Bu festival oldukça farklı

TARİH:  26 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Datça’da iki yıldan beri bir film festivali var ki, benim ve katılan diğer herkes için bütün film festivallerinden farklı ve özel bir yere sahip. Diğer festivallerde asıl etkinlik film seyretmektir. Datça’da ise film yapılıyor, sonra yapılan filmler seyrediliyor. Aslında benim gibi geriatrikler için değil bu festival. Asıl amacı gençlere kafalarındaki filmi yaptırmak ve onlara film yapım sürecinde sinema profesyonellerinin yardımını sunmak; senaryonun oluşumundan, çekilen filmin kurgulanmasına dek her aşamada gençlere akademik ve profesyonel destek sağlamak. Ben Datça’da bu festivale ilk olarak gazeteci olarak geldiydim ama ortam beni de heyecanlandırdı. Geçen yıl bir kısa film çekiverdim. Bu yıl da kurgucu Mesut Ulutaş’la yeni bir film için fikir alıp verişinde bulunduk. Çok verimli geçti, ufkum açıldı.

‘Kafandakini Çek’
Festivalin fikir babası ve neredeyse her şeyi Levent Arslan. Yıllarca Almanya’da Detmold kentinde, “Get Your Own Picture” (Kafandakini Çek) adıyla bu tarz bir festival düzenleyen Arslan, 2014’ten beri Datça’da da benzer bir etkinlik düzenlemeye başladı. Arslan’a en büyük katkı Almanya’nın sinema üniversitesi Babelsberg’den geldi. Babelsberg Üniversitesi, hem donanım hem de öğretim üyesi düzeyinde festivale katkı sağlıyor. Ayrıca tabii ki Babelsberg üniversitesinin öğrencileri de festivale film yapmak amacıyla katılıyorlar. Profösör Helke Misselwitz, bütün projelerle tek tek ilgileniyor, herkesi cesaretlendiriyor. Babelsberg için Almanya’nın sinema üniversitesi derken dilim sürçmedi. Sinema eğitimi veren başka birçok üniversite var tabii ki Almanya’da. Ama sinema üniversitesi bir tane, o da Babelsberg.

Festivale destek az
64 öğrenci (32’si Türkiye’den, 32’si Almanya’dan) ve 20’ye yakın yönetmen, oyuncu, kurgucu vb.’nin katılımıyla bu yılki festival de hedefine yakında ulaşacak. Yalnız festivale desteğin çok az olduğunu söylemek zorundayım. Sağolsun Datça belediyesi bir miktar yardım yapıyor ama daha fazlasını yapabilir. Umarım gelecek senelerde bu da gerçekleşecektir. Datça’nın kurumlarının bu kadar önemli bir etkinliğe daha fazla sahip çıkmaları gerekir.

Kağıttan Kentler: Banliyö gençliği

TARİH:  25 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

John Green, ergenlere yönelik eserler veren yeni yazarlar arasında ön sıralardaki adlardan biri. “Aynı Yıldızın Altında” onun romanıydı ve bu kitabı temel alan film geçen yıl büyük bir gişe başarısı kazandı. Bunun üzerine Green’in daha eski tarihli kitabı “Kağıttan Kentler” de filme çekildi.

“Kağıttan Kentler”, bazen Amerikan yaşam tarzına bir eleştiri getirecekmiş gibi yapıyor. Filmin adı akla Mao’nun Amerikan emperyalizmine yakıştırdığı “kâğıttan kaplan” terimini hatırlatıyor. Mao, Amerika’nın kaplan gibi göründüğünü ama aslında bir gücü olmadığını bu metaforla anlatmıştı. Oysa filme adını veren “kâğıttan kentler” teriminin böyle bir içeriği yok. Haritacıların, haritalarının kopyalanmasını önlemek için uydurdukları, aslında olmayan kentlere verilen isim “kâğıttan kentler”. Filmin tek asisi Margo, kâğıttan kentleri eleştirel bir içerik yükleyerek kullansa da Margo’nun kendisinin bir içeriği yok.

AŞKIN GÜCÜ
Margo, filmin kahramanı Quentin’in büyük aşkı. Yan yana kutu kutu, müstakil evler ve kimsesiz sokaklardan oluşan bir Amerikan banliyösünde yaşayan Quentin, Margo’ya görür görmez âşık oluyor. İkili, ilkokul, ortaokul ve liseyi aynı okulda geçiriyorlar ama ilişkileri yaşları büyüdükçe gevşiyor. Margo okulun arıza kızı olarak şöhret basamaklarını tırmanırken, Quentin iki kankasıyla, mazbut bir hayat sürüyor. Derken bir gece Margo, tıpkı çocukluklarında olduğu gibi, Quentin’in penceresinde peydahlanıveriyor. Erkek arkadaşının kendisini aldattığını öğrenmiş bulunan Margo, bu aldatmada dolaylı, dolaysız rol oynayan herkesi cezalandıracaktır ve Quentin’in şoförlüğüne ihtiyacı vardır. Uslu çocuk Quentin isteksizce Margo’ya ayak uydurur ve ikili hayatlarının en heyecanlı gecelerinden birini yaşarlar. Ve fakat Margo, ertesi sabah sırra kadem basar.

ASIL HİKAYE
Bundan sonrası Quentin’in iki kankası ve onların fiili ve müstakbel kız arkadaşlarıyla birlikte Margo’yu aramasının hikâyesi. Kızların rolü, daha çok bu üç genç erkeğin büyümelerine katkıda bulunmalarıyla sınırlı kalıyor. Asıl hikâye erkeklerin büyüme hikâyesi. Kızlar ise ya zaten büyükler ya da hiç büyüyemiyorlar.

İPUÇLARI NEYE YARAR?
Film, adının dışında da çizgi dışı dünyalara işaret ediyor. Özellikle müzik alanında bu böyle. Quentin’in duvarında “The Mountain Goats” gibi son derece marjinal bir grubun afişi var. Margo, kaybolduktan sonra, solcu/antifaşist folk şarkıcısı Woody Guthrie’nin “bu gitar faşistleri öldürür” yazılı gitarıyla bir resmini işaret olarak, odasının penceresine bırakıyor. Ama bütün bu ipuçları da bir yere varmıyor. Filmin sistem eleştirisiyle filan işi yok. Margo’nun sonuçta ailesinin ilgisizliğine tepkisinden kaynaklanan isyanına itibar etmemesi iyi ama diğer çocukların küçük burjuva düşleriyle sınırlı dünyasına fazla prim vermesi kötü. Yani bu filmin, Guthrie’nin gitarı gibi “faşist öldüren” bir özelliği yok. Filmi kurtaran ise, Quentin’in kankaları Radar ve Ben’in sevimlilikleri. “Kağıttan Kentler” risk almayan, pek bir soru sormayan ama yine de varlıklı ailelerin gençlerinin (Amerikan standartlarında orta sınıf ama bizim standartlarımızda basbayağı müreffehler) kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri bir dostluk ve aşk filmi. Gençseniz buyurun salona.

Everest: Burada olduğumuz için!

TARİH:  19 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Everest’e tırmanmak için yola koyulan dağcılara, gazeteci sorar: “Niçin?” Everest’e çıkmak pek akıl kârı bir iş değildir çünkü. Ciddi hayati tehlike vardır ve ne kadar çabalarsanız çabalayın riski sıfıra indirmek mümkün değildir. Zirve insan yaşamına uygun bir yer değildir. Dağcıların cevabı “Çünkü dağ orada duruyor”, olur. Yani aslında bir cevap veremezler. Doğru cevap bana öyle geliyor ki “Çünkü ben buradayım, beni görün ve takdir edin” olmalı. Orada bulunmuş olmaktan başka bir davaya ve kimseye hizmet etmeyen bu çok pahalı ve tehlikeli eylemin böylesine trajik ve insani bir manası olmalı. İnsanlıkla bağ kurmaya yönelik, oldukça acıklı ve büyük ihtimalle hedefini tutturamayan bir eylem biçimi.

KİMİ DAĞA ÇIKTI KİMİ ÇIKAMADI
Ama “Everest” filmi aslnda bunları anlatmıyor. Filmi seyrederken, fena halde sıkıldığımdan, kar maskeleri altında kim olduklarını anlamakta güçlük çektiğim kahramanların maceralarını izlemekten vazgeçtiğimden, bütün bunları düşündüm. Başkalarıyla bağ kurmak için, hayatla bağlarını tehlikeye atan bir grup garip insan, pek de iz bırakmadan 3D perdeden geçip gittiler. Kimi dağa çıktı, kimi çıkamadı. Çıkan çıktı da ne oldu? Çıkamayan neden öldü? Hayatını bu işten kazanan rehberleri anlamak kolay da, yoksul bir postacının, çok zengin bir Amerikalının, orta yaşı geçmiş bir Japon kadının ortak noktası neydi? Bu gösteri sinemasında bu sorulara yanıt aramak, tamamen sizin çabanıza kalmış. Film, bir macera filmi olmaya çalışmış ama becerememiş. Yine de sıcak havalarda, bir serinlik hissettirebilir insana.

Taşra Sıkıntısı

TARİH:  18 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşkın Dili ya da orijinal adıyla Gemma Bovery, Flaubert’in ‘Madame Bovary’si üzerine bir çeşitleme. Film, gerçekle kurmaca, edebiyatla hayat arasında keyifli bir şekilde gidip geliyor. Bu oyuncu filmin, Gemma Bovery’sini, gerçek hayatta adı Gemma (Arterton) olan bir oyuncunun canlandırması da herhalde tesadüf değildir. Gemma Arterton role sadece ismiyle uymamış, her haliyle bu role cuk oturmuş. Filmin kahramanlarından Gemma ve Charles, Fransız taşrasına yeni taşınan İngiliz bir çift. Martin Joubert (Fabrice Luchini) ise Paris’ten “huzurlu” bir yaşam sürme hayaliyle taşraya, babasının fırınını devralmaya gelmiş 60’lı yaşlarında edebiyat meraklısı bir adam. Martin, Flaubert’in Madame Bovary’sindeki kahramanların adlarıyla neredeyse bire bir aynı isimlere sahip bu çifti görünce, kitaptaki olayların aynen yaşanacağı inancına kapılmakta gecikmiyor. Sadece böyle kalsa iyi; Gemma’nın dayanılmaz cazibesine de kendini umutsuzca kaptırıyor. Gemma’nın yaşadıklarını merakla izlemekle kalmıyor, olayların akışına müdahale de ediyor. Yüzeydeki gerekçesi, Gemma’yı trajik bir sondan kurtarmak ama asıl gerekçesi kıskançlık.

Martin’i oynayan Fabrice Luchini’yi yine benzer bir rolde François Ozon’un bence en iyi filmi ‘Dans la Maison’da (Evde) da izlemiştik. O filmde de Luchini başkalarının hayatını gözleyen, edebiyatla (fanteziyle) hayat arasındaki sınırı çizemeyen bir adam rolündeydi. Bu iki film aynı başrol oyuncusun paylaşmakla kalmıyorlar, tematik olarak da büyük benzerlik içeriyorlar. Filmin herhalde postmodern demekte sakınca olmayan oyunculuğu, edebiyattan sinemaya da uzanıyor. Yani Martin rolünü Luchini’nin oynamasının da metinlerarası bir nedeni olduğunu sanıyorum. Filmin öyküsü de finalde kendi üstüne kapanıyor, her şey sanki yeni baştan başlıyor…

‘Aşkın Dili’, sınıf farklılıkları, bazı Fransızların soylu İngiliz özentiliği, bazı zengin İngilizlerin Fransız taşrasında bir tür yeni sömürgeci edasıyla hayatın tadını çıkarması, taşra sıkıntısı, yaşlı ve evli bir erkek olmanın kayıp giden hayat karşısındaki nafile çabalaması üzerinde bir kelebek gibi hafifçe süzülüyor ve daldan dala kayıtsızca konuyor. Balık etli Gemma Arterton’un aşka ve dünyevi hazlara iştahını seyretmek de başlı başına bir zevk. Ben filmi pek keyifle izledim, tavsiye ederim.

ERKEK STRİPTİZCİLER
‘MMXXL’, ‘Magic Mike’ın (Striptiz Kulübü) devamı. Filmin aslında anlatmaya değer bir konusu olduğunu söylemek zor. İlk filmin sonunda kendi işini ve yuvasını kurmuş olarak gördüğümüz Mike’ın (Channing Tatum) yeniden striptiz sahnelerine dönüşünün hikâyesi ‘MMXXL’. Ne evlilik ne de iş hayatı umduğu gibi giden Mike, şöhretin çağrısına dayanamayıp eski ekibiyle birlikte sahnelere geri döner. Filmin, striptiz kültürü üzerine söylediği çok ciddi şeyler yok. Seyirciden beklentisi, daha çok son derece iyi vücutlu erkeklerin, etkileyici ve edepsiz koreografilerle dans etmesinin tadını çıkarması. Doğrusu bu dansların ya da bu ritüelin tadını çıkarmak için kadın ya da gay olmak da gerekmiyor. Tuhaf bir şekilde bu striptiz kültürünün bir tür sömürü olduğunu değil, tam tersi özgürleştirici bir deneyim olduğu hissini veriyor film. Kadın olsam, arkadaş grubumla birlikte, şamata yapmak için bu filme giderdim. İşin tuhafı aynı şeyin simetriğini, yani kadın striptizcileri, erkek arkadaş grubumla şamata yaparak seyretmeyi düşünememem. Askerlikte “aç aç gecesi”ne katılmamıştım mesela. Ahlaken yanlış gelmişti, keyif alacağımı düşünmemiştim. Alamazdım da. Fakat soyunanlar erkekler, seyredenler kadınlar olunca, olayın duygusu çok değişiyor. Bu farklılık üzerine düşünmeye değer.

GÖÇMENE SAYGI!
Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde 1921’de geçiyor ‘Bir Zamanlar New York’. Filmin öyküsü ve kahramanlarının karakterleri de bugün pek rastlanmayan türden: Bataklığın içinde yine de elmas gibi pırıldamayı sürdüren kadınlar, hayatta kalma uzmanı olmuş ama hidayete eren dolandırıcılar… Bugünden baktığımızda insana dair çok daha fazla karamsar olduğumuzu düşünüyorum. Böyle insanlar gerçekten eskiden var mıydı ve artık yoklar mı? En kötü koşullarda yaşayan, fuhuşa sürüklenen kadınlar acılaşmadan, insanlığını yitirmeden onurunu koruyabiliyor, önemli olanın ne olduğunu unutmadan yaşayabiliyorlar mıydı? Kötülüğün kitabını yazmış adamlar bir gün kendileriyle yüzleşip içlerindeki cevheri keşfedebiliyorlar mıydı? Gerçekçi ya da değil, böyle öyküler izlemek benim hoşuma gidiyor. Eski Hollywood ya da eski Yeşilçam bu işleri hiç şüphesiz para için yapıyorlardı ama bir şekilde gönül telimizi de titretiyorlardı. İlk filmiyle Venedik’te Gümüş Aslan kazanan, sonraki her filmiyle de Cannes’da yarışan yönetmen James Gray’in bu anakronik filmi para için yapmadığı ise kesin. Marion Cotillard ve Joaquin Phoenix gibi birinci sınıf oyuncularına rağmen film iyi iş yapmadı zaten. Bir göçmen ailesinin çocuğu olan Gray, büyük yoksulluk içinde ve acımasız ve yoz bir düzene karşı ayakta durmayı başaran insan ruhuna, göçmenlere bir saygı şarkısı bestelemiş sanki. Filmi bilgisayar ekranından izledim, lafı uzatmayayım. Ama filmin sinemada seyredilmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Nefis görüntü çalışması, çok iyi oyunculuklar ve insan ruhuna saygı için. Bir de ricam var: Hepsi Marion Cotillard kadar çekici olmasalar da ülkemizdeki Suriyeli göçmenler de onun canlandırdığı Ewa’yla benzer durumdalar; bunu da lütfen düşünelim.

Sıradışı Anne: Muhafazakâr ve asi

TARİH:  12 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sartre’ın devrimci ile asi arasındaki farkı tanımlayan sözleri var. Sartre, asinin, aslında düzenle çatışan biri olmadığını, tek istediğinin kendi sınırsız özgürlüğü olduğunu, kendine yönelik bu megaloman fanteziyi gerçekleştirmeye çalıştığını söyler. Kral ya da kraliçe olmak gibi, her şeye egemen olan ama sorumluluk taşımayan biri olmaktır asinin hayali. Rock’n’roll dünyasında bu düşün peşinde koşan çokça bulunur.

Oysa devrimci, disiplinli bir çalışma içindedir. Kendisinin olduğu kadar ve bazen daha da önce başkalarını da düşünür. Hedefi düzen içinde kral olmak değildir, krallığı kaldırmaktır.

Bir asinin muhafazakâr olması ilk başta şaşırtıcı gelebilir ama aslında doğaldır. “Sıradışı Anne” asi ve muhafazakâr bir kadının hikâyesi ve kendisi de muhafazakâr bir film. Asiliğe yaptığı güzelleme bir şey değiştirmiyor. Film “Amerikalı” olmaya bir güzelleme. Rock’n’roll bir sosyal tutkal, sınıfları, kültürleri birbirine yapıştıran bir zamk ve aynı zamanda yatıştırıcı işlevi görüyor filmde, çoğu zaman hayatta da olduğu gibi. Filmin son derece kimlikçi, son derece liberal bir ideolojisi var. İster Amerika yerlisi ol istersen Zenci, istersen gay ol, istersen heteroseksüel, ister ot içen yoksul bir rock’çı ol, ister son derece zengin Beyaz bir Amerikalı işadamı; hepimiz biriz, hepimiz Amerikalıyız ve bu ne şahane bir şey, diyor film. Sınıf farkları dediğin ise Bruce Springsteen’in bir şarkısı içinde kaynaşmamızla anında yok olur, bir önemi yoktur! Kimlikçiliğin sefaletinin sıkıcı bir örneği “Sıradışı Anne”. O kadar sıkıcı ki, sıkılmaya daha filmin afişini gördüğüm anda başladım. Bruce Springsteen’in, “Live” albümünün kapağını çağrıştıran bu afiş, filmin Springsteen’e yaptığı tek haksızlık değil. Bruce, bu filme malzeme olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor.

Ricki (Meryl Streep) filmin başında Tom Petty’nin “American Girl” şarkısını söylüyor. Ben sizin sevgili, tipik Amerikanlı kızınızım diyor Ricki. Bir zamanlar evli ve çocuklu bir kadınken, kocasını ve çocuklarını terk edip, hayallerinin peşinde rock’çı bir müzisyen olmuş Ricki. Herkesin herkesi sevdiği bir barda şarkı söylüyor. Gitaristle bir ilişkisi var ama sahnedeyken inkâr etmeyi seçtiği bir ilişki bu. Derken eski kocası, Ricki’yi, yeni boşandığı için bunalımda olan kızına destek olması için çağırıyor. Sonrası, herkesin nasıl eskisinden de daha çok birbirini seveceğinin hikâyesi. Ricki’nin, Ortadoğu’da savaşan Amerikan askerlerini destekleyen, Bush’a oy veren biri olduğunu söylemeyi es geçmeyelim. İster Cumhuriyetçi ol, ister Demokrat fark etmez! Amerikalı dediğin, tek millet, tek devlettir. İçindeki farklılıklarla birlikte. Ne güzel değil mi? Sınıf mı dediniz? Başka ülkelerin halkları mı dediniz. Bu filmde yerleri ve önemleri yok, onların.

Küllerinden doğmak

TARİH:  11 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Christian Petzold filmi vizyona girmişse, o hafta ilk iş o filme gidilir. Petzold, Alman sinemasının son döneminin en iyi yönetmeni. Geçtiğimiz yıllarda “Barbara” adlı filmini de sinemalarımızda izleme şansı bulmuştuk. “Barbara”, Doğu Almanya’nın 70’li yıllarına bakıyordu. Bir yanda idealistler, bir yanda Batı tarzı tüketim toplumunun düşlerine kapılanlar, bir yanda sadece biraz daha fazla özgürlük isteyenler vardı filmde. “Barbara” kestirme sonuçlara ulaşmıyor, bir tabloyu olabildiğince ayrıntılı bir biçimde resmetmeye çalışıyordu. Gücü ve belki de güçsüzlüğü buradaydı.

HESAP GÖRÜLECEK Mİ?
“Yüzündeki Sır” savaş sonrasının Almanyası’na, yani daha geri bir tarihe bakıyor. Yenilginin ardından Amerikan askerlerinin denetim yaptığı Berlin’de, şaşkın, ne yapacağını ve kim olduğunu bilmeyen bir toplum var karşımızda. Zamana en iyi ayak uyduranlar, her zamanki gibi olağan şüpheliler: Yani, eski işbirlikçiler, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenler. Ama Nazizm döneminde feleği şaşanlar, işkenceden ve toplama kamplarından geçenler için yeni hayata alışmak ve Nazizm öncesindeki kimliklerine sahip çıkmak hiç de kolay değil. Arada geçen ve yaşanan onca şey ne olacak? Hesabı verilecek mi? Eskiye dönmek, eski kimliğine sahip olmak mümkün mü?

YENİ ALMANYA’DA HAYAT
Eski kimliğe dönmek, filmin kahramanı Nelly (Nina Hoss) özelinde fiziksel bir niteliğe de bürünüyor. Nelly, Nazi faşizminde sadece kimliğini kaybedip Auschwitz’de bileğine kazınan bir numaraya indirgenmemiş; Nelly eski yüzünü de kaybetmiş durumda. Yüzüne aldığı ağır yara Nelly’yi tanınmaz hale getirmiş. Estetik ameliyatını yapan doktora Nelly, tıpatıp eski yüzüme kavuşmak istiyorum diyor. Ama ne eski yüze, ne de eski Nelly’ye kavuşmak mümkün olacak. Çünkü ne kimse yakın geçmişte yaşananları hatırlamak ne de o dönemde yaptıklarının hesabını vermek isteyecektir. Eski Nelly, artık olmayan bir Almanya’ya ait. Arada yaşanmış korkunç dönem ise sessizlikle geçiştirilmek isteniyor. Nelly, yeni Almanya’da yalnız yol almak zorunda.
Almanya, Nazi geçmişiyle hesaplaşmış bir ülke olarak bilinir. Doğrusu, Almanya birçok ülkeden daha fazla yapmıştır bu hesaplaşmayı. Fransa’dan Vichy hükümetinin yaptıklarına dair pek bir şey görmeyiz ama direnişçilere dair çok şey görürüz örneğin. Ama Almanya’da da yapılması gerekenle yapılan arasında yine de büyük bir uçurum var. En tepedeki üç beş Nazi’yi yargılamakla bitmiş işler. “Yüzündeki Sır”ın anlattıkları arasında bunlar da var.

TÜRKİYE’DEKİ YAŞANMIŞLIKLAR
Nelly’nin Almanya’da yaşadıkları bize çok mu yabancı? 12 Eylül sonrasının Türkiyesi de biraz benzemiyor mu savaş sonrasının Almanyası’na? Özcan Alper’in Sonbaharı’nın kahramanının yalnızlığı ve çevresiyle uyumsuzluğunu hatırladım filmi düşünürken.

‘Yüzündeki Sır’ı seyredin. Filmin hikâyesinin inandırıcılık sorunlarına fazla takılmamaya çalışın. Nina Hoss’un mükemmel oyunculuğuna ve Petzold’un usta işi hikâye anlatıcılığına dalın. Film, bir Hitchcock gerilimi olarak da çok iyi işliyor.

Taşıyıcı-Son Hız: Son zırva

TARİH:  5 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı haftalar, üzerine yazmaya değer hiçbir film olmuyor. Açıkçası “Taşıyıcı: Son Hız”da üzerine yazmaya değecek bir film değil. Son yılların en kötü aksiyon filmlerinden biriyle karşı karşıyayız. Frank “Taşıyıcı” (Ed Skrein) adlı kahramanımız, bir “kaçış sürücüsü”dür. İllegal işlerde, soygunculara vs., şoförlük hizmeti verir. Frank’in babası Frank Sr. ise İngiltere’nin Monako konsolosluğundan yeni emekli olmuş, eski bir İngiliz ajanıdır.

Rus mafyasının çalıştırdığı dört fahişe, patronlarından intikam almakta baba-oğul Frank’lerden yararlanırlar. Film, en çok sanırım, belli bir marka otomobil markasının reklamı olarak seyredilirse anlamlı. Yoksa ne hikâyede ne de karakterlerde üzerine konuşulacak bir şey yok. Luc Besson’ın elinin değdiği bütün aksiyon filmlerinde olduğu gibi bu filmde de “ırkçı” tonlar var.

Ruslar ne menem bir mafya oluşturmuşlarsa her aksiyon filminde, Batılı rakiplerinden feci dayak yiyorlar. Bu film de istisna değil. Rus mafyasının bu kadar beceriksizlikle nasıl bu kadar güçlendiğini anlamak imkânsız. Hem her yerdeler, hem de üflesen dağılıyorlar. Ne kafaları çalışıyor ne de dövüşebiliyorlar. Arap kökenli, koyu derili serseri çeteler de farklı değil. Taşıyıcı, hepsini bir çırpıda haklayabiliyor. Film, akisyonun yanına eser miktarda baba-oğul çatışması, aşk filan gibi şeyler de serpiştirmiş. Başka ne diyeyim… Beş para etmez bir film.

Bir zamanlar Batı’da

TARİH:  4 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘İntikam’ adı üstünde bir intikam filmi. Adaletin olmadığı bir dünyada, şiddete maruz kalan kahraman tek başına kötüleri yener ve intikamını alır. Genellikle, gerici ve faşizan filmler vardır bu kategoride. En klasik örneği Charles Bronson’un baş rolünde oynadığı Death Wish serisidir.

Merkezde toprak var
“İntikam”ın öyküsü benzer nitelikte olsa da, film, ne gerici ne de faşizanmış izlenimi veriyor. Film, kötülüğün merkezine toprak (arazi de denilebilir) yağmasını koyuyor. En başta, Kuzey Amerika topraklarının yerli halkın soykırıma uğratılarak Beyaz Avrupalılar tarafından ele geçirilmesi var. İkinci sırada ise Beyaz Avrupalı sermaye sahiplerinin, küçük çiftçilerin topraklarına şiddet ve desise ile sahip olması. Bugün Türkiye’de de ve dünyanın birçok yerinde de süregittiği gibi.

Sermayenin tetikçisi Henry, bir zamanlar iyi bir adammış. Yerlileri katlettiği dönemde, ruhunu da kaybetmiş, insanlıktan çıkmış. Jon ise Almanya-Danimarka Savaşı’nın ardından harap olmuş ülkesini terk edip Yeni Dünya’ya göç etmiş bir Danimarkalı. Amerika’ya göç ettikten yedi yıl sonra nihayet karısını ve oğlunu da yanına getirdiğinde, Jon’un yolu, Henry’nin adamlarıyla kesişir. Ve Jon’un başına gelmedik kalmaz. Kaçmaya çalışsa da kaçamaz. İntikamdan başka çaresi kalmaz.

Çıkarların esiri olmak
Jon’a sadece başka bir mazlum, hayatı boyunca şiddete maruz kalmış, dilsiz bir kadın yardım edecektir. Diğer kasaba sakinleri, başta belediye başkanı ve rahip/şerif olmak üzere, korkularının ve çıkarlarının esiri olacaktır.

“İntikam”, western kalıplarını iyi kullanan, hikayesini düzgün anlatan ve şiddetten zevk almamızı, bir ölçüde frenlemeyi de başaran bir film. Sonuçta, filmin anlattığı, bireysel bir adalet arayışı öyküsü. Jon’un da nihayetinde Amerikan Yerlilerinin topraklarına yerleşen bir Beyaz olduğu gerçeği de filmde sorgulanmıyor. Filmde Amerikan Yerlilerinden kalan tek iz, mazlum kadının yüzünde bıraktıkları faça izi. Yani Yerliler de şiddetleriyle, hem de bir çocuğa uyguladıkları şiddetle varlar filmde.

Fakat arada sırada fazla ince düşünmeyi bırakıp filmin keyfine varmakta yarar var. Bütün kötüler olmasa da, hatta en baştaki büyük kapitalistin kılına bile dokunulmasa da, onun köpeklerinin yenilgisini izlemek bir zevk. Keyfini çıkarın, “İntikam” iyi bir western.

Masallaştırılmış Tarih ve Yalanlar

TARİH:  27 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Herkesin yüzünde gülücükler açtıran bir filmde kusur bulmanın risklerinin farkındayım. İşçi sınıfı mücadelesiyle eşcinsel kimlik mücadelesinin el ele, kol kola hareket etmesini görmek güzel. Filmi sevenler bana kızacaklar, keyiflerine limon sıktığımı düşünecekler. Öyle düşünmemelerini dilemekten başka yapabileceğim bir şey yok.

Film 30 yıl öncesinden söz ediyor, 1985’ten. O yıllarda Thatcher ve Reagan öncülüğünde sağ şaha kalkmıştı ve vahşi kapitalizmin modern versiyonu neo-liberalizm işçi sınıfına ve sola öldürücü darbeyi vurmaya çalışıyordu. Vurdu da. 1989’da sosyalizm çökertildi, dünya tek kutuplu hale geldi. Thatcher ve Reagan’ın Türkiye şubesi ise ANAP ve lideri Turgut Özal’dı. Özal, neo-liberal programı daha Demirel’in iktidarı sürerken, 24 Ocak 1980’de hayata geçirmeye başlamıştı. Ama programın çalışması için sıkıyönetim destekli sivil rejimden daha fazlası gerekiyordu. 12 Eylül darbesi bunun için yapıldı. Özal başbakan yardımcısı oldu. Sendikalar kapatıldı, işçi sınıfının hakları budandı, solcular öldürüldü, hapse atıldı, işkence gördü. Siyasi görüşler üzerinden yaşanan ayrılıkların yerini, etnik, dinsel ve cinsel kimlik üzerinden yaşanan ayrılıklar aldı. Kimlik politikaları, sağ-sol eksenindeki siyasetin yerine geçti. O sıralarda dincilik de palazlandı, soldan geriye kalan ideolojik boşluğu diğer kimlikçi politikalarla birlikte doldurdu. (Biraz kestirme bir anlatım oldu ama…)

“Onur”, o yıllarda Büyük Britanya’da, işçi sınıfının öncü kesimi olan madencilerin bastırıldığı dönemi konu ediniyor. Madenci işçilerin grevine destek veren bir grup gey-lezbiyen aktivistin çabalarını anlatıyor.

“Onur”, iki politik çizginin kimlik ve sağ-sol eksenli siyasetin kesiştiği tarihsel bir anı anlatarak, bu ayrımın illa da olmak zorunda olmadığına işaret ediyor ve buraya kadar iyi bir şey yapıyor. Ama filmin ciddi ideolojik sorunları var. En baştaki şu: Film kolektif bir mücadeleyi anlatırken kolektivist değil bireyselci bir tavır izliyor. İlhamını sanki gaipten alan bir kahramanımız var: Mark. Bize kahramanımızı apolitik, uçkuruna düşkün biri olarak kodlatan bir one-night stand’in (tek gecelik ilişki) ardından, televizyonda gördüğü birkaç saniyelik madenci grevi görüntüleri Mark’ı bir anda eline kova alıp madencilere yardım parası toplamak için sokağa çıkartıyor. Ait olduğu gey-lezbiyen grubu da Mark’ın peşinden gidiyor hemen. Kimse uzun uzadıya biz ne yapıyoruz diye sorgulamıyor, Mark’ın karizması her şeye yetiyor da artıyor. Film boyunca Mark’a birkaç kez daha ilham geliyor, her seferinde arkadaşları peşinden gidiyor. Kolektif bir tartışmadan eser görmüyoruz gey-lezbiyen grubun hayatında. Kimsenin ağzından kapitalizm, sosyalizm, neo-liberalizm veya onları bırakalım işçi sınıfı kavramları çıkmıyor. Sanki madenci denilen bir alt kimlik grubu var ve onlar eşcinseller gibi polis şiddetine maruz kalıyorlar, olay bundan ibaret. Polis şiddeti mi dedim? Televizyondan görülen birkaç çatışma görüntüsünün dışında filmin hiçbir karakterinin kafasına bir cop inmiyor. Kimsenin burnu kanamıyor, polis kimsenin boğazını sıkmıyor. Sadece filmin yan karakterlerinden birinin (Gethin) bir gece yarısı saldırıya uğradığını öğreniyoruz (çünkü saldırı anı filmde yok) ama o saldırıyı da kimin ne için gerçekleştirdiğini öğrenemiyoruz. Sihirli değnek değmişçesine bir anda dönüşüm geçiren karakterler ve tam zamanında şarkıya başlayıp mükemmel bir koroyu tetikleyerek gözyaşlarımızı harekete geçiren tipler de cabası. Ninemizin de seveceği, bir televizyon filmi “Onur”. Hiçbir soru uyandırmıyor. Filmin sonundaki onur yürüyüşü, madencilerin sürpriz katılımı olmasa belli ki apolitik bir şenlik olarak kalacakmış ama bu da sorgulanmadan geçiştiriliyor. Lezbiyen ve gey cemaati bu deneyimden bir sonuç çıkarmışa benzemiyor. Neyse ki birkaç işçi dans öğrenerek çıkmış bu süreçten, teselli ikramiyesi olarak. Küçümsemiyorum, bu da önemli bir şey. Ama filmin bununla yetinmesi, o günlerde maden işçilerinin yenilgisinin günümüzde ne anlama geldiğini hiç sorgulamaması ve her şeyi bir nevi tatlı sona bağlaması kabul edilebilir gibi değil. Masal mı anlatıyorsunuz beyler (ve de bayanlar)? İşte böyle günler de yaşandı ve erdik muradımıza mı diyorsunuz? BBC ve Pathé ortak yapımından çok şey mi bekliyoruz yoksa?

***

Dipnot 1: Yazıyı yazdıktan sonra wsws.org’da gerçek Mark’ın (Ashton) Büyük Britanya Komünist Partisi’nin gençlik kolu üyesi olduğunu ama Amerikalı seyircileri filmden soğutmamak için bu gerçeğin filmden çıkarıldığını öğrendim. Yani kendisi gaipten ilham almıyor, televizyonda gördüğü 5-10 saniyelik görüntülere ani tepkiler vererek hareket etmiyormuş. Bir ideolojisi varmış. Filmden iyice soğudum bunu öğrenince.

Dipnot 2: Yine yazıyı yazdıktan sonra Altyazı dergisinin Haziran sayısında filmin karakterlerinden Gethin’le yapılan röportajı okudum. Gethin bir yandan filmin promosyonunu yaparken bir yandan da gerçeğin nasıl çarpıtıldığını, nasıl cilalandığını ve depolitize edildiğini anlatıyor. Sadece Mark değil, o dönem geylerin çoğu politizeler. Gallerdeki madenci kasabaları, derin ABD’nin tuhaf kasabaları gibi filan değiller, dünyayla sıkı bağlar içindeler. Ve BBC o yıllarda da yalanlar söylemiş. Bir polis saldırısını ve onlara direnen madencileri filmi tersten oynatarak, madencilerin polise saldırısı olarak göstermiş. Devlet tv kanallarının yalanlarına o günlerde de inanmıyordum, şimdi de. Siz de inanmayın. Bu filmdeki yalanların hiçbiri masum değil. Ama siz yine de filmden güzel duygularla ayrılmış olabilirsiniz. O sizin güzelliğinizden.

Sosyalizm sonrası manzaraları

TARİH:  20 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

KABİLE

Eski Sovyet Cumhuriyetlerinde kokuşmuş bir şeyler var. Daha doğrusu kokuşmamış pek bir şey yok. Bu ülkelerden gelen filmlere bakıp da, ne iyi olmuş da o baskıcı sosyalist rejimler çökmüş demek mümkün değil. Kokuşmanın tabii ki daha geçmişe giden bir tarihi var. Sosyalist sistem kapitalizmin baskıları karşısında çatırdarken, halktan güçlü bir destek bulamadı. Ya sosyalizm yolunda daha ileri gidilecekti ya da sistem çökecekti. Maalesef gidilemedi ve sistem çöktü. Kanımca, geçen yüzyılın en trajik olayı budur.

“Leviathan”ın Rusya’sını düşünün. Yaşamak istenilecek en son ülkelerden biri gibiydi filmde Rusya. Hak, hukuk sıfıra inmiş, güçlünün güçsüzü acımadan ezdiği berbat bir sistem hüküm sürüyor. “Uyum Dersleri”nin (İstanbul Film Festivali’nde gösterildi) Kazakistan’ını düşünün ki o da bir okul ortamını anlatıyordu ve “Kabile”yle yakından akrabaydı. Yine acımasızlık, yine korkunç bir şiddetin hüküm sürdüğü bir ülke vardı perdede. “Işık Hırsızı”nın Kırgızistan’ına bakın ya da (yine İFF’de gösterildi)… Hep aynı şeyler: Sefalet, şiddet, yozlaşmışlık, çürümüşlük, kokuşmuşluk. Bu örneklerin sonu yok.

KOŞTURMACA VAR
Ukrayna filmi “Kabile” bu zincirin yeni bir halkası. Yine bir okul, yine şiddete batmış gençlik, yine yoz yöneticiler ve yine çıkışsızlık, çıkışsızlık, çıkışsızlık. “Kabile”yi farklı kılan, biçimi. Fildeki okul, sağır ve dilsiz öğrencilere hizmet veren bir okul. Filmde işaret dilinden başka dil yok ve filmin kahramanları işaret diliyle konuşuyorlar. Bu dil altyazıyla seyirciye aktarılmıyor. Ama olanı biteni takip etmek yine de çok zor değil. Her şeyi anlamasak da, çok önemli değil. Yönetmen uzun planları tercih etmiş. Bu uzun planların yavaşlığı, oyuncuların hızlı hareketleriyle dengelenmiş gibi. Film boyunca oyuncular sanki bir koşturmaca içinde. Yönetmen böyle bir tercih yapmasa belki filmi izlemek daha zor olacaktı, belki film akmayacaktı. Oysa uzun süresine rağmen film akıyor.

Film yeni bir öğrencinin okula gelmesiyle başlıyor. Yeni öğrenci okuldaki hiyerarşi ve düzenle çabuk tanışıyor. Okul sanki okul değil de bir mafya örgütlenmesi. Öğretmenlerin de katıldığı bu suç ortamında, en çok para kazandıran aktivite kız öğrencilerin kamyonculara pazarlanması. Yeni öğrencimiz, hiyerarşide çabuk yükseliyor ve pezevenkliğe terfi ediyor. Ama pazarladığı kızlardan birine aşık olması, işlerin sarpa sarmasına neden oluyor.

FİLMİN TUHAFLIKLARI
Filmin sorunu şu ki, kahramanımızın geçirdiği büyük değişim ikna edici bir şekilde işlenmiyor. Filmin sırlarını açık etmeme gerekliliği daha fazlasını yazmamı engelliyor. Fakat filmin finaline de hiç ikna olmadım. Sağır biri sesleri duymayabilir ama herhalde odadaki hareketlere, titreşimlere duyarlılığı duyan birinden daha fazladır. Odalarda kıyamet koparken, sırf ses duymadıkları için kimsenin uyanmaması tuhaf.

Bütün bunları bir metafor olarak da düşünebiliriz tabii ki. Ukrayna’nın bir mikrokosmosu olarak bakabiliriz bu sağır dilsiz okuluna. Yine de film, şiddetin çarpıcılığından daha fazla bir şey bırakmıyor akılda. Bir “Leviathan”a değil ama “Kabile”ye vaktinizi ayırmaya değer. Bir de bu kadar karanlık filmler yapmak yerine neden intihar etmiyor yönetmenler diye düşünmüyor değilim. Hayat zaten karanlık, daha fazla zorlaştırmanın manası ne? Gerçekçilik mi sebep?

Gerçekle nasıl baş edeceğiz peki? Biraz ışık lazım. Çok değil, biraz. Kapkara değil hafif griye çalsın yeter ki… “Kabile”de o kadarı bile yok.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com