lanetleyen büyü bozulur ve bir prense dönüşür. Onlar erer muratlarına biz çıkarız kerevetine.

Buna benzer bir hikâyeyi ‘Grinin Elli Tonu’ anlattıydı bize. Canavar zengin bir işadamıydı bu kez. Suyun Sesi’nde ise, hayvan ya da canavar insanlaşmıyordu, insan hayvanlaşıyordu ve sevgililer yine muratlarına eriyordu.

Bir de tabii başrolünde Emma Watson’ın oynadığı, doğrudan masalın bir uyarlaması olan Güzel ve Çirkin var. Bunların hepsi son birkaç yılın ürünü.

Bundan sonra yazacaklarım spoiler olabilir, uyarıyorum.

Phantom Thread’in öyküsünün de, Güzel ve Canavar masalının bir versiyonu olduğu söylenebilir. Akla Pygmalion efsanesi de geliyor ama Güzel ve Çirkin, Phantom Thread’e daha çok uyuyor. Phantom Thread’in ‘Güzel’ine de, ‘Canavar’ı hazırladığı ‘iksirle’ önce hasta edip, sonra aşkıyla/sevgisiyle iyileştirmek düşüyor.

1950’ler Londra’sındayız. Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis), asillerin terzisi olarak bir kadın ordusu çalıştırıyor yanında. Kontesler gidiyor, baronesler geliyor Woodcock’ın ‘ev’ine. Henüz yüksek moda bugünkü gibi sanayileşmemiş, el işi hâlâ işin temelini oluşturuyor. Woodcock’ın baş yardımcısı kızkardeşi Cyril (Lesley Manville). Filmin başlarında Reynolds kardeşine hep benim “falancam” (my so-and-so) diye hitap ediyor nedense, sonra adıyla hitap etmeye başlıyor. Evde, bir ara özel bir yeri olduğunu anladığımız ama artık Reynolds’un hiçbir şekilde radarına girmeyen Johanna adlı, genç ve güzel bir kadın daha var. Johanna’nın, Reynolds’ın sürekli değişen gözdelerinden biri olduğunu anlıyoruz. Ve artık Johanna’yı da göndermenin zamanı gelmiş. Cyril, kızı gönderirken, Reynolds da kafa dinlemeye taşrada bir otele gidiyor. Burada, sarsakça içeri girişiyle dikkatini çeken garson kız Alma (Vicky Krieps) dikkatini çekiyor Reynolds’ın. Ve flört başlıyor ikili arasında. Alma’nın yabancı, muhtemelen Alman aksanı dışında bir özelliğini bilmiyoruz. Bir de annesinin öldüğünü. Alma muhtemelen İkinci Dünya Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş, ardından İngiltere’ye göç etmiş yoksul ve yalnız bir kadın. Ama Alma, hiç ezik, hiç güçsüz bir kadın değil. Reynolds, birkaç kişiyi doyuracak kadar çok şey sipariş ettiğinde, ona “aç çocuk” diye hitap edebilecek kadar cesur daha en baştan. Oysa ki aralarında hem yaş, hem statü, hem de sınıf farkı var. Alma kolay lokma değil. Reynolds’a ilk söylediği sözlerden biri “bana karşı hep dikkatli ol” şeklindeki bir uyarı. Alma, Johanna gibi kullanılıp atılacak geçici gözdelerden biri olmadığını en baştan gösteriyor. Alma, Reynolds’ın kendine çok güvenli görünümünün altındaki zayıflığı, o ‘persona’nın ardında saklanan küçük çocuğu daha ilk anda görüyor. Alma, nasıl bu kadar güçlü olabilmiş? Belki zamanın koşulları ona başka çare bırakmadığından… Herkesi, memleketini kaybeden ve yine de ayakta durabilmek için güçlü olmak zorunda olan bir mülteci o, muhtemelen. Oyuncu Vicky Krieps, Alma’yı böyle tasarlamış; senaryoda olmayanları hayal etmiş.

Birlikte geçirdikleri ilk gecede Reynolds, Alma’yı onla seks yapmak için değil, yeniden giydirmek için soyuyor. Onun nasıl bir canlı model olacağını anlamaya çalışıyor, kırıcı olmayı hiç umursamadan. “Memelerin yokmuş”, diyebiliyor Alma’yı utandırarak. Oysa Alma’nın küçük memeleri, Reynolds’a daha geniş olanaklar tanıyor, dikeceği elbiselerde. Onları büyük göstermek mesele değil, ama büyük olanı küçültmek daha zor.

Reynolds’ın hayatında iki önemli kadın var. Birisi annesi, daha doğrusu onun hayaleti. Çoktan ölmüş annesinin yukardan kendisini gözlediğini ve koruyup, kolladığını düşünüyor Reynolds. Onun saçını ve resmini ceketinin astarına dikmiş, kalbinin üstünde taşıyor her an. Bir tür Psycho da diyebiliriz Reynolds’a. Annesinden kopamamış bir çocuk o. Diğer önemli kadın ise kardeşi Cyril. Ne Cyril ne de Reynolds hiç evlenmemişler. Reynolds annesini, Cyril ise Reynolds’ı hiç aldatmamış bu anlamda. Diğer herkes geçici. Ama Alma’nın geçmeye niyeti yok. Kalabilmek için ise Reynolds’ın annesiyle rekabet edebilmesi gerektiğini erkenden fark ediyor. Reynolds’ın, sevmeye ve sevilmeye açık olduğu tek anın, gardının hastalık ya da yorgunluk nedeniyle düştüğü anlar olduğunu fark ediyor Alma. Reynolds’ın özenle sakladığı ana kuzusu o anlarda sahne alıyor. Alma da stratejisini, o çocuğun muhtaç olduğu anne rolünü oynayarak doldurabileceğini görüyor. Reynolds’ı başka kadınlarla gerçek bir yakınlaşmadan alıkoyan lanetin, annesinin hayaleti olduğunu fark ediyor ve hayaleti kendi vücudunda ete kemiğe büründürerek yeniyor. Lanetin büyüsünü bozuyor. Bütün bu yazdıklarım çok mekanik ya da çok Freudyen görülebilir. Yönetmen P.T. Anderson ile Lewis ve Krieps bu iktidar mücadelesi gibi görünen şeyi insanileştirebiliyorlar; sevmeye ve sevilmeye, korunup, kollanmaya ihtiyacı olan iki insanın bunu yapabilecekleri tek davranış biçimini bulmalarının, birlikte yaşamayı başarmalarının hikâyesi haline getiriyorlar. Yani herşeye rağmen romantik bir film Phantom Thread.

Filmin adı ‘hayalet iplik’ gibi bir anlama geliyor. Bu Reynolds’ın içinde sırlar sakladığı kumaşla astarı arasındaki görünmeyen dikişleri işaret ediyor olabilir. ‘Hayalet izlek’ gibi bir çeviri de mümkün. Bu da Reynolds’ın annesinin hayaletinden Alma’ya uzanan izleğe işaret ediyor olabilir. Ya da görünen Reynolds ile asıl Reynolds arasındaki farka işaret edebilir. Görünen mi hayalet, saklanan mı? Bonnie Prince Billy ‘Wolf among Wolves’ adlı şarkısında “She loves a soul/ That i’ve never been/ A dog among dogs/ A man among men/ And every day/ When i come home to her/ She holds a phantom/ She kisses and she hugs him/ And I am not/ Averse to how she loves him/ Why must I live and walk unloved as what I am” diyor. Kısaca: “O, hayalinde yarattığı bir hayaleti seviyor. Onun öpüp kokladığı kişi ben değilim. Ben itin tekiyim ve neysem o olarak sevilmek istiyorum” diyor şarkıcı/oyuncu Bonnie Prince Billy yani Will Oldham. Tesadüf Oldham, son olarak bir ‘Bir Hayalet Hikâyesi’ adlı filmde oynadı.

Alma ise ‘it görünümlü hayaletin’ arkasındaki insanı görüyor ve onu seviyor. Hayalet belki de böyle bir anlama geliyor. Film, Anderson’ın kariyerindeki sert ve acımasız erkekleri anlattığı ‘Kan Dökülecek’ ve ‘The Master’la akraba ama onlardan çok daha yumuşak bir film. Daniel Day-Lewis’in son filmi, Vicky Krieps’in ise ilk ‘büyük’ filmi. Krieps’i 2014’te Montreal Film Festivali’nde ‘Das Zimmermaedchen Lynn’ (Oda Hizmetçisi Lynn) filmiyle ödüllendiren jürinin başkanıydım. Anderson, bu filmi seyrettikten sonra Krieps’i oynatmaya karar vermiş. Saçma ama ben de kendime pay biçiyorum, bir yeteneği önceden görebilmiş olmakla. Ben filmi sevdim, umarım siz de seversiniz.

Türkiye Almanya Film Festivali’nin kurucusu Adil Kaya: Festival bir şenliktir

TARİH:  10 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nürnberg’de bu yıl 23.’sü düzenlenen Türkiye Almanya Film Festivali dün akşam düzenlene bir törenle başladı. Törende, Halil Ergün ve Alman yönetmen Volker Schlöndorff’a 23. Türkiye Almanya Film Festivali’nin onur ödülü Ercan Kesal tarafından takdim edildi. Festivalde Ercan Kesal’ın Fındıktan Sonra adlı belgesel filminin dünya prömiyeri de yapılacak. Uzun metraj film yarışmasının jüri başkanlığını FIPRESCI Genel Sekreteri Klaus Eder yapıyor. Diğer jüri üyeleri arasında Türkiye’den Mahmut Fazıl Coşkun ve Tuba Ünsal var. Kısa metraj film yarışmasının jüri başkanı ise Özcan Alper. Uzun metraj yarışmasında Türkiye’den Paranın Kokusu (Ahmet Boyacıoğlu), Zor bir Karar (Ender Özkahraman), İşe Yarar Bir Şey (Pelin Esmer), Rüya (Derviş Zaim) ve Yol Ayrımı (Yavuz Turgul) bulunuyor. Alman filmleri arasında Christian Petzold’un Berlin’de bu yıl Altın Ayı için yarışan filmi Transit dikkat çekiyor.

Festival kurucusu ve yöneticisi Adil Kaya ile bir röportaj yaptık.

»İki ülkenin filmlerini bir festivalde buluşturma fikri nasıl çıktı. Başka ülkelerde düzenlenen Türk filmleri festivallerini çok duyuyorum ama böyle ikili bir festival başka yok sanırım…
Evet, başka bir örnegi yok. Türkiye dışında sivil toplum örgütlerinin organize ettiği Türk filmleri festivalleri var. Toplumlar arası iletişimde, Türkiye kültürünün çağdaş bir formatta tanıtılmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. Bir kere ayakları yere basıyor, toplumun isteğine cevap veriyorlar. Strassburg‘daki ya da Münih’teki sinema günleri bunların en köklüleri ve saygın festivaller. ABD’de Boston’daki etkinlik de gittikçe gelişiyor ve yerleşiyor. Londra da öyle.
Almanlar konulu festival diyor bizimki gibi festivallere, örneğin insan hakları film festivali ya da müzik filmleri festivali gibi. Bizim film festivalimiz 700-800 sinema etkinliği arasinda ilk ona giriyor. Ilk sirada açık farkla Berlinale var. Tabii bir de etkinliklerin hepsi klasik anlamda film festivali sayılmaz. Biz jürileriyle, yarışmalarıyla, sanatçı söyleşileriyle gerçek bir film festivali düzenliyoruz.

»Siz festivali belediye ile işbirliği içinde mi düzenliyorsunuz? Bağımsız davranmanız konusunda sorun çıkıyor mu ?
Bizim işbirliğimiz daha çok, belediyenin altyapısı ve ekibiyle işbirligi üzerine kurulu. Bunun ötesinde belediyede çok deneyimli kültür yöneticileri var, bir nevi danışmanlık sunuyorlar. Festivalin içerigine ise hiç karışmama gibi bir iş ahlakları var. Alman toplumunun eleştirilmesi konusunda ise bizi adeta yüreklendiriyorlar. Bu tutum, festivale maddi destek veren diger bütün Almanya makamlari için de geçerli, yani kendilerini eleştirmemiz için maddi destek veriyorlar!

» Bütün Avrupa’da da bu böyle mi?
Yok, o kadar da degil. Bu tutum Almanya için geçerli. Tarihsel sorunlarından dolayı, halkına yönelik, eleştiriye yönelik bir demokrasi anlayışı kurmak zorunda kalmış Almanya. Yoksa o korkunç Nazi vahşetinin üzerine saygın yeni bir kültür kuramazlardı. Yeni milliyetçilerin ve ırkçı politikacıların devlet yönetimlerine girmesiyle, Hollanda olsun, Belçika olsun, Avusturya olsun, bu gibi ülkelerden artık böyle özeleştirel bir yaklaşım beklemek imkânsız.

» Türkiye’den nasıl bir destek alıyorsunuz?
Sinema sanatçılarımızdan, sektörde çalışanlardan, üretenlerden, yapımcılardan, sürekli destek alıyoruz, cok sıcak ilişkilerimiz oluştu. Festivali ayaktan tutan bir saç ayağı kesinlikle onlar. Kültür Bakanlığı ise 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra festivale verdiği desteği tamaman kesti.

»23 yıl öncesiyle bugünü kıyaslarsanız nasıl değişiklikler oldu?
Iİk başladığımızda Türkiyeliler gelirdi festivale, bir de bir iki tane Türkçe öğrenmiş Alman. Oğlum içerde minder var mı diyen teyzelerimiz vardı 1992’nin ilk sinema günlerinde. Artık festival Nürnberg toplumunun içsellestirdiği bir etkinlik. Seyircilerin yarısından fazlasını Almanlar oluşturuyor. Türkiye’deki son darbe girişiminden sonra festivalin Alman seyirci sayısı arttı. Bu da Türkiye’nin Almanlar için artık ne kadar önemli oldugunu gösteriyor. Nürnberg’e uçakla geldiğinizde gümrük polisi festivale geldiginizi öğrenince, buyurun geçin diyor. Bir Alman polisi diyor bunu, nereden nereye yani.

»Türkiyeli seyirci kitlesinin katılımı nasıl?
Türkiye’de yaşanan o korkunç kutuplaşmadan Almanya’daki Türkiyeliler de nasibini alıyor. Artan milliyetçilik, şovenizm de misliyle mevcut burada. Ama festivale saygı duyduklarından mıdır nedir, programlarımıza katılıyorlar…

» Bu yılki festivalde neler var?
Açılış töreninde iki sanatçımıza sinemaya yaptıkları katkılarından dolayı onur ödülü verecegiz. Volker Schlöndorff Almanya’nin önde gelen uluslararasi yönetmenlerinden. Altın Palmiyesi de var, Oscar’ı da. Diğer onur ödülü Halil Ergün’e verilecek. Her iki sanatçımız da sinemayı nasil ileri götürebilirim, topluma nasıl bir değer katabilirim sorusuyla sanatlarını üretmişler ve üretmeye devam ediyorlar. Sonra 10 günlük programda yarışmalar var, konuklar var, söyleşiler var. Film gösterimlerinden sonra canlı müzik ve sohbetler var. Var da var yani. Bir de yıllık izinlerini festivale denk getiren birçok sinema severlerimiz var. Festival bir şenliktir. Biz de sanat dolu bir 10 gün yaşayacağız.

»Maddi ve manevi çok fedakârlıkla ortaya çıktığını biliyorum festivalin. Ödülü ne, sizin için?
Bu festivalin en güzel ödülü hem Türkiye’den hem de Almanya’dan sanatçılarla, kültürle ugraşmayı kendine meslek etmiş kişilerle yaşadiğimız cok güzel anlar ve kurduğumuz o güzel dostluklar. İnanın, paha biçilmez bir ödül bu. Hani klasik bir soru vardır ya, yaşamın anlamı ne? İşte bu… Yaşam anlayışının birleştiği yerlerde dostlukları kurmak, yaşamak ve yaşatmak.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Bilinçaltından naklen

TARİH:  12 Mayıs 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Detektiflik, dağınık parçaları biraraya getirme işi. Böylece ortaya bütünlüklü bir resim çıkması umulur. Ya, detektifin kendisi dağılıyorsa? Hem fiziken, hem ruhen paramparçaysa? Görme yeteneğini yitiren detektif neyin resmini çıkaracak? Hem adamın özel hayatı da darmaduman. Karısıyla ayrılmış, çocuğuyla kopmuş. Aynı yatakta yatıp, esrar içtiği annesi bir fahişe. Profesyonel bir “hayat” kadını! Ve evet, annesiyle ilişkisi Ödipus’u kıskandırır. Yok seviştiklerini görmedik ama sevişmeleri de şart değil. Vaziyet tuhaf.

Tuhaf olmayan bir şey var mı ki Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta? Yok. Ateşli bir hastalık sırasında görülen sanrılar gibi bütün film.

Kısa özet geçmek gerekirse, kolayına başvurup basın bültenini ekleyeyim: “Salim, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifidir. İçine kapanıktır. Ayrılmış olduğu karısından, çok da ilgilenmediği 3 yaşlarında bir kızı vardır. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Dava süreci ilerledikçe Handan Hanım’a fena halde gönlünü kaptıran Salim, ondan yüz bulamayınca ilgisini cinayetin bir numaralı katil zanlısının kör karısı Leyla’ya yöneltir. Ama şüphesiz en tuhafı, Salim’in canından çok sevdiği annesinin yaşlı ve kör bir fahişe olmasıdır. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.”

Ama bu hikâye size bir şey anlatmıyor. Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio’yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov’un “Anne” filmi de geldi.

Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıradışı bir deneyim yaşayacağınız kesin.

Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.

Öldürme Arzusu: İntikam kimse için hak değildir!

TARİH:  17 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saygınlığına önem veren bir yönetmenin hayatta bilmesi gereken bazı şeyler var. Mesela intikam temalı bir film yapacaksan, kahramanın tercihen kadın olacak. Bu yıl Altın Küre alan filmlerin ikisi de intikam temalıydı ve ikisinin de kahramanı kadındı. Kahramanınız kadınsa, intikamın doğasına dair tartışmalar bir anda unutulabilir, kendi kanununu kendin yapmanın faşizan mantığı önemsizleşebilir. Tarantino, 2001’den beri intikam filmleri yapıyor ama paçayı hep kurtarıyor. Ya Kill Bill ve Inglorius Basterds’deki gibi kadınları ya da Django Unchained’deki gibi siyahları intikamcı yaptığı için, kimlikçi kafaların çalışmasını durdurmayı başarıyor. Kimlikçi mantıkta, yapılan işin kendisi değil, yapanın kimliği belirleyicidir. Mesela ezilen halkın temsilcisiyseniz, kimlikçinin zihniyetinde her türlü yargısız infazı yapmaya hakkınız vardır. İntikam en doğal hakkınızdır. Öldürdüklerinizin masumlar olması önemli değildir.

Ama intikam alan kişi, erkekse, ezilen halktan değilse vs., intikamcılık, ya da “kendi adaletini kendin temin etme”cilik faşistliktir. O zaman kimlikçi zihin birdenbire doğruyu algılamaya başlar. Herkesin kendi kanununu kendisinin yaptığı, herkesin silah kuşandığı ve adalet sağladığı zaman ortaya insani değil, vahşi bir düzenin çıkacağını görür. Trump zihniyetiyle karşı karşıya olduğunu fark eder.

Tarantino’nın kankası Eli Roth belli ki kendisine faşistlik yaftası yapıştırılmasından gocunmuyor ve alenen faşizan filmler yapmaya devam ediyor. 1974 tarihli Charles Bronson’lu Ölüm Arzusu’nu (Death Wish) yeniden yapmak, açıkça bir meydan okumaktır. Death Wish, Dirty Harry’yle birlikte en lanetli filmlerden biridir çünkü. Karısı ve kızı öldürülen doktorun intikamını konu alan film, faşizan sinemanın simge filmlerinden biridir. Tıpkı Altın Küre ödüllü “Three Billboards”da ya da “Paramparça”da (Aus dem Nichts), öldürülen eşlerinin, çocuklarının katilleri polis tarafından bulunmayan intikamcılar gibi, Death Wish’in kahramanı da kendi adaletini kendisi karşılar. Ama Bruce Willis’in canlandırdığı intikamcı beyaz ve erkek olduğu için yaptığı işin faşizan niteliği ayan beyan ortadadır. Eli Roth, kahramanını kadın ya da Siyah yapsaydı belki paçayı kurtaracak ve övülecekti. Ama Ölüm Arzusu, hak ettiği gibi yerden yere vuruluyor.

Darısı bütün intikamcı filmlerin başına diyelim. İntikam ilkelliktir, hak değildir; adalete değil adaletsizliğe hizmet eder!

Thelma: Yeni bir peygamber?

TARİH:  31 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Joachim Trier, Norveç’in son yıllarda çıkardığı en önemli yönetmen sayılıyor. İlk filmi “Reprise” ile İstanbul’da Altın Lale de kazanmıştı.

Trier, hep birlikte çalıştığı senarist Eskil Vogt ile bu kez bir gerilim filmi yapmış. De Palma’nın “Carrie”siyle de akraba olan filmde, doğaüstü güçleri olan bir genç kızın, Hıristiyan ahlakına başkaldırıp, anne ve babasından da bağımsızlaşarak kendi yolunu çizmesi hikâye ediliyor.

Thelma (Eili Harboe) adlı bu genç kız yukardaki özetin verebileceği izlenimden çok daha kötücül biri fakat. Yani film, baskıdan bunalan bir genç kızın özgürleşmesi, arzularına ket vurmaktan vazgeçmesi hikâyesinden ibaret değil. Belki Tanrı’nın Hıristiyanlık doktrinini revize etmesi, eski erkek egemen ve heteroseksüel dogmaya yeni bir alternatif getirmesinin öyküsü “Thelma”. Belki de Thelma karakteri yeni bir peygamber. Bir İncil’de dendiği gibi, kılıç taşıyan, şiddetten kaçınmayan bir tür yeni İsa, o. Filmin Tanrı inancıyla değil, Hıristiyanlıkla bir derdi var. Kamera, sık sık Tanrı’nın bakış açısıyla gökyüzünden yerde olan bitenlere bakıyor, Thelma’yı izliyor.

Filmi, sırlarını açık etmeden tartışmak pek zor. Bu nedenle bundan sonrasını filmi seyrettikten sonra okumanızı tavsiye ederim.

Daha ilk sahnelerde, film, seyirciyi şaşırtıyor. Babasıyla avlanmaya giden bir küçük kızı izliyoruz. Baba, geyiğe nişan alıyor önce ama sonra, silahını küçük Thelma’ya doğrultuyor. Sonraki planda Thelma’nın ölmediğini, artık yetişkin bir genç kız olduğunu görüyoruz. Babası acaba neden kızını öldürmeyi düşünmüştü sorusu akılımızda kalıyor. Genç Thelma kırsaldan gelip büyük kente adapte olmakta güçlük çekiyor. Koyu Hıristiyan ahlakıyla yetişmiş olması da onu çevresiyle uyumsuz hale getiriyor. Fakat film dediğim gibi Tanrı’nın kendisiyle hesaplaşmıyor. Aksine, iki kez bilemediklerimizi ortaya çıkaran sorular sordurtuyor filmin kahramanlarına. Tam da “ateistler, bunlara da cevap verin bakalım” cinsinden sorular bunlar.

Thelma, anne ve babası tarafından telefon aracılığıyla tatlı-sert kontrol edilmeye çalışılıyor. Ama Thelma, hem Anja (Kaya Wilkins) adlı bir kıza âşık oluyor, hem de diğer gençlerle birlikte alkol ve sigara içiyor. Thelma, Anja’ya ilgisini kaldıramıyor fakat. Epilepsiye benzer nöbetler geçiriyor. Ve geçmişini hatırlamaya başlıyor. Küçük bir kızken, doğaüstü güçleriyle bebek kardeşini öldürdüğünü hatırlıyor. Anneannesinin de kendisi gibi olduğunu ve belki de kocasının ölümüne sebebiyet verdiğini öğreniyor.

Thelma, bilinçsizce de olsa cinayetler işleyen, toplum için tehdit oluşturan bir varlık. Babasının neden Thelma’yı öldürmeyi düşündüğünü artık öğrenmiş oluyoruz. Thelma, âşık olmayı içine sindiremediği Anja’yı da bir bilinmeze gönderince, baba ocağına geri dönüyor. Babası insanları ortadan kaldıran kızını kontrol etmeye çalışıyor… Ama Thelma güçlerini kontrol etmeyi öğrenince bu kez bilinçli ve vahşice babasını öldürmekten kaçınmıyor. Ve özgürlüğünü ilan edip, Hıristiyan ahlakına yüz çeviriyor.

Thelma’nın, Anja’ya kavuşmasını mutlu son olarak okumak mümkün. Ama, kardeş ve baba katili bu kızın ilerde de bilinçli veya bilinçsiz cinayetler işlemeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Thelma’nın babasının Hrıstiyan ahlakına katılmıyoruz ama adamcağız, öldürülmeyi hiç hak etmiyor. Thelma olağanüstü güçleriyle kolayca babasını ekarte edip, kendi yoluna gidebilecekken, neden bu kadar acımasız davranıyor? Thelma nasıl biri? Film, bize ne anlatmak istiyor?

Filmi, kadının özgürlüğüne övgü olarak okumak fazla basit ve indirgemeci bir okuma bence. Böyle bir yan hiç kuşkusuz var ama Thelma’ya bütünüyle sahip çıkmak da mümkün değil. Thelma’yı, sakatları iyileştiren (felçli annesini yürütüyor) yeni bir İsa figürü olarak görürsek, belki de yönetmen bize, eski dogmayı yıkan yeni dogma da eskisi gibi acılar üretmeye devam edecektir demek istemiştir ya da yönetmenin kafası tamamen karışıktır. Sanat sinemasının ağırlığı ve ciddiyetiyle anlatılan bu öykü yerine Carrie’nin pop yaklaşımını ve netliğini yeğlerim.

Climax: Tersine Evrim – Bölüm İki

TARİH:  10 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Tanrı aramızda” der, filmin en aklı başında kişisi ve ekibin koreografı olan Selva. Tanrı gerçekten de aralarındadır ve tanrının adı Gaspar Noe’dir. Noe’nin kamerası ve aklı, karakterlerine kelimenin tam anlamıyla tepeden bakar. Tıpkı gökte olduğu düşünülen Hıristiyanların tanrısının bakacağı gibi. Filmin önemli bir bölümünde dansçıları çılgınca hareket eden figürler olarak kuşbakışı görürüz. Bu bakış hepsini benzer varlıklara indirger, yüzlerini ve ifadelerini saklar. Sadece bu da değil, bu dans sahnelerinin hemen hepsi genel plandır, merkezinde bir kişi olsa da.

Böcekler gibidirler. Arılar belki de. Bu dansları güzel bulmak ya da bulmamak tamamen kişisel beğeniyle ilgili bir şey. Ben çirkin buluyorum. Hiç estetik gelmiyorlar bana. Danstan çok akrobasiyle, cimnastik sporuyla benzeşiyorlar. Her bir dansçı bir diğerinden daha süratli, daha çevik, daha esnek ve daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor gibi bu danslarda. Darwinist anlamda kim daha “fit” yarışması gibi bu danslar. Bana estetik ve erotik gelmiyor.Filmin ilk bölümünde karakterleri daha yakından tanıyoruz. David, partideki bütün kızları düzmeyi arzuluyor, buna arkadaşı Müslüman Omar’ın sevgilisi Gazelle de dahil. Omar’ı Gazelle’e birlikte üçlü seks yapamaya ikna etmeye çalışıyor. Grubun yöneticisi ve parti içkisi sangriayı hazırlayan karakter filmin tek çocuk sahibi kişisi, adı Lou’ydu galiba. Artık kendisine yönelik talebin azaldığı bir dönemde rastgele bir ilişkiden peydahladığı oğlu Tito’ya bu çılgın ortamda annelik yapmaya çalışıyor. Bu filmdeki hamilelikler zaten hep rastgele ilişkilerden. Bir başka dansçı kız hamile ama çocuğun babası kim bilmiyor. Kısacası hayvanlar gibi duygusal bağ kurmadan düzüşen bir grup bu ve hayvanlarda olduğu gibi babalar ortada yok. Filmin ilk yarısındaki halleri aslında ikinci yarısındaki hallerinin habercisi.

Filmin ikinci yarısında grup içkilerine bir madde karıştırıldığını bir anda anlıyor ve aynı anda bir linç grubuna dönüşüyor. İçki içmeyen Müslüman Omar anında suçlanıp, karda kışta ölüme terk ediliyor. Omar’ın yokluğunda, fırsattan istifade eden sevgilisi Gazelle önce David’le flört ediyor ardından kendi erkek kardeşiyle yatıyor. Filmde gösterilen tek heteroseksüel ilişki de bu. Kokainman olduğu anlaşılan kız bir kazada alev alıyor, kimse umursamıyor. David, Siyahların saldırısına uğruyor, kafasında şişe kırılıyor ve iğdiş edilmekle tehdit ediliyor durup dururken. Saldırgan siyahlar bununla da yetinmiyor, David’in alnına gamalı haç resmi çiziyor. Filmin son bölümlerinde kamera ters dönüyor. Adı kandan gelen ve kan rengindeki sangria içkisini içen bu “vampir” grubuna uygun biçimde. Bu arada hamile kız da saldırıya uğruyor, sangriaya LSD katmakla suçlanıyor ve kendisini öldürmeye teşvik ediliyor. Annesi oğlu Tito’yu korumak isterken onu tutup elektrik odasına kitliyor ve üstüne bir de anahtarı kaybediyor. Sonucu tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor. Denilebilir ki herkes ilahi bir cezaya uğruyor. Bu film, yönetmenin de dediği gibi Amerika’da çevrilemezdi çünkü kötüler ağırlıklı bir şekilde Siyahlar ve lezbiyenler. Hamile kadının karnına tekmeyi basan da, David’in kafasında şişe kıranlar da Siyahlar. Sangriaya ilaç katan ve her şeyin çığrından çıkmasına neden olan da bir lezbiyen. Noe bu altgrupları hedefine koymamıştır belki ama böyle de okuyanlar çıkabilir ve film bu yorumlara açık. Salonun bir duvarında asılı duran Fransız bayrağından bir milliyetçilik eleştirisi çıkarmaya çalışmak da nafile bir çaba çünkü Noe’nin böyle bir derdi yok. Filmde de söylediği gibi Fransız olmaktan gurur duyan bir film bu. Söyleşilerinde de söylüyor Noe bunu.
Noe filminin Kubrick’in 2001’inin tersini yaptığını, orada hayvandan insana evrimin anlatıldığını, bu filmde ise insandan hayvana ters evrimi anlattığını söylüyor. Darwin’e göre ters evrim diye bir şey evrim kuramına aykırıdır. Evrim geriye gitmez. Noe bir tek evrimden anlıyor ama onu da yanlış anlıyor. Filmde olan bir ters evrim değil elbette. Bana grubun aniden bir linç çetesine dönüşmesi hiç inandırıcı gelmedi bu arada. LSD denemedim ama böyle bir etkisi olsaydı 60’lar hippi kuşağı herhalde toptan telef olurdu.

Filmi neden beğenmediğimi neden çirkin, ahlakçı ve sağcı bulduğumu umarım anlatabilmişimdir. İnsana böcek gibi bakan, ideolojik çerçevesi Darwinizmle (evrim kuramıyla) sınırlı olan, içki ve uyuşturucuların zararlarına dair ders veren ve geriye doğru bir evrim anlattığı iddiasındaki, bence çirkin danslarla bezeli bu filmden hiç hoşlanmadım. Kaldı ki filmin eşcinsel ve Siyahlara dair de hoş şeyler söylemediği iddia edilebilir. Bu arada evrim kuramına ben de inanıyorum. Doğa vahşi ve acımasızdır. İnsan da bunun halâ ve daima bir parçasıdır. Biyolojik varlıklar olduğumuz sürece, 2001’deki gibi safi zihine dönüşmedikçe bu böyle de kalacak. Noe bir 2001 Uzay Yolu Macerası hayranı. Filmi belki 60 kez izlemiş ve 2001’e dair belki de dünyanın bir numaralı koleksiyoncusu. 2001’in, zihnin (aklın) madde ve teknoloji üzerindeki nihai ve mutlak gücünün manifestosu olduğunu söylüyor. Nazım Hikmet olsaydı, Berkeley’e “Behey Berkley!” dediği gibi Noe’ye de benzer şeyler söylerdi herhalde. Evrim gibi maddeci bir kuramdan gelip, aynı zamanda bir ateist olup sonra zihnin madde üzerindeki gücüne inanmak, evrimin belki de bu yönde olmasını ummak büyük çelişki. Tam bir idealizm, felsefi açıdan. Ve biliyor musunuz çocuklar, bütün bunlar sağcılık işte! Sağcı olmanın binbir biçimi var, alkol içmemek, dindar olmak, muhafazakar bir hayat sürmek bunlardan sadece biri.

Ben de evrime inanıyorum, genlerimizin belirleyici önemine inanıyorum. Doğa vahşi, evet. Bunları söylemek hiçbir şey değil. Bunun üzerine konanlar, kanabilenler üzerine konuşmak lazım. Bu sessiz uzayda ve bu vahşi doğada, müthiş yıkıcı ve gaddar olabilen ama hiçbir hayvanın yapamadığını da yapabilen, başka türleri korumak için çaba harcayabilen, doğasına direnip vegan olabilen, sanat yapabilen bir hayvanız. Binlerce yıllık tarihlerimiz, kültürlerimiz var. Türlü türlü ruh hallerimiz, acılarımız, hüzünlerimiz, suçlarımız, pişmalıklarımız var. Noe çok yüzeyde dolaşıyor ve çirkinlikten başka bir şey görmüyor. Çirkinlikten başka bir şey sunmuyor. En azından bana karşı bu böyle. Bu bir yorum, filmin olası tek yorumu değil. Bu arada Noe’nin karısı yönetmen Lucile Hadzihalilovic’in son filminin adının “Evrim” olduğunu hatırlatayım. Ben son derece manasız bulmuştum o filmi de. Anlaşılan karı-koca, evrim kuramında takılıp kalmışlar ama evrimden de pek bir şey anlamıyorlar.

NOT: Filmin senaryosu hakikaten de 5 sayfa değilmiş, topu topu 1 sayfaymış, Noe söylüyor.


Whitney: Katilini biliyoruz

TARİH:  17 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Whitney Houston ile Michael Jackson buluşurlar, hiçbir şey konuşmadan saatlerce yan yana otururlarmış. Aynı cenderenin altında posaları çıkarılan, pırıl pırıl bir dış görünümün altında kayıp, yaralı iki çocuk… Onlar birbirlerini konuşmadan anlamasın da kim anlasın? “Whitney” adlı belgeselde öğrendiğim en çarpıcı, en dokunaklı bilgi benim için buydu.

whitney-katilini-biliyoruz-531800-1.Bu yıl içinde Whitney Houston üzerine seyrettiğim ikinci belgesel oldu “Whitney”. İlki ki benim daha çok beğendiğim ama genelde daha az beğenileni “Whitney: Can I Be Me?” yani “Whitney: Kendim Olabilir miyim?” adını taşıyordu.

1963 doğumlu Whitney Houston yaklaşık 6 yıl önce Şubat 2012’de hayatını yitirdi. Gelmiş geçmiş en başarılı şarkıcılardan biriydi. Plak satışlarıyla, ardı ardına bir numaraya ulaşan şarkılarının sayısıyla birçok rekora sahip Whitney Houston. Çok güzel bir kadındı. Müzisyenliğinin yanı sıra oyunculuk da yapmıştı ve Kevin Costner’la oynadığı Bodyguard’la da çok başarılı olmuştu.

Bütün bu trajik Hikâyelerin başında hep olduğu gibi Whitney’nin Hikâyesinin de başında mutsuz bir çocukluk ve işlevsiz bir aile var. Bunlara ek olarak Whitney’nin Hikâyesinde bir kuzen tarafından taciz edilme de var ki, birçok şeyi belirliyor. Whitney’nin cinsel kimliğinde yaşadığı karmaşadan uyuşturucu bağımlılığına kadar. Karmaşa dedim ama belki de hem erkeklerle hem de kadınlarla birlikte olan Whitney doğuştan biseksüeldi ve sağlıklı bir şekilde cinsel kimliğini yaşıyordu. Bütün bunları filmden öğrenebilirsiniz ve kendi kararınızı verebilirsiniz.

whitney-katilini-biliyoruz-531802-1.

Asıl büyük etken iğrenç müzik endüstrisi
“Whitney” filminin ilk belgesel “Can I Be Me?”ye kıyasla dezavantajı bana göre Houston’ın Robyn Crawford adlı hayat arkadaşıyla yaşadığı ilişkiyi çok geride bırakması. Whitney Houston’ın koruyucusu, kollayıcısı, tur menajeri ve büyük ihtimalle sevgilisi olan Robyn ikinci filmde neredeyse bir dipnot düzeyine inmiş. İlk filmden anladığım ise Houston’ın Bobby Brown’la evlenmesinden sonra kocasının baskısına boyun eğerek Robyn’i yanından uzaklaştırması, şarkıcının trajik sonunu getiren büyük bir etkenmiş. Ama tabii asıl büyük etkeninin iğrenç müzik endüstrisi olduğunu aklımızda tutarak. Bu dünyada Whitney Houston üzerinden o kadar çok kişi o kadar büyük paralar kazanıyorlar ki… Çevresindeki sülüklerin gözünü para bürüdüğü için altın yumurtlayan kazlarını öldürdüklerini fark etmiyorlar bile. Bu Hikâyeyi biliyoruz, en son Amy Whinehouse’ın Hikâyesinde de seyrettik. Ya da kapitalizmin kâr hırsının gezegenimizi öldürmesini naklen izliyoruz her gün.

Whitney’le dans etmek isterdim, pek beceremesem de… Fonda “I wanna dance with somebody, with somebody who loves me” çalarken…

Whitney, dokunaklı bir film. Bu büyük şarkıcıyı anmak için iyi bir fırsat.

Bohemian Rhapsody: Ailesi olmayan sıçan deliğine

TARİH:  3 Kasım 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Queen, benim tarihimde önemli bir yere sahip olan bir topluluk. Jethro Tull, The Doors ve Led Zeppelin gibi isimleri abimden öğrenmiştim. Yes ve Genesis gibi topluluklar ben onları tanıdığımda zeten ünlüydüler. Ama Queen’i kendi çevremde ilk keşfeden kişi bendim. ‘Sheer Heart Attack’ albümünü edinmiş, çok sevmiş ve özellikle ‘Lilly of the Valley’ ve ‘Killer Queen’ şarkılarına bayılmıştım. Yıl 1974’tü, ben 14 yaşındaydım ve o sıralarda Queen’i bilen pek az kişi vardı. Bohemian Rhapsody henüz dünyayı sarsmamıştı. Şimdiki kuşakların anlayamayacağı kadar az olanağımız vardı müziğe ulaşmak için o yıllarda. Alamancı dayım yazın gelecek de, benim hiç dinlemeden ısmarladığım bir-iki albüm getirecek de, o albümler de tesadüfen zevkime uyacak da müzik dinleyeceğiz. Tabii bir de radyo var, dj İzzet Öz var, dj Yavuz Aydar var, sağolsunlar sayelerinde progressive rock zevkimizi edinmiştik.

Queen posteri
Bir de Almanca ‘Pop’ dergisi vardı. Pop dergisinin kocaman posterleri olurdu ve onlarla odamın bütün duvarını kaplardım. Odanın bana ait olan duvarını yani, diğer duvar odayı paylaştığım ablama aitti. Duvarıma astığım Queen posteri, daha doğrusu o posterde yer alan Freddie Mercury’nin tipsiz suratı yüzünden ablamla en ciddi kavgalarımızdan birini yaşamıştık. Bir gün eve geldiğimde odamdaki Queen posterinin sökülmüş olduğunu görmüştüm. Ablam Yasemin geceleyin kendisine karşı duvardan dişlek, dişlek bakan Freddie’den korkmuş, posteri sökmüştü. Ama sonraları Freddie’yi benden bile daha çok sevecek, öldüğünde benden daha fazla üzülecekti. Ama o günlerde aramızda haftalarca sürecek bir krize neden olmuştu, duvarıma yaptığı bu müdahale.

Queen’le aşkım
Kısacası Queen, benim kuşağımın topluluğuydu, benim keşfimdi, hayatımın bir parçasıydı. Sözlerini baştan sona ezbere öğrendiğim tek şarkı Bohemian Rhapsody’dir. Artık belki tam hatırlamıyor olabilirim tabii. Queen’le aşkım 1977’den sonra devam etmedi. O zamana kadar yaptıklarını hâlâ çok severim ama sonrasını yakından takip etmedim. 1978’de çıkardıkları jazz albümlerini çok sevmedim ve sonra ilgim dağıldı.

Vasat bir örnek
Filme gelelim artık. Her şeyden önce film çok yüzeysel ve biyografik film türünün vasat bir örneği. Orta sınıf gençler grup kurarlar. Solistleri çok hırslı ve vizyoner biridir: Kökeni İran olan Hintli bir ailenin İngiltere’de doğan çocuğu Farrokh Bulsara, ilerde Freddie Mercury olacaktır. Müzik endüstrisinin direncine rağmen grup Bohemian Rhapsody şarkısıyla listelerde bir numaraya çıkar, sonra hep olduğu gibi kötü biri (bu durumda bir menajer) grubu böler. Ama grup yine bir araya gelir. Fakar kader ağlarını örmektedir. Freddie AIDS’e yakalanır. Çünkü eşcinseldir ve bir ailesi yoktur diğer grup elemanları gibi.

Tipik bir rock’n’rollcu
Evet, mesele bu. Filmin yürütücü yapımcıları olan Brian May (gitarist, vokalist, besteci) ve Roger Taylor (baterist, vokalist, besteci) evlenmişler, iki zevksiz giyinen orta sınıf kadını kollarına takmışlar ve çoluk çocuk yapmışlardır. Freddie Mercury de aile olarak grup elemanlarını kabul etmekle yetinmelidir. Oysa Freddie Mercury, tipik bir rock’n’rollcu hayatı yaşar. Seksin ve uyuştucunun dibine vurur. Ve bu davranış cezasız kalmaz, AIDS olur. Aklı başına gelir ve gruba döner yine de. Ailesi onlardır. Eşcinsel bir rockçının hayatını izlerken bu kadar çok aile sözcüğünü bir daha duymayız diye umuyorum. Bu arada aileden nefret edenlerden kesinlikle değilim. İşlevsiz aile nedir gayet iyi biliyorum ama çocuk yetiştirmenin başka bir yolunu da bilmiyorum. Neyse film, eşcinsel bir Asyalı rockçıya bunu öneriyor işte, aile olarak kimi biliyorsa onlara sadık kalmasını. Tabii bu işten kârlı çıkan Mercury değil ailenin diğer üyeleri olacak, o da grubun ön koşulu. Asıl cazibe merkezi ve asıl besteci Freddie Mercury olsa da, grubun bir arada kalmasının ön koşulu olarak herkesin parayı eşit paylaşması gerekiyor. Bu eşitlikçi görünse de öyle değil. Asıl üreten Mercury çünkü.

Filmin çok ciddi günahları da var. Beethoven’in hayatını anlatırken 9. Senfoniyi, 5.’nin önüne koyamazsınız herhalde. Ama Queen’in durumunda film bunu hep yapıyor. ‘Fat Bottom Girls’ şarkısını, 4-5 yıl geriye, Bohemina Rhapsoy öncesine kaydırabiliyor. Live Aid konseri öncesi grubu 5 yıl ayrı bırakıyor ki, bir araya gelmenin etkisi güçlü olsun. Ama öyle bir ayrılık grubun tarihinde yok. Ve daha birçok şey. Merak eden imdb’de goof’lar bölümüne baksın. May ve Taylor’ın yapımcılığında bu yanlışlar nasıl yapılıyor? Yanlış olmadıkları, bu saptırmaların daha çok para kazandıracağı düşünüldüğü için. Çok çirkin. Bu bir belgesel değil diye işin içinden sıyrılınacak şeyler değil bunlar.

Sömürmeye hazırlar
“Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” diye tekerleme söylerdik küçükken, akşam vakti gelip de evlerimize dağılmaya başladığımızda. Ailesiz Mercury’ye de sıçan deliğine düşmek kalıyor filme göre. Tamam eşcinsel olduğu için aile kuramıyor olabilir ama onu sömürmeye hazır arkadaşları ne güne duruyor? Ki bu konuda öyle becerikliler ki, zavallı Freddie öldükten sonra bile onların elinden kurtulamamış. Müzik mi? Hiçbir parçayı bütünüyle dinleyemiyoruz. Oturup evde Queen dinleyin daha iyi. Ramin Malik’in özellikle Wembley’deki Live Aid konserinde Freddie Mercury’nin jestlerini mükemmel taklit ettiğini söyleyebilirim, övgüden sayılırsa.

Güvercin: İnsanlar ve hayvanlara dair

TARİH:  22 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

İnsan hayvan ilişkisi, sinemanın sevdiği konulardandır. Bunun içinde bir alt türü de kuşlara ayrılabilir. Alkatraz Kuşçusu, Kerkenez ve Birdie ilk aklıma gelenler. Bu fimlerin sanırım ortak özelliği kahramanının yalnızlığı, başkalarıyla iletişim kurmada güçlük çekmesiydi. Sanırım diyorum, aklımda öyle kalmışlar ama hafıza-ı beşer malum yanıltıcı olabilir.


Güvercin filminin genç kahramanı Yusuf da yalnız ve insanlarla iletişim kurmakta güçlük çeken biri. Yusuf abisi ve ablasıyla yaşıyor ve damında beslediği güvercinlerle zamanını geçiriyor. İhtiyacı olduğu parayı, başkalarının güvercinlerini çalıp, satarak kazanıyor. Ama abisinin baskılarıyla bir kaportacının yanında çalışmaya başlayınca gerçek dünyanın emek hırsızlarıyla da tanışıyor.

Yusuf’un hırsızlıklarının çok masum kaldığı bu dünyada, polisiye anlamda hırsızlıklar da var.
Yusuf, uzaktan melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisinin kuşunu da satıyor ve başı bu kez daha ciddi derde giriyor.
Güvercin, bize, kendi kabuğu içinde yaşasa da, başkalarıyla, özellikle de melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisiyle rekabet eden, kuşlarıyla ilişkisinde başka bir boyuta geçen kusurlu ve orijinal bir karakter sunuyor Yusuf’la.

guvercin-insanlar-ve-hayvanlara-dair-512734-1.

Yusuf’un favori kuşu Maverdi’yle ilişkisi en azından benim için unutulmaz anlar içeriyor. Maverdi’nin Yusuf’a kırgınlığını ifade edişi, kanadıyla onu tokatlayışı inanılmazdı, çünkü gerçekti.

Güvercin, yan karakterleri, daha ayrıntılandırsa, mesela kaportacı karakterini derinleştirse çok daha iyi bir film olacakmış.
Fakat bir ilk film olarak başarılı bir iş çıkarmış Banu Sıvacı. Zaten filmin festivallerde aldığı ödüller bunu gösteriyor: 37. İstanbul Film Festivali’nde ‘En İyi İlk Film’ ve En İyi Özgün Müzik’ ,Sofya’da ‘En İyi Yönetmen’ , Ankara Film Festivali’nde ‘Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülleri kazandı şu ana kadar Güvercin.

Orijinal müzik Canset Özge Can imzalı. Yusuf rolünde ise Kemal Burak Alper var.

Climax: Tersine evrim

TARİH:  10 Kasım 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün
Gaspar Noe’nin “Boşluk-Enter the Void” dışındaki bütün filmlerini seyrettim. Pek beğenilmeyen Aşk’ı beğendim. İlk filmi Herkese Karşı Tek Başına’yı çok beğenmiştim. Dönüş Yok (Irreversible) konusunda net bir kararım yok. Tekrar izlemeliyim ama sorunlu olduğunu düşünmüştüm. Çok rahatlıkla homofobik olarak nitelendirebilirdi bence. Rectum adlı eşcinsel barı, cehennemin ta kendisiydi. Cehennem benzetmesi Noe’nin son filmi Climax için de yapıldı. Noe, kendisinin bir ateist olduğunu söylüyor ama 2009’daki bir röportajında ruhani bir yolculuğu imgelerle anlatma zorluğunu göğüslemek istediğini de söylüyordu. Noe, bir ateist için çok fazla dinsel çağrışımlar yapan (cennet-cehennem gibi) filmler yapıyor.

Bir filmi, yönetmenin kendisi hakkında ya da filmi hakkında söyledikleri ile değerlendirmemeliyiz. Bu sözlere kulak vermeli, kimi zaman onlardan yararlanmalı ama değerlendirmemizi perdede gördüklerimize göre yapmalıyız. Biz seyirciyiz sonuçta ve yönetmenin ne külliyatını bilmek zorundayız ne de kendisi hakkında ne düşündüğünü. Kaldı ki insanlar kendileri hakkında nesnel olamazlar. Sorsanız hiçbir entelektüel ne ırkçıdır ne homofobiktir ne de kadın düşmanıdır. Ama kazıdığınızda herkesin altından neler çıkar neler.

FİLM BİZE NE ANLATTI?

Noe’nin Climaz’ını da böyle değerlendirmek lazım. Yani Noe’nin kendisi hakkında ne düşündüğüyle değil perdede ne gördüğümüzle. Peki ne gördük? Film bize ne anlattı? Bir anlamı var mıydı anlatılan hikâyenin. Yoksa sarhoş edici ve biraz da ürkütücü bir deneyimden mi ibaretti?

Tuhaftır filmin anlam dünyasına nüfus etmek isteyen, bu dünyayı yorumlamaya çalışan bir çabaya rastlamadım. Hiçbir film tek bir yoruma kitlenemez. Her seyirci için farklı anlamlar taşıyabilir. Ben şu andaki “kendim”e göre bir yorum yapacağım ki bu yorum ilerde muhakkak değişecektir. Başkalarından da böyle bir çaba beklerim ama bu çabayı kimsede göremiyorum. Uzun uzun film hakkında yazanlarda bile.

Filmden çıktıktan sonra sıcağı sıcağına twitter’da şu paylaşımı yaptım: “Climax son derece ahlakçı, sağcı ve çirkin bir film. Gördüğüm en çirkin filmlerden biri. Kökten dinci bir kurum tarafından finanse edilmiş olsa şaşırmam. Senaryosu 5 sayfaymış. Ne bulmuşlar o kadar yazacak?” Beklenebileceği üzere oldukça yoğun bir karşılık buldu bu tweet’im. Beğeneni çok oldu. Ama beğenmeyen ve benim sinemadan hiç anlamadığımı düşünen birkaç kişi de vardı. Üstelik bunlardan biri Birgün’e de katkıda bulunan biri. Hiç sinemadan anlamayan birine çıkmaya başladığı ilk günden beri yazı yazdıran Birgün’e nasıl saygı duyup da iş yapıyor bu şahıs anlamış değilim. Neyse… Ben twitter’daki paylaşımımı açmaya çalışayım.

Film öz itibariyle insanın özünde şiddet dolu bir hayvan olduğunu, herkesin birbirini düzmek dışında bir şey düşünmediğini, buna kardeşler arasındaki ensest ilişkinin de dahil olduğunu, insanı sınırlayan ahlaki kuralların alkol ve uyuşturucu etkisiyle kalktığında bu hayvanın çirkin başını derhal kaldırdığını anlatır. Tersine bir evrim gerçekleşir. İnsan hayvana dönüşür hızla. Filmin düşünce dünyasının en fazla sosyal darwinizm ile sınırlı olduğunu, buna biraz da ahlakçılık eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sosyal darwinizm bilindiği gibi Darwin’in doğaya değin geliştirdiği kuralları insan toplumuna uygular ve faşist düşünceyle akrabadır. Noe’nin bakış açısı ne bireyler arası ne de toplumlar arası farklılıklara yönelik bir anlayış içerir. İnsanı çok basit ilkel dürtülere indirger.

Bunlar filmden çıkarılabilen şeyler ama Noe’nin röportajlarından da bunları çıkarabilirsiniz. Telegraph gazetesindeki bir söyleşisinde “insanlar tıpkı eğitimli ve şık giyimli bonobolar gibiler. Ama gece çöktüğünde üstlerindeki bu giysiyi çıkarmak isterler” der. Bonoboların bu arada cinselliğe en meraklı maymun türü olduğunu söyleyeyim. Ben bu bakış açısını sağcı buluyorum. Ama çoğu genç yazarın aklına sağcı deyinde badem bıyıklı bir AKP’li geliyor. Elini alkole sürmeyen, seksi tu kaka eden biri… Noe’yi bu sağcı tipine oturtamıyorlar. Öyle ya Noe’nin filmlerinde seks ve içki gırla gidiyor. Ama nasıl bir rol oynuyor seks bu filmlerde? Ya da içki? Seks, “Dönüş Yok”ta 10 dakikalık bir tecavüz sahnesi olarak karşımıza çıkmıştı. Climax’ta da sekse dair fantazilerin sadizmle paralel gittiğini söyleyebiliriz. İki Siyahinin tartışması bunun en uç örneğidir. İş arkadaşlarıyla kayganlaştırıcı olmadan, onların canlarını isteyerek acıtarak, nasıl düzeceklerini konuşurlar. Seks böyleyken alkole yaklaşımı nasıl? Noe Climax’ın 12-13 yaşındaki küçük çocuklara gösterilmesi gerektiğini düşünüyor. Parti yapmaya başlamadan önce ders alsınlar diye. Şaka yapmıyor! Climax’ın alkolün zararları konusunda onları bilinçlendireceğini düşünüyor. Oysa yine bir sinema yazarı bana “filmin uyuşturuculara yönelik bir uyarı taşıdığını düşünüyor olamazsınız değil mi?” tarzında bir tweet atmıştı ve bayağı da destek görmüştü.

VAHŞET VE ACIMASIZLIK

Öncelikle filmin geçtiği dünyaya bakalım. Film acımasız bir doğanın ortasında başlıyor. Kar kış kıyamet hüküm sürüyor. Her taraf bembeyaz. Bu ortamda korumasızsanız, donarak ölürsünüz. Vahşet ve acımasızlık doğaya içkindir. Ulumaya benzer sesler ve köpek havlamaları eşliğinde yaralı bir kadın üzerinde incecik giysileriyle karda yürümektedir. Bir süre sonra karda debelenmeye başlar.

Sonraki sahnede bir yanında kitaplar diğer yanında video kasetler dizili bir tv’den bir dizi dansçıyla yapılan röportajları izleriz. Birisi bir adamı öldüresiye dövmüştür ve pişman değildir. Bir başkası rolü kapmak için her şeyi yapacağını söyler. Birisi Berlin’de uyuşturucunun, özellikle LSD’nin çok yaygın olduğunu, Christiane F. (bir dönem Almanya’da büyük etki yapmış bir roman ve film. Uyuşturucu “batağındaki” gençleri anlatır.) gibi olmamak için Berlin’den ayrıldığını söyler. Bir diğeri hayatında sadece bir kez kokain kullandığını anlatır vs. Filmin sonunda bunların birçoğunun yalan olduğunu anlarız. Daha sonra dansçılar bir prova yaparlar. Bittiğinde sonuçtan çok memnun olan koreograf “Tanrı aramızda” der.

Arkası yarın. Yerim kalmadı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com