Sıradışı Anne: Muhafazakâr ve asi

TARİH:  12 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sartre’ın devrimci ile asi arasındaki farkı tanımlayan sözleri var. Sartre, asinin, aslında düzenle çatışan biri olmadığını, tek istediğinin kendi sınırsız özgürlüğü olduğunu, kendine yönelik bu megaloman fanteziyi gerçekleştirmeye çalıştığını söyler. Kral ya da kraliçe olmak gibi, her şeye egemen olan ama sorumluluk taşımayan biri olmaktır asinin hayali. Rock’n’roll dünyasında bu düşün peşinde koşan çokça bulunur.

Oysa devrimci, disiplinli bir çalışma içindedir. Kendisinin olduğu kadar ve bazen daha da önce başkalarını da düşünür. Hedefi düzen içinde kral olmak değildir, krallığı kaldırmaktır.

Bir asinin muhafazakâr olması ilk başta şaşırtıcı gelebilir ama aslında doğaldır. “Sıradışı Anne” asi ve muhafazakâr bir kadının hikâyesi ve kendisi de muhafazakâr bir film. Asiliğe yaptığı güzelleme bir şey değiştirmiyor. Film “Amerikalı” olmaya bir güzelleme. Rock’n’roll bir sosyal tutkal, sınıfları, kültürleri birbirine yapıştıran bir zamk ve aynı zamanda yatıştırıcı işlevi görüyor filmde, çoğu zaman hayatta da olduğu gibi. Filmin son derece kimlikçi, son derece liberal bir ideolojisi var. İster Amerika yerlisi ol istersen Zenci, istersen gay ol, istersen heteroseksüel, ister ot içen yoksul bir rock’çı ol, ister son derece zengin Beyaz bir Amerikalı işadamı; hepimiz biriz, hepimiz Amerikalıyız ve bu ne şahane bir şey, diyor film. Sınıf farkları dediğin ise Bruce Springsteen’in bir şarkısı içinde kaynaşmamızla anında yok olur, bir önemi yoktur! Kimlikçiliğin sefaletinin sıkıcı bir örneği “Sıradışı Anne”. O kadar sıkıcı ki, sıkılmaya daha filmin afişini gördüğüm anda başladım. Bruce Springsteen’in, “Live” albümünün kapağını çağrıştıran bu afiş, filmin Springsteen’e yaptığı tek haksızlık değil. Bruce, bu filme malzeme olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor.

Ricki (Meryl Streep) filmin başında Tom Petty’nin “American Girl” şarkısını söylüyor. Ben sizin sevgili, tipik Amerikanlı kızınızım diyor Ricki. Bir zamanlar evli ve çocuklu bir kadınken, kocasını ve çocuklarını terk edip, hayallerinin peşinde rock’çı bir müzisyen olmuş Ricki. Herkesin herkesi sevdiği bir barda şarkı söylüyor. Gitaristle bir ilişkisi var ama sahnedeyken inkâr etmeyi seçtiği bir ilişki bu. Derken eski kocası, Ricki’yi, yeni boşandığı için bunalımda olan kızına destek olması için çağırıyor. Sonrası, herkesin nasıl eskisinden de daha çok birbirini seveceğinin hikâyesi. Ricki’nin, Ortadoğu’da savaşan Amerikan askerlerini destekleyen, Bush’a oy veren biri olduğunu söylemeyi es geçmeyelim. İster Cumhuriyetçi ol, ister Demokrat fark etmez! Amerikalı dediğin, tek millet, tek devlettir. İçindeki farklılıklarla birlikte. Ne güzel değil mi? Sınıf mı dediniz? Başka ülkelerin halkları mı dediniz. Bu filmde yerleri ve önemleri yok, onların.

Küllerinden doğmak

TARİH:  11 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Christian Petzold filmi vizyona girmişse, o hafta ilk iş o filme gidilir. Petzold, Alman sinemasının son döneminin en iyi yönetmeni. Geçtiğimiz yıllarda “Barbara” adlı filmini de sinemalarımızda izleme şansı bulmuştuk. “Barbara”, Doğu Almanya’nın 70’li yıllarına bakıyordu. Bir yanda idealistler, bir yanda Batı tarzı tüketim toplumunun düşlerine kapılanlar, bir yanda sadece biraz daha fazla özgürlük isteyenler vardı filmde. “Barbara” kestirme sonuçlara ulaşmıyor, bir tabloyu olabildiğince ayrıntılı bir biçimde resmetmeye çalışıyordu. Gücü ve belki de güçsüzlüğü buradaydı.

HESAP GÖRÜLECEK Mİ?
“Yüzündeki Sır” savaş sonrasının Almanyası’na, yani daha geri bir tarihe bakıyor. Yenilginin ardından Amerikan askerlerinin denetim yaptığı Berlin’de, şaşkın, ne yapacağını ve kim olduğunu bilmeyen bir toplum var karşımızda. Zamana en iyi ayak uyduranlar, her zamanki gibi olağan şüpheliler: Yani, eski işbirlikçiler, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenler. Ama Nazizm döneminde feleği şaşanlar, işkenceden ve toplama kamplarından geçenler için yeni hayata alışmak ve Nazizm öncesindeki kimliklerine sahip çıkmak hiç de kolay değil. Arada geçen ve yaşanan onca şey ne olacak? Hesabı verilecek mi? Eskiye dönmek, eski kimliğine sahip olmak mümkün mü?

YENİ ALMANYA’DA HAYAT
Eski kimliğe dönmek, filmin kahramanı Nelly (Nina Hoss) özelinde fiziksel bir niteliğe de bürünüyor. Nelly, Nazi faşizminde sadece kimliğini kaybedip Auschwitz’de bileğine kazınan bir numaraya indirgenmemiş; Nelly eski yüzünü de kaybetmiş durumda. Yüzüne aldığı ağır yara Nelly’yi tanınmaz hale getirmiş. Estetik ameliyatını yapan doktora Nelly, tıpatıp eski yüzüme kavuşmak istiyorum diyor. Ama ne eski yüze, ne de eski Nelly’ye kavuşmak mümkün olacak. Çünkü ne kimse yakın geçmişte yaşananları hatırlamak ne de o dönemde yaptıklarının hesabını vermek isteyecektir. Eski Nelly, artık olmayan bir Almanya’ya ait. Arada yaşanmış korkunç dönem ise sessizlikle geçiştirilmek isteniyor. Nelly, yeni Almanya’da yalnız yol almak zorunda.
Almanya, Nazi geçmişiyle hesaplaşmış bir ülke olarak bilinir. Doğrusu, Almanya birçok ülkeden daha fazla yapmıştır bu hesaplaşmayı. Fransa’dan Vichy hükümetinin yaptıklarına dair pek bir şey görmeyiz ama direnişçilere dair çok şey görürüz örneğin. Ama Almanya’da da yapılması gerekenle yapılan arasında yine de büyük bir uçurum var. En tepedeki üç beş Nazi’yi yargılamakla bitmiş işler. “Yüzündeki Sır”ın anlattıkları arasında bunlar da var.

TÜRKİYE’DEKİ YAŞANMIŞLIKLAR
Nelly’nin Almanya’da yaşadıkları bize çok mu yabancı? 12 Eylül sonrasının Türkiyesi de biraz benzemiyor mu savaş sonrasının Almanyası’na? Özcan Alper’in Sonbaharı’nın kahramanının yalnızlığı ve çevresiyle uyumsuzluğunu hatırladım filmi düşünürken.

‘Yüzündeki Sır’ı seyredin. Filmin hikâyesinin inandırıcılık sorunlarına fazla takılmamaya çalışın. Nina Hoss’un mükemmel oyunculuğuna ve Petzold’un usta işi hikâye anlatıcılığına dalın. Film, bir Hitchcock gerilimi olarak da çok iyi işliyor.

Taşıyıcı-Son Hız: Son zırva

TARİH:  5 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı haftalar, üzerine yazmaya değer hiçbir film olmuyor. Açıkçası “Taşıyıcı: Son Hız”da üzerine yazmaya değecek bir film değil. Son yılların en kötü aksiyon filmlerinden biriyle karşı karşıyayız. Frank “Taşıyıcı” (Ed Skrein) adlı kahramanımız, bir “kaçış sürücüsü”dür. İllegal işlerde, soygunculara vs., şoförlük hizmeti verir. Frank’in babası Frank Sr. ise İngiltere’nin Monako konsolosluğundan yeni emekli olmuş, eski bir İngiliz ajanıdır.

Rus mafyasının çalıştırdığı dört fahişe, patronlarından intikam almakta baba-oğul Frank’lerden yararlanırlar. Film, en çok sanırım, belli bir marka otomobil markasının reklamı olarak seyredilirse anlamlı. Yoksa ne hikâyede ne de karakterlerde üzerine konuşulacak bir şey yok. Luc Besson’ın elinin değdiği bütün aksiyon filmlerinde olduğu gibi bu filmde de “ırkçı” tonlar var.

Ruslar ne menem bir mafya oluşturmuşlarsa her aksiyon filminde, Batılı rakiplerinden feci dayak yiyorlar. Bu film de istisna değil. Rus mafyasının bu kadar beceriksizlikle nasıl bu kadar güçlendiğini anlamak imkânsız. Hem her yerdeler, hem de üflesen dağılıyorlar. Ne kafaları çalışıyor ne de dövüşebiliyorlar. Arap kökenli, koyu derili serseri çeteler de farklı değil. Taşıyıcı, hepsini bir çırpıda haklayabiliyor. Film, akisyonun yanına eser miktarda baba-oğul çatışması, aşk filan gibi şeyler de serpiştirmiş. Başka ne diyeyim… Beş para etmez bir film.

Bir zamanlar Batı’da

TARİH:  4 Temmuz 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘İntikam’ adı üstünde bir intikam filmi. Adaletin olmadığı bir dünyada, şiddete maruz kalan kahraman tek başına kötüleri yener ve intikamını alır. Genellikle, gerici ve faşizan filmler vardır bu kategoride. En klasik örneği Charles Bronson’un baş rolünde oynadığı Death Wish serisidir.

Merkezde toprak var
“İntikam”ın öyküsü benzer nitelikte olsa da, film, ne gerici ne de faşizanmış izlenimi veriyor. Film, kötülüğün merkezine toprak (arazi de denilebilir) yağmasını koyuyor. En başta, Kuzey Amerika topraklarının yerli halkın soykırıma uğratılarak Beyaz Avrupalılar tarafından ele geçirilmesi var. İkinci sırada ise Beyaz Avrupalı sermaye sahiplerinin, küçük çiftçilerin topraklarına şiddet ve desise ile sahip olması. Bugün Türkiye’de de ve dünyanın birçok yerinde de süregittiği gibi.

Sermayenin tetikçisi Henry, bir zamanlar iyi bir adammış. Yerlileri katlettiği dönemde, ruhunu da kaybetmiş, insanlıktan çıkmış. Jon ise Almanya-Danimarka Savaşı’nın ardından harap olmuş ülkesini terk edip Yeni Dünya’ya göç etmiş bir Danimarkalı. Amerika’ya göç ettikten yedi yıl sonra nihayet karısını ve oğlunu da yanına getirdiğinde, Jon’un yolu, Henry’nin adamlarıyla kesişir. Ve Jon’un başına gelmedik kalmaz. Kaçmaya çalışsa da kaçamaz. İntikamdan başka çaresi kalmaz.

Çıkarların esiri olmak
Jon’a sadece başka bir mazlum, hayatı boyunca şiddete maruz kalmış, dilsiz bir kadın yardım edecektir. Diğer kasaba sakinleri, başta belediye başkanı ve rahip/şerif olmak üzere, korkularının ve çıkarlarının esiri olacaktır.

“İntikam”, western kalıplarını iyi kullanan, hikayesini düzgün anlatan ve şiddetten zevk almamızı, bir ölçüde frenlemeyi de başaran bir film. Sonuçta, filmin anlattığı, bireysel bir adalet arayışı öyküsü. Jon’un da nihayetinde Amerikan Yerlilerinin topraklarına yerleşen bir Beyaz olduğu gerçeği de filmde sorgulanmıyor. Filmde Amerikan Yerlilerinden kalan tek iz, mazlum kadının yüzünde bıraktıkları faça izi. Yani Yerliler de şiddetleriyle, hem de bir çocuğa uyguladıkları şiddetle varlar filmde.

Fakat arada sırada fazla ince düşünmeyi bırakıp filmin keyfine varmakta yarar var. Bütün kötüler olmasa da, hatta en baştaki büyük kapitalistin kılına bile dokunulmasa da, onun köpeklerinin yenilgisini izlemek bir zevk. Keyfini çıkarın, “İntikam” iyi bir western.

Masallaştırılmış Tarih ve Yalanlar

TARİH:  27 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Herkesin yüzünde gülücükler açtıran bir filmde kusur bulmanın risklerinin farkındayım. İşçi sınıfı mücadelesiyle eşcinsel kimlik mücadelesinin el ele, kol kola hareket etmesini görmek güzel. Filmi sevenler bana kızacaklar, keyiflerine limon sıktığımı düşünecekler. Öyle düşünmemelerini dilemekten başka yapabileceğim bir şey yok.

Film 30 yıl öncesinden söz ediyor, 1985’ten. O yıllarda Thatcher ve Reagan öncülüğünde sağ şaha kalkmıştı ve vahşi kapitalizmin modern versiyonu neo-liberalizm işçi sınıfına ve sola öldürücü darbeyi vurmaya çalışıyordu. Vurdu da. 1989’da sosyalizm çökertildi, dünya tek kutuplu hale geldi. Thatcher ve Reagan’ın Türkiye şubesi ise ANAP ve lideri Turgut Özal’dı. Özal, neo-liberal programı daha Demirel’in iktidarı sürerken, 24 Ocak 1980’de hayata geçirmeye başlamıştı. Ama programın çalışması için sıkıyönetim destekli sivil rejimden daha fazlası gerekiyordu. 12 Eylül darbesi bunun için yapıldı. Özal başbakan yardımcısı oldu. Sendikalar kapatıldı, işçi sınıfının hakları budandı, solcular öldürüldü, hapse atıldı, işkence gördü. Siyasi görüşler üzerinden yaşanan ayrılıkların yerini, etnik, dinsel ve cinsel kimlik üzerinden yaşanan ayrılıklar aldı. Kimlik politikaları, sağ-sol eksenindeki siyasetin yerine geçti. O sıralarda dincilik de palazlandı, soldan geriye kalan ideolojik boşluğu diğer kimlikçi politikalarla birlikte doldurdu. (Biraz kestirme bir anlatım oldu ama…)

“Onur”, o yıllarda Büyük Britanya’da, işçi sınıfının öncü kesimi olan madencilerin bastırıldığı dönemi konu ediniyor. Madenci işçilerin grevine destek veren bir grup gey-lezbiyen aktivistin çabalarını anlatıyor.

“Onur”, iki politik çizginin kimlik ve sağ-sol eksenli siyasetin kesiştiği tarihsel bir anı anlatarak, bu ayrımın illa da olmak zorunda olmadığına işaret ediyor ve buraya kadar iyi bir şey yapıyor. Ama filmin ciddi ideolojik sorunları var. En baştaki şu: Film kolektif bir mücadeleyi anlatırken kolektivist değil bireyselci bir tavır izliyor. İlhamını sanki gaipten alan bir kahramanımız var: Mark. Bize kahramanımızı apolitik, uçkuruna düşkün biri olarak kodlatan bir one-night stand’in (tek gecelik ilişki) ardından, televizyonda gördüğü birkaç saniyelik madenci grevi görüntüleri Mark’ı bir anda eline kova alıp madencilere yardım parası toplamak için sokağa çıkartıyor. Ait olduğu gey-lezbiyen grubu da Mark’ın peşinden gidiyor hemen. Kimse uzun uzadıya biz ne yapıyoruz diye sorgulamıyor, Mark’ın karizması her şeye yetiyor da artıyor. Film boyunca Mark’a birkaç kez daha ilham geliyor, her seferinde arkadaşları peşinden gidiyor. Kolektif bir tartışmadan eser görmüyoruz gey-lezbiyen grubun hayatında. Kimsenin ağzından kapitalizm, sosyalizm, neo-liberalizm veya onları bırakalım işçi sınıfı kavramları çıkmıyor. Sanki madenci denilen bir alt kimlik grubu var ve onlar eşcinseller gibi polis şiddetine maruz kalıyorlar, olay bundan ibaret. Polis şiddeti mi dedim? Televizyondan görülen birkaç çatışma görüntüsünün dışında filmin hiçbir karakterinin kafasına bir cop inmiyor. Kimsenin burnu kanamıyor, polis kimsenin boğazını sıkmıyor. Sadece filmin yan karakterlerinden birinin (Gethin) bir gece yarısı saldırıya uğradığını öğreniyoruz (çünkü saldırı anı filmde yok) ama o saldırıyı da kimin ne için gerçekleştirdiğini öğrenemiyoruz. Sihirli değnek değmişçesine bir anda dönüşüm geçiren karakterler ve tam zamanında şarkıya başlayıp mükemmel bir koroyu tetikleyerek gözyaşlarımızı harekete geçiren tipler de cabası. Ninemizin de seveceği, bir televizyon filmi “Onur”. Hiçbir soru uyandırmıyor. Filmin sonundaki onur yürüyüşü, madencilerin sürpriz katılımı olmasa belli ki apolitik bir şenlik olarak kalacakmış ama bu da sorgulanmadan geçiştiriliyor. Lezbiyen ve gey cemaati bu deneyimden bir sonuç çıkarmışa benzemiyor. Neyse ki birkaç işçi dans öğrenerek çıkmış bu süreçten, teselli ikramiyesi olarak. Küçümsemiyorum, bu da önemli bir şey. Ama filmin bununla yetinmesi, o günlerde maden işçilerinin yenilgisinin günümüzde ne anlama geldiğini hiç sorgulamaması ve her şeyi bir nevi tatlı sona bağlaması kabul edilebilir gibi değil. Masal mı anlatıyorsunuz beyler (ve de bayanlar)? İşte böyle günler de yaşandı ve erdik muradımıza mı diyorsunuz? BBC ve Pathé ortak yapımından çok şey mi bekliyoruz yoksa?

***

Dipnot 1: Yazıyı yazdıktan sonra wsws.org’da gerçek Mark’ın (Ashton) Büyük Britanya Komünist Partisi’nin gençlik kolu üyesi olduğunu ama Amerikalı seyircileri filmden soğutmamak için bu gerçeğin filmden çıkarıldığını öğrendim. Yani kendisi gaipten ilham almıyor, televizyonda gördüğü 5-10 saniyelik görüntülere ani tepkiler vererek hareket etmiyormuş. Bir ideolojisi varmış. Filmden iyice soğudum bunu öğrenince.

Dipnot 2: Yine yazıyı yazdıktan sonra Altyazı dergisinin Haziran sayısında filmin karakterlerinden Gethin’le yapılan röportajı okudum. Gethin bir yandan filmin promosyonunu yaparken bir yandan da gerçeğin nasıl çarpıtıldığını, nasıl cilalandığını ve depolitize edildiğini anlatıyor. Sadece Mark değil, o dönem geylerin çoğu politizeler. Gallerdeki madenci kasabaları, derin ABD’nin tuhaf kasabaları gibi filan değiller, dünyayla sıkı bağlar içindeler. Ve BBC o yıllarda da yalanlar söylemiş. Bir polis saldırısını ve onlara direnen madencileri filmi tersten oynatarak, madencilerin polise saldırısı olarak göstermiş. Devlet tv kanallarının yalanlarına o günlerde de inanmıyordum, şimdi de. Siz de inanmayın. Bu filmdeki yalanların hiçbiri masum değil. Ama siz yine de filmden güzel duygularla ayrılmış olabilirsiniz. O sizin güzelliğinizden.

Sosyalizm sonrası manzaraları

TARİH:  20 Haziran 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

KABİLE

Eski Sovyet Cumhuriyetlerinde kokuşmuş bir şeyler var. Daha doğrusu kokuşmamış pek bir şey yok. Bu ülkelerden gelen filmlere bakıp da, ne iyi olmuş da o baskıcı sosyalist rejimler çökmüş demek mümkün değil. Kokuşmanın tabii ki daha geçmişe giden bir tarihi var. Sosyalist sistem kapitalizmin baskıları karşısında çatırdarken, halktan güçlü bir destek bulamadı. Ya sosyalizm yolunda daha ileri gidilecekti ya da sistem çökecekti. Maalesef gidilemedi ve sistem çöktü. Kanımca, geçen yüzyılın en trajik olayı budur.

“Leviathan”ın Rusya’sını düşünün. Yaşamak istenilecek en son ülkelerden biri gibiydi filmde Rusya. Hak, hukuk sıfıra inmiş, güçlünün güçsüzü acımadan ezdiği berbat bir sistem hüküm sürüyor. “Uyum Dersleri”nin (İstanbul Film Festivali’nde gösterildi) Kazakistan’ını düşünün ki o da bir okul ortamını anlatıyordu ve “Kabile”yle yakından akrabaydı. Yine acımasızlık, yine korkunç bir şiddetin hüküm sürdüğü bir ülke vardı perdede. “Işık Hırsızı”nın Kırgızistan’ına bakın ya da (yine İFF’de gösterildi)… Hep aynı şeyler: Sefalet, şiddet, yozlaşmışlık, çürümüşlük, kokuşmuşluk. Bu örneklerin sonu yok.

KOŞTURMACA VAR
Ukrayna filmi “Kabile” bu zincirin yeni bir halkası. Yine bir okul, yine şiddete batmış gençlik, yine yoz yöneticiler ve yine çıkışsızlık, çıkışsızlık, çıkışsızlık. “Kabile”yi farklı kılan, biçimi. Fildeki okul, sağır ve dilsiz öğrencilere hizmet veren bir okul. Filmde işaret dilinden başka dil yok ve filmin kahramanları işaret diliyle konuşuyorlar. Bu dil altyazıyla seyirciye aktarılmıyor. Ama olanı biteni takip etmek yine de çok zor değil. Her şeyi anlamasak da, çok önemli değil. Yönetmen uzun planları tercih etmiş. Bu uzun planların yavaşlığı, oyuncuların hızlı hareketleriyle dengelenmiş gibi. Film boyunca oyuncular sanki bir koşturmaca içinde. Yönetmen böyle bir tercih yapmasa belki filmi izlemek daha zor olacaktı, belki film akmayacaktı. Oysa uzun süresine rağmen film akıyor.

Film yeni bir öğrencinin okula gelmesiyle başlıyor. Yeni öğrenci okuldaki hiyerarşi ve düzenle çabuk tanışıyor. Okul sanki okul değil de bir mafya örgütlenmesi. Öğretmenlerin de katıldığı bu suç ortamında, en çok para kazandıran aktivite kız öğrencilerin kamyonculara pazarlanması. Yeni öğrencimiz, hiyerarşide çabuk yükseliyor ve pezevenkliğe terfi ediyor. Ama pazarladığı kızlardan birine aşık olması, işlerin sarpa sarmasına neden oluyor.

FİLMİN TUHAFLIKLARI
Filmin sorunu şu ki, kahramanımızın geçirdiği büyük değişim ikna edici bir şekilde işlenmiyor. Filmin sırlarını açık etmeme gerekliliği daha fazlasını yazmamı engelliyor. Fakat filmin finaline de hiç ikna olmadım. Sağır biri sesleri duymayabilir ama herhalde odadaki hareketlere, titreşimlere duyarlılığı duyan birinden daha fazladır. Odalarda kıyamet koparken, sırf ses duymadıkları için kimsenin uyanmaması tuhaf.

Bütün bunları bir metafor olarak da düşünebiliriz tabii ki. Ukrayna’nın bir mikrokosmosu olarak bakabiliriz bu sağır dilsiz okuluna. Yine de film, şiddetin çarpıcılığından daha fazla bir şey bırakmıyor akılda. Bir “Leviathan”a değil ama “Kabile”ye vaktinizi ayırmaya değer. Bir de bu kadar karanlık filmler yapmak yerine neden intihar etmiyor yönetmenler diye düşünmüyor değilim. Hayat zaten karanlık, daha fazla zorlaştırmanın manası ne? Gerçekçilik mi sebep?

Gerçekle nasıl baş edeceğiz peki? Biraz ışık lazım. Çok değil, biraz. Kapkara değil hafif griye çalsın yeter ki… “Kabile”de o kadarı bile yok.

Şan, şeref ve politika

TARİH:  30 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Aksiyon filmi denilen türden hiç hoşlanmam. Çok sıkılırım kavga dövüş seyretmekten. Ama Savaşçı’yı seyrederken garip bir şey oldu: Filmdeki şiddetten zevk aldım. Maorilerin düşmanlarını korkutmak için yaptığı tuhaf mimiklere, dil çıkarmalara, göz pörtletip bakmalara vuruldum. Şiddet karşıtı bir mesaj vererek biten bir film için belki kötü puanlar bunlar. Ama belki de şiddetin çekiciliğini inkâr etmeden şiddet karşıtı bir mesaj vermek daha da etkileyicidir. Her zaman şiddetten nefret eden ben bu filmde neyi cazip buldum?
İnsanlığın oldukça ilkel bir aşamasında yaşayan Yeni Zelanda Maorilerinin arasında geçiyor film. Henüz Avrupalı istilası başlamamış, henüz Maorilerin düşmanı yine başka Maorilerken yaşanıyor filmin hikâyesi. Maori toplumları avcı, toplayıcılığın ötesine geçememiş, tarım devrimini gerçekleştirmemişler. Yemyeşil ormanlarda yaşıyorlar ama yine de gıda kaynakları kıt. Çok fazla av hayvanı yok ve anlaşıldığı kadarıyla yamyamlık da hayatta kalmak için kimi zaman tek çıkış yolu.

Filmin mitolojik boyutu
Kan davaları sürüp gidiyor. Yine böyle bir kan davası genç Hongi’nin kabilesini vuruyor. Babası kan davasından kurtulmak için Hongi’yi kurban etmeyi önerse de düşmanları teklifi kabul etmiyor ve geceyarısı bir baskınla Hongi’nin kabilesini katlediyor. Erkek evlatların babaları tarafından kurban edilmeleri İbrahim’i dinlerden tanıdığımız bir şey. Filmin geçtiği zaman diliminin, bu kadar temel insanlık hikâyelerine karşılık gelmesi, filme mitolojik bir boyut katıyor.

Hongi bu katliamdan kurtulan tek erkek oluyor. Henüz 16 yaşında olan Hongi bütün deneyimsizliğine rağmen babasının ve kabilesinin intikamını almak zorunda kalıyor. Ama bunu nasıl yapacak? Bir başka baba figürüyle, filme adını veren “Savaşçı”yla işbirliği yapması gerekiyor Hongi’nin. Savaşçı herkesin korktuğu, “Ölü Topraklar” denilen yerde karılarıyla yaşayan, kimilerinin bir canavar olduğuna inandığı korkunç bir adam. Ve karanlık bir sırrı da var…

Savaş çıkmazı
Nihayetinde Savaşçı’yla Hongi ittifak yapıyor ve savaş başlıyor. Peki, savaşta şan, şeref diye bir şey var mı? Yoksa her şey pis, kanlı, ihanetlerle, aldatmalarla dolu bir oyun mu? Baba ile oğul rakip mi yoksa müttefik mi? Araya bir kadın girdiğinde baba-oğul ilişkisi neye dönüşür?

Film çok derinlere dalmasa da, bu konulara da bir yandan değiniyor. Karşımızda mitolojik bir hikâye var ve mitolojiye yakışır bir şekilde çekilmiş. Ben çok beğendim. Tavsiye ederim.

Sicario: Orada, bir Meksika var uzakta

TARİH:  19 Eylül  2015 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir hayatımızda Denis Villeneuve diye Kanadalı bir yönetmen var. Kendisi iddialı, sanat sineması ile ticari sinema arasında konumlanan bir yerde filmler yapıyor. Kimlik meseleleri, modern Oedipus hikayeleri, kaçırılan çocuklar ve adalet ele aldığı temalardan bazıları. Ama Villeneuve’ün filmlerinde bu temaları taşıyacak bir ağırlık yok. Bir derdi var mı belli değil. Yönetmen neyi hedefliyor, anlamak güç. Sıkı yumruk atıyor ama boşluğa.

Son filmi “Sicario” da aynı boşlukta salınıyor. Boşluk kavramı belki de tam ifade etmiyor, meselemizi. Malum tabiatta boşluk yoktur. “Sicario” varoluşsal bir boşluğa işaret etmek istiyor, sanki. Çizdiği dünya öyle karanlık, öyle kirli ve vahşi ki, taraf olmak filme göre çok güç. Ama bu filmin baktığı çerçevenin darlığından kaynaklanan bir sorun. Yoksa taraf olmak o kadar da güç değil. Filmin adı olan “Sicario” (ki ne gerek var böyle bir isme, o da tartışılır), Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da “tetikçi” anlamında kullanılır olmuş.

Fakat filme ismini veren tetikçi (Benicio del Toro), filmin asıl kahramanı değil. Filmin kahramanı Kate Macer (Emily Blunt) adlı güzel ve “idealist” bir FBI ajanı ya da polisi. Genç ve güzel bir kadın neden FBI ajanı olur, nasıl bir çocuksu idealizmle yola çıkar ve hayatını tehlikeye atacak ortamlara girer, filmin ilgi alanında değil. Bizden istenen bu polisi, bu düzen bekçisini sevmemiz. Peki.

DÜZENİN FARKINDA BİLE DEĞİL
Fakat düzen, Kate’in bildiği gibi değildir. Kate, kimin elinin, kimin cebinde olduğu belli olmayan, doğru tarafta olduğunu bellediği CIA’in, gri bir alanda “mücadele vermek zorunda olduğundan” habersizdir. Yargısız infazlar, bu düzenin parçasıdır. Güpegündüz, büyük bir kalabalığın ortasında çıkan çatışmaların gazetelere çıkamayacağından, gizli bir elin sansür mekanizmasını işlettiğinden habersizdir. “Aaa, işte film düzeni eleştiriyor”, demeyin. Düzenin farkında bile değil bence film. Analitik değil, izlenimci bir bakışla durumun çok kötü olduğunu söylüyor ve bu durumun kaçınılmaz olduğunu ima ediyor, film. Seyirciye kalan ise, Meksika’da bu pisliğin içinde olmadığına şükretmekten başka bir şey değil. O uzaktaki köy varsın uzakta ya da daha iyisi, filmde kalsın.

Bir yanda, uyuşturucu talep eden bir kitle var. Bir yanda da uyuşturucu üreticisi Güney Amerika mafyası. Yapılacak şey, arzla talebin belli bir denge ve düzen içerisinde sürmesini sağlamak. Devletin yaptığı da bu. Mafyalar arası rekabetin fazla çirkinleşmesini önlemek, mümkünse bir tekelin bu işi tek başına yapmasının koşullarını oluşturmak. Pis bir iş, evet, ama yapacak başka bir şey yok.

HER ŞEY VATAN İÇİN
Film bu ortamı anlatırken, son derece becerikli, işinde yetkin bir CIA resmi çiziyor. Evet, sevimsizler ama Polyannacılık oynanacak bir dünya da değil bu. Pis işlerin, pis ve hasta adamlarca yapılması gerekiyor. CIA, kimi zaman kişisel meselelerini gündeme getirenlerle çalışsa da, o da görev icabı. Her şey vatan için.

CIA ajanları ya da onlara hizmet eden tetikçiler, bütün sevimsizliklerine karşın yine de bir tür üstün yetenekli kahramanlar filmde. Güçlü erkek modelleriler. Attıklarını vuruyorlar, tereyağından kıl çeker gibi düşmanlarını bir bir elemine ediyorlar. Meksikalılar ise… Orada mafya dışında bir şey var mı ki? Oryantalizm dört nala gidiyor.

Sessizliğin bakışı: Komünist soykırımı

 

TARİH:  12 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

1965’te Endonezya’da 20. yüzyılın en büyük soykırımlarından biri gerçekleşti. Başta ABD ve Büyük Britanya’nın desteklediği, kaynak ve silah sağladığı bu soykırımda bir milyonun üzerinde insan “komünist” oldukları gereçesiyle öldürüldüler. Bu soykırıma bırakın ses çıkarmayı, destek oldu Batılı ülkeler. Hâlâ da sorumluluğu üstlenen yok, ne Endonezya’da ne de Batı’da. Hatta Oppenhemer’in BAFTA ödül töreninde Batı’yı sorumluluğunu üstlenmeye çağıran konuşması, sansürlenerek internete konmuş. İnsan hakları ve demokrasi söylemleri her zaman olduğu gibi bugün de sadece sadece ve sadece politik amaçlar doğrultusunda kullanılan kavramlar ne yazık ki.

Yalan tarih okullarda
Amerikalı yönetmen Joshua Oppenheimer, soykırımın ne olduğunu bilen, Nazilerin Yahudi soykırımına kurban vermiş bir aileden geliyor. Oppenheimer yıllarca Endonezya’da yaşamış, dillerini öğrenmiş. Bu sırada soykırımla ilgili bilgiler toplamış. Endonezya’da bu korkunç dönemin suçluları, bugün de güçlü konumdalar. İktidardalar. Dolayısıyla, hiçbir şekilde soykırımla yüzleşilmemiş. Aksine okullarda, yalan bir tarih anlatılıyor. Komünistlerin ne kadar korkunç oldukları, nasıl işkenceler yaptıkları derslerin konusu. Oysa gerçeğin bunla uzaktan yakından alakası yok.

Endonezya’nın askeri yönetimi, işi sağlama almış, soykırımı ordu doğrudan yapmamış. Sadece soykırımı yapan çeteleri korumuş, kollamış ve desteklemiş. Yandaş basın da istihbarat kaynağı olarak hizmet vermiş.
Oppenheimer’ın bu konuyu ilk ele alan filmi “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing) adını taşıyordu. Bizde festivallerde gösterildi ama vizyona girmedi. Bu filmin “film içinde film” denilen bir yapısı var. Dönemin eli kanlı katillerinin hâlâ eylemlerini büyük bir gururla anlattıklarını gören Oppenheimer, onlara o dönemi canlandırma imkânı sağlıyor.

Film mi gerçek mi?
Katillerin birkaçı, zamanında sinema filmi karaborsacılığı yapan “sinefiller”, yani sinema âşıkları. Âşık oldukları sinema türleri de Amerikan gangster , western ya da korku filmleri. Buradaki sadistik öldürme sahnelerine bayılıyor, Amerikan gangsterlerine özeniyorlar. Fakat komünistler, Hollywood filmlerine karşılar ve piyasadaki hâkimiyetinin azalmasını istiyor. Bu da karaborsacıların ekmek parasıya oynamak demek. Sadece o da değil, dediğimiz gibi bu çeteler sinemaya âşıklar!

Devlet kendilerine komünistleri öldürme görevi verdiğinde de iştahla ve hevesle bu işi üstleniyorlar. Oppenheimer, onlara, kâh western, kâh gangster filmi, kâh müzikal film mizanseni içinde cinayetlerini canlandırtıyor. Bazen bütün bir köy film icabı yakılıp, yıkılıyor. Filmle, gerçeği ayırt etmede güçlük çeken köylü çocukları uzun süre ağlama krizi geçiriyorlar.
“Öldürme Eylemi”nde yaptıklarının hesabını soran kimseyle karşılaşmayan, aksine yönetmeni de kendilerinden sanan katillerden biri, ciddi vicdan muhasebesine girebiliyor. Belgeseli çekilen kim olursa olsun, Oppenheimer’in yönetiminin ahlaki bir sorunu var. Film, filme çektiği insanları kandırıyor. Sonuç bize, paha biçilmez değerde bir belge bıraktığı için hoş görülmeli belki de. Fakat bu casusluk gibi bir şey aynı zamanda. Bilgi sızdırmak için, başka biri kılığına girmek… Ben yapmazdım, diyeyim. Bir de çocukların film çekimi sırasında çektikleri var ki, bence affedilmez. Çocuklar annelerinin, babalarının öldürüldüğü canlandırma sahnelerinde gerçekten travma yaşıyorlar.

 

Bu filmde farklı bir yol
Bence çok daha iyi bir belgesel olan “Sessizliğin Bakışı”nda Oppenheimer farklı bir yol izliyor. Bu kez abisi öldürülen bir göz doktoruyla birlikte, katillerin peşine düşüyorlar. Öldürdükleri birinin kardeşini karşılarında gören eski çeteci, yeni muktedirler bu kez son derece sert çıkıyorlar. Hiçbir biçimde sorumluluk üstlenmedikleri gibi, tehdit savurmaktan da geri durmuyorlar.
İki katilin doktorun kardeşini nasıl öldürdüklerini anlattıkları sahneler ise, akıldan çıkacak gibi değil. İnsanın bu kadar düşmesini, bu kadar değersizleşmesini sinemada daha önce görmemiştim. Bu katillerin inançlı Müslümanlar olduğunu söylediğimde, birileri hop oturup hop kalkabilir. Gerçek İslam bu değil diyebilir. Tabii ki Müslüman eşittir katil, terörist demek Batı’nın İslamofobik bakışı. Bunlar Müslüman değil demek de aynı derecede yanlış ama. Bu katiller, kendilerini Müslüman, komünistleri de öldürülmeleri farz olan inançsızlar olarak görmese, bu cinayetleri o kadar kolay işleyemezlerdi. Bugün IŞİD’cilerin insanların kalbini söküp yemeleri gibi, Endonezya’nın mümin katilleri de kurbanlarının kanını içmiş. İnançlarına göre, kurbanın kanını içen delirmezmiş. İçmeyenler de delirmişmiş zaten. Palmiye ağaçlarına çıkıp, ezan okuyanlar varmış delirenlerin içlerinde.

Tehlike geçmiş değil
Endonezya’da bugün katiller, kurbanlarının aileleriyle komşu olarak yaşamayı sürdürüyorlar. Kurbanların aileleri her an yeniden dehşeti hatırlıyor ama hesap soramıyorlar. Batı da, kendi sermayesine ucuz emek ve talan edilecek doğal kaynaklar sunmuş olan bu rejimle iyi geçinmeyi sürdürüyor. Ama Endonezya’da bir şeyler de değişmeye başlamış. Görece daha sol hükümetler iş başında şimdi. Ama tehlike geçmiş değil. Bu yüzden filme katkıda bulunan Endonezyalların adları jenerikte “anonim” olarak geçiyor.
“Sessizliğin Sesi”ni muhakkak görün! Sonra da ne yapıp edip, “Öldürme Eylemi”ni bulup izleyin. İçiniz kararacak ama linç çetelerinin sokaklarda dolaşmaya başladığı günümüz Türkiyesi’nde bu filmleri izlemek maalesef elzem. Bu iki film için sayfalarca daha yazı yazılabilir, yazılmalı da.

Aşk ve Merhamet: Beyaz atlı prenses ile deli dâhi

TARİH:  29 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi bir biyografik film seyretmek, boynuzlu at görmek kadar mucizevi bir şey. “Aşk ve Merhamet” hakkında biraz araştırma yaptıysanız genellikle çok beğenildiğini göreceksiniz. Ama bence ne yazık ki “Aşk ve Merhamet”, o mucizevi iyi biyografik film değil.

Türkiyeli ortalama bir seyirci için Brian Wilson adı çok bir şey ifade etmez. Wilson, Amerikan pop grubu Beach Boys’un her şeyi. Besteleri yapan o. Beach Boys, The Beatles’la hemen hemen aynı yıllarda piyasaya çıkıyor. Wilson, Beatles’ın büyük hayranı ve aynı zamanda onlarla büyük rekabet içinde. Bu rekabet Wilson’a bugün pop müziğin en iyi albümlerinden biri sayılan “Pet Sounds”u yaptırıyor. Beatles’ın “Rubber Soul” albümüne Wilson’ın cevabı oluyor “Pet Sounds”. Wilson, daha sonra eleştirmenlerce bir başyapıt sayılan ama benim bir kere bile dinlemeye zor dayandığım “Smile” adlı albümün yapımına girişiyor ama grubun diğer üyelerinin, özellikle de kuzeni Mike Love’ın muhalefetiyle karşılaşıyor. Van Dyke Parks’ın sözlerini yazdığı ve kayıtları 1967’de başlayan albüm ancak 2004’te gün yüzü görüyor. Çünkü Wilson bu arada büyük bir duygusal çöküş yaşıyor. Kötü bir psikiyatrın kölesi haline geliyor. Nihayetinde, beyaz atlı bir prenses tarafından kurtarılıyor vs.

Film iki bölümden oluşuyor
Film, biri 1960’ların ortalarında, diğeri 80’lerde geçen iki bölümden oluşuyor. Ama bu bölümler birbirlerini kronolojik bir sırayla izlemiyorlar, içiçe geçiyorlar. 60’larda geçen bölümde Wilson’ın Beach Boys’a turnelerde eşlik etmeye vazgeçmesi, “Pet Sounds”ın yazılış ve kayıt süreci, “kötü” babasıyla kavgaları, ilk karısıyla çıkma dönemi, “Smile” sırasında giderek depresyona girişi, güfte yazarı Van Dyke Parks’ın grubun diğer elemanlarınca dışlanması, Wilson’ın ilk çocuğunun doğması gibi noktalara değiniliyor.

İkinci bölümde ise artık Wilson kötü niyetli bir psikiyatrın kölesi haline gelmiştir. Her şeyini kontrol eden bu doktorun engelleme çabalarına rağmen Wilson bir araba galerisinde çalışan Melinda Ledbetter (Elisabeth Banks) ile birlikte olmaya başlayacak ve nihayetinde Melinda, Brian’ı kötü doktor Landy’nin (Paul Giamatti) pençesinden kurtaracaktır.
60’lardaki Brian Wilson’ı Paul Dano canlandırırken, 80’lerdekini John Cusack canlandırıyor.

İlk bölüm bize ne grup elemanlarından herhangi birini, ne Wilson’ın kız arkadaşı/karısını, ne söz yazarı Parks’ı, ne de Wilson’ın babasını tanıtabiliyor. Bunun dışında çok büyük değişimlerin yaşandığı 1960’ların ruh hali ya da toplumsal çalkantıları da filme yansımıyor. Herhangi bir Beach Boys şarkısını baştan sona dinleyemiyoruz. Wilson’ın dehasından çok, çalışma metotlarının tuhaflığı ve saplantılılığı hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Evet, Wilson’ın sık sık deha olduğu söyleniyor ama bunu keşke seyirci de filmden çıkarabilse, en azından bir şarkısını baştan sona dinleyebilse. Wilson’ın uyuşturucularla ilişkisi de yüzeysel geçiyor. “Smile”ı bir nevi dinsel müzik olarak yazdığını, insanların güldüklerinde aşkın bir ruh haline girdiklerini düşündüğünü (smile “gülümse” demek) ve bir gün insanların, kendi şarkılarıyla dua ettiklerini görmek istediğini filan da öğrenemiyoruz. Paul Dano özellikle açılış sahnesinde çok iyi ama sonra iz bırakacak bir karakter çizebildiği ya da ona bu malzemenin verildiğini söylemek zor. Hele hele sonradan evlendiği kız arkadaşıyla nasıl bir ilişki yaşadığını anlamak hiç mümkün değil.

Özellikle bu son noktanın, filme damgasını vurduğunu sandığım gerçek Melinda’nın etkisiyle silindiğini düşünüyorum. Filmin 80’lerdeki bölümü daha çok Melinda hanımın, Brian beyi nasıl kahramanca kurtardığının hikayesi. Melinda karakterinin bu apaçık hasta adama neden bu kadar sahip çıktığını, bu sürede nasıl iç çelişkiler ya da hırslar filan yaşadığını da görmüyoruz filmde. Eisabeth Banks, zengin erkek tavlama ve Cadillac satma sanatından örnekler veriyor: Yumuşak konuşmalar, anaç ve seksi bakışlar falan… Ama buna karakter yaratmak denemez. Melinda hanıma bir güzelleme demek daha doğru olur. Fakat hakkını yemeyeyim, belli ki Melinda Ledbetter’in sonuç olarak, Brian Wilson’a çok pozitif bir etkisi olmuş, burası belli. Güvenli tek bir ilişki bile hasta bir ruhu “görece” iyileştirebilir.

Bütün bunları söylemekle birlikte, bu hafta “Aşk ve Merhamet”in başka bir rakibi yok. Diğer filmlerden yine de daha iyi olduğunu belirtmek gerek. Daha önce hiç fikriniz yoksa Beach Boys’u merak etmeniz muhtemel ki bu da az bir kazanım olmaz. Doğrusunu isterseniz ben Beach Boys’un daha az “sanatsal”, daha çok “pop” dönemini tercih ediyorum.

Bu arada internette “Smile”ın yapılışı ile ilgili bir belgesel var. Bence filmden çok daha ilginç.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com