Deadpool 2: Çocuklar öldürülmesin!

TARİH:  19 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Deadpool 2 bir yandan duygusal bir film; bayağı ciddi mesajları var. Bir yandan da hiçbir şeyi ciddiye almayan, sürekli seyirciye göz kırpan, sinema kahramanlarına atıflarda bulunan bir filmmiş gibi de duruyor. Filmin ciddi mesajlarından birincisi için “bir çocuğu asla öldürmemelisin” diyebiliriz. Uğur Vardan’ın hatırlattığı üzere Kaplanoğlu’nun son filmi “Buğday”da filmin ermiş karakteri bir çocuğu boğarak öldürüyordu ve bu iyi bir şeydi. Deadpool 2’nin mesajını alması gereken sinemacılarımız var yani. İkinci mesajın ise “öldürme eyleminin bir kere işlenirse kişiyi geri dönülmez bir yola sokabilecek olması” denilebilir. Bir insan öldüren kişinin ruhunda bir şeyler eksilir ve iyi bir insan olma şansını kaçırır, der gibi film. Ama tabii bu bir süper kahraman filmi, ve bizzat filmin kahramanları çekirdek çitler gibi adam öldürüyorlar. Verdiği mesajları da, kendi üslubunu da yanlışlayan bir film Deadpool 2.


Filmin esprilerini takip edebilmek için, Avenger ve X-Men gibi dizileri iyi bilmek gerekiyor. Bu dünyalarda tecrübeliyseniz, Deadpool 2’den daha fazla zevk alırsınız. Filmin bir diğer özelliğinin de kimlik politikaları diyebileceğimiz cinsel kimlik, ırk, etnisite gibi konuları çok ciddiye almaması, bu konularla sürekli dalga geçmesi diyebiliriz. Siyaseten yanlış esprilerin, siyaseten yanlış olduğu, filmin kendisi tarafından dile getirildiği için filme saldırmak da kolay değil. Öte yandan bu filmin yazarlarının belki de Marx ve Marksizme saygısı olma ihtimali de var. Filmin bir sahnesinde arka planda Karl Marx’in portresi bulunuyor. Film, kimlik politikalarını boşverin, sınıf politikasını hatırlayın diyor olabilir mi acaba? Yok, fazla abarttık. Yine de bu film 1970’ler-80’ler Türkiye’sinde yasaklanırdı. Marx’ın resmiyle komünizm propagandası yapıldığına hükmederdi sansür kurulları.

Deadpool 2, sanırım birincisini sevenleri hayal kırıklığına uğratmaz. Benim gibi birincisine burun kıvıranlar içinse bir ilerleme denilebilir.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Bilinçaltından naklen

TARİH:  12 Mayıs 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Detektiflik, dağınık parçaları biraraya getirme işi. Böylece ortaya bütünlüklü bir resim çıkması umulur. Ya, detektifin kendisi dağılıyorsa? Hem fiziken, hem ruhen paramparçaysa? Görme yeteneğini yitiren detektif neyin resmini çıkaracak? Hem adamın özel hayatı da darmaduman. Karısıyla ayrılmış, çocuğuyla kopmuş. Aynı yatakta yatıp, esrar içtiği annesi bir fahişe. Profesyonel bir “hayat” kadını! Ve evet, annesiyle ilişkisi Ödipus’u kıskandırır. Yok seviştiklerini görmedik ama sevişmeleri de şart değil. Vaziyet tuhaf.

Tuhaf olmayan bir şey var mı ki Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta? Yok. Ateşli bir hastalık sırasında görülen sanrılar gibi bütün film.

Kısa özet geçmek gerekirse, kolayına başvurup basın bültenini ekleyeyim: “Salim, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifidir. İçine kapanıktır. Ayrılmış olduğu karısından, çok da ilgilenmediği 3 yaşlarında bir kızı vardır. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Dava süreci ilerledikçe Handan Hanım’a fena halde gönlünü kaptıran Salim, ondan yüz bulamayınca ilgisini cinayetin bir numaralı katil zanlısının kör karısı Leyla’ya yöneltir. Ama şüphesiz en tuhafı, Salim’in canından çok sevdiği annesinin yaşlı ve kör bir fahişe olmasıdır. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.”

Ama bu hikâye size bir şey anlatmıyor. Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio’yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov’un “Anne” filmi de geldi.

Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıradışı bir deneyim yaşayacağınız kesin.

Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.

Yıldızlar Asla Ölmez: Ergen bir ruh

TARİH:  17 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gloria Grahame adını pek hatırlamıyoruz ama bir dönem “A Lonely Place-Tehlike İşareti”, “The Big Heat-Ölüm Korkusu”, “Human Desire-Şeytan Ruhlu Kadın”, “Crossfire”, “Man on a Tightrope” gibi filmlerde oynamışlığı, 1953’de Minnelli’nin “The Bad and the Beautiful-Çıplak Ruhlar”ındaki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ı almışlığı bile var. Hollywood’da yıldızı sönünce İngiltere’ye gidip, tiyatroda sahne alan Grahame’ın son 3 yılını konu alıyor Yıldızlar Asla Ölmez.

Grahame (Annette Benning) İngiltere’de kendisinden neredeyse 30 yaş küçük Peter Turner’la (Jamie Bell) tanışıyor. Peter oyuncu olmaya çalışan, ailesiyle yaşamaya devam eden genç bir adam. Grahame, derhal Peter’ı baştan çıkarıyor ve ikili bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Grahame’ın kendinden küçük biriyle ilişki yaşaması ilk kez olmuyor. Hatta bir skandalı da var geçmişte. Yönetmen Nicholas Ray’le evliyken, Ray’in o dönemde henüz ergen olan oğluyla aşk yaşadığı söyleniyor. Bunun doğru olup olmadığı kesin değilse de, Grahame yıllar sonra Ray’in oğluyla evleniyor. Eski üvey oğluyla evlenmesi, Grahame’ın Hollywood’da derhal itibar yitirmesine yol açıyor. Oysa Woody Allen da üvey kızıyla evlenmesine rağmen, kariyerini bugünlere kadar başarıyla sürdürdü. Allen’ın suçlandığı çok daha ciddi olaylar da var ama erkeklerle kadınlar arasında da büyük bir eşitsizlik var.

Filmden çıkarabileceğimiz bir sonuç, Grahame’ın kendisini her zaman bir çocuk gibi hissetmiş olması diyebiliriz belki de. Grahame, Turner’la ilişkisinin son yıllarında sağlığını kaybediyor. Daha önce meme kanseri tedavisi görmüş ama saçları dökülmesin diye kemoterapiyi reddetmiş Grahame. Ölümüne neden olan da bu ihmal. Grahame hayatının son günlerini Peter Turner’ın evinde, Peter’ın annesinin bakımında geçirmek istiyor. Sanki o ailenin küçük kızı olmayı istiyor. Gloria Grahame’ın Romeo ve Jülyet’te Jülyet’i oynamak istediğini de biliyoruz. Elli küsur yaşında ergen bir kızı oynayabileceğine gerçekten inanıyor Grahame. Muhtemelen büyüdüğünü gerçekten de anlayamıyor. Grahame’ın yaşı küçük erkeklerle ilişkisinin ardında bu algı sorunu var sanki. Grahame’ın gerçek hayatta kendisine son derece güvensiz olduğu da bilinen şeylerden biri. Yetişkinlerin dünyasına ait hissetmiyor kendisini muhtemelen. Oscar’ını alırken sahneden adeta kaçıyor, o kadar utangaç biri.

Filme dönecek olursak, iki kırık insanın birbirlerine tutunmaya çalışmalarını duyarlı bir biçimde anlatıyor film. Jamie Bell de, Annette Benning de rollerinde iyiler. Film keşke Grahame’ın nasıl öldüğünden çok nasıl yaşamış olduğuyla ilgilenseymiş.

İlişki Durumu: Açık İlişki

TARİH:  22 Nisan 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ben çiftlerin başkalarıyla ilişkiye girip, bu durumu eşleriyle paylaşıp, yine de çift olarak ilişkiyi sürdürebildiklerini ne hayatta ne de sanatta gördüğümü sanıyorum. Belki sanatta istisnası vardı ama hatırlamıyorum. “İlişki Durumu: Açık İlişki” bu temada başka bir örnek.

Anna (Rebeca Hall) ve Will ciddi bir ilişki içindeler. Henüz evlilik teklifi yapılmamış da olsa, eli kulağında. Tam o sırada, bir gey arkadaşları, hayatta daha fazla deneyim edinmeleri gerektiğini söyler. Yoksa gözleri arkada kalacaktır. Bu sözler Anna ve Will’de bir karşılık bulur. Ve çift farklı deneyimler yaşamaya karar verirler. Ama Anna yine de ilişkinin “kapalı” olduğunu, başkalarıyla yaşanacak olanların sınırlı nitelikte kalacağını belirtir. Tabii planlanan ile yaşanan arasında fark olacaktır.
Film daha çok kadın karakterin yolculuğunu anlatıyor. Onun evcilik oynayan bir kadından, cinselliğine sahip çıkan özgür bir kadına evrilişi hikâye ediliyor. Erkek karakter kadına göre daha sığ ve daha çocuksu. Yaşadıklarından sonra değişip değişmediğini çok anlayamıyoruz.

Rebeca Hall, Anna rolünde hem kırılgan, hem de güçlü; hem nahif, hem de seksi olabiliyor. Will’in hayatına giren kadın rolünü oynayan Gina Gershon da modern ve vamp kadında çok iyi. Filmin erkek karakterlerinin zayıflığı oyuncuları da etkilemiş. Akılda kalmıyorlar. Eli yüzü düzgün ve rahat izlenen bir film istiyorsanız…

Köpek Adası: Ötekiler, berikiler

TARİH:  21 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Wes Anderson’ın sinemasını özel yapan ne? İnsan denen garip mahlûku bütün acayiplikleriyle anlatıyor bir defa. Kusurlu mu kusurlu, bencil mi bencil, hasta mı hasta insanlarla dolup taşıyor Anderson’ın filmleri. Fakat Anderson kahramanlarıyla o kadar kendine has bir ilişki kuruyor ki, onları bir şekilde sevmememiz imkânsızlaşıyor. Duygusallığa, sahte sevgi gösterilerine hiç prim vermiyor Anderson ve filmlerindeki kahramanları. Yönetmenin filmlerini bu nedenle çok soğuk bulmak da mümkün. Ama tam tersini düşünenler, yönetmenin Oscar adaylıklarını kahramanlarının kasvetinin fazla “şekerli” olmasına bağlayanlar da var.

Bir defa şunu saptamak lazım: Anderson’ın filmleri aileye, daha da özgül olarak kendi ailesine dairdir. Bu sava doğrudan kanıtlar göstermek mümkün olduğu gibi, dolaylı kanıtlar da sunulabilir. Wes Anderson Texas’ta doğmuş. Üç erkek kardeşin ortancası Wes. Babası reklamcı annesi arkeologmuş. Anne ve babası Wes sekiz yaşındayken boşanmışlar. Orta sınıf aile birbirinden kopmamış. Çocuklar annede kalmış, baba çocukları hafta sonları almış. Klasik ve artık tipik Amerikan ailesi yani.

Fakat durumun tipik oluşu çocuklar açısından trajik olmadığı anlamına gelmiyor . Dünyaları yıkılıyor birden bire üç kardeşin. Tenenbaum Ailesi’nin üç kardeşinin babalarıyla yaptıkları bir konuşma vardır. Baba, anneleriyle ayrılacaklarını söylemiştir, çocuklar ise, kimi perişan, kimi suçlayıcı bir edayla bu ayrılık kararını sorgularlar. Olay muhtemelen Anderson ailesi içinde böyle yaşanmamıştır ama gerçeklerin filme ilham kaynağı olduğu aşikar. Anderson bu ayrılıktan sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Yalancının biriydim. Hiç dürüst olmadığımı, hep olduğumdan çok daha zenginmişim gibi görünmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Pireneler’de şatolar, malikaneler çizerdim. Kendim için, sayfalar dolusu fantezi üretirdim. Muhtemelen kendimi yeterince çekici bulmadığım için yapıyordum bunları.”

Bu sözler bizi “roket” hızıyla Anderson’un ikinci filmi “Çılgın Liseliler”e (Rushmore; 1999) götürüyor. “Çılgın Liseliler”in genç kahramanı Max Fischer (Jason Schwatrzman) tam da genç Wes Anderson gibidir. Sürekli yalan söyler. Berber babasının, beyin cerrahı olduğunu iddia eder mesela! Annesi ölmüştür Max’in ve Max bu boşluğu bir anne figürü olan öğretmenine aşık olarak doldurmaya çalışır. Fakat ödipal karmaşa tablosunu tamamlamak için nefret edilen bir baba figürü gerekmektedir. Berber baba ki Wes Anderson’un gerçek hayatındaki babası gibi çok yumuşak bir adamdır, bu işlevi yerine getiremez. Max ikinci bir baba figürü bulur kendisine, aşırı zengin, çocuksu ve bencil Blume (Bill Murray) karakteri aynı kadın için rekabet edilen kötü baba figürü olarak Wes Anderson sinemasında yerini alır. Bu kötü baba kendisini Tenenbaum’larda da, Sudaki Yaşam’da da gösterecektir. Hatta Darjeeling Limited’de hiç görünmeyen babanın bile faşizan biri olduğu, sahip olduğu arabayla ve arabasını emanet ettiği tamirci dükkânıyla ima edilir. Tamirci dükkânının adı Nazi hava kuvvetleriyle aynıdır: “Luftwaffe”!

Tenenbaum ailesinde de durum fena halde Anderson ailesine benzer. Üç erkek kardeş olmasa da, iki erkek ve bir kız kardeşten oluşan bir kardeş üçlüsü mevcuttur. Erkek kardeşlerden biri kız kardeşine âşıktır (kız kardeş evlatlıktır ama durum yine de ensestten farklı değildir elbette). Anne (Anjelica Huston) tıpkı Anderson’ın gerçek annesi gibi bir arkeologdur.Hatta Anderson, Anjelica Huston’dan annesine ait bir gözlüğü takmasını istediğinde, Huston açık açık “Senin anneni mi oynuyorum Wes?” diye sorar yönetmene. Cevap evet olsa ki, Huston, Darjeeling Limited’de de üç erkek kardeşin annesi rolünü üstlenir. Annenin her iki filmde bilim insanı oluşu da, bize yine Max’in bir bilim kadını olan öğretmenini (Olivia Williams) hatırlatır.

Peki ya Sudaki Yaşam’ın baba figürü Steve Zissou’ya (Bill Murray) ne demeli? Zissou karakteri, Wes Anderson’un çocukluğunun önemli kahramanlarından Jacques Cousteau temel alınarak yaratılmıştır. Ama filmdeki Zissou son derece bencil, intikamcı, giderek sevimsiz biridir! Neden? Çünkü herkes gibi Wes Anderson da sevdiklerini, en çok da babasını öldürmek ister. Cousteau ya da Zissou açıkça o dünyanın patriyarkıdır, baba figürüdür. Bu arada Wes Anderson, Cousteau ile ilgili korkunç bazı gerçekleri röportajlarında da açık etmeyi ihmal etmez: 1940’larda Cousteau, aslında savaş pilotu olmak istemektedir, denizle alakası yoktur. Ta ki, korkunç bir araba kazası geçirip, kolları kırılıncaya kadar. Eğer, savaş pilotu olsaymış, muhtemelen II. Dünya Savaşı’nda ölmüş olacak olan Cousteau kollarını güçlendirmek amacıyla yüzmeye başlar. Bu sırada deniz canlıları ilgisini çeker. Bu canlıları daha yakından görmek için Cousteau mesela bir koyu dinamitler, su yüzüne çıkan deniz canlılarının cesetlerini inceler! Nerden nereye! Çok şaşırtıcı değil mi? Ama bunları aslen şundan dolayı yazdım: Anderson putlarını kırmayı sadece filmlerinde değil, filmlerinin ardından da sürdürmektedir!

Fakat Anderson’ın derdi yıkmaktan ve kırmaktan ibaret değildir. O herkesin yeniden bir araya geleceği, kendisini bir parçası hissedeceği yeni bir dengenin, yeni bir bütünün arayışı içindedir hep. Filmleri bir tür mutlu sonla, kardeşlerin kendilerini ve birbirlerini buluşlarıyla, sevenlerin bir şekilde bir araya gelişleriyle sonlanır. Ama yine de bir yabancılık, hep bu ana ait olmama hissi mevcudiyetini sürdürür. Film müzikleri sık sık 60’ları ve 70’leri hatırlatır. Giysiler, renkler bu dönemden çok yine 70’lere aittir. Anderson sanki bu çağdan ve bugünün Amerika’sından ümidini kesmiştir. Darjeeling Limited’in üç erkek kardeşi, ruhsal dengelerini Hindistan’da arar ve bulurlar. Onlara eşlik eden müzikler ise ya Hint müzikleri ya da 1960’ların pop/rock şarkılarıdır ki Anderson özellikle İngiliz müziğine meraklıdır. Oysa bir zamanların,“Yolda”nın (On the Road) ya da “Easy Rider”ın öfkeli genç adamları ruhsal ve fiziksel yolculuklarını Amerika’da yaparlardı ve Amerikan cazı ya da rock’ı dinlerlerdi. Onların deneyimlerinin başarısızlığıdır zaten Wes Anderson erkeklerine getiren bizi. Anderson erkekleri deyince üniversiteden arkadaşı, oyuncusu ve ortak senaristi Owen Wilson’ı özellikle anmak lazım. Anderson filmleri onun hayatıyla da yakından ilgili çünkü. Gerçek hayatında intihar girişiminde bulunan Wilson’ın, Darjeeling Limited’de de intihar girişiminin yaralarını hala yüzünde taşıyan biri olarak karşımızı çıkması tesadüfi değildir elbette.

İlk filmi Bottle Rocket’da da ikisi kardeş 3 genç erkeğin hikayesini anlatan Anderson’ın filmlerinde kötü baba figürleri ya da acımasız patriyarklar eksik olmaz. Köpek Adası’nda da durum böyle. Kötü bir diktatörün bir adaya gönderdiği köpeklerin dayanışması ve buradan kurtulma çabası anlatılıyor filmde. Müziğin son derece büyük bir rol oynadığı filmin ötekileştirme, dışlama, ırkçılık gibi eleştirdiği politik yaklaşımlar var. Büyük Budapeşte Oteli’nde belirginleşmeye başlayan politik ton bu filmde de hakim. Fakat Anderson’ın rahatsız edici bir tutumu da var. Tıpkı bütün Fatih Akın filmlerinde bir Batılının, tepki göstermeye öncelik etmesi gibi bu filmde de bir Amerikalı değişim öğrencisi, Japonlara tepkilerini göstermede öncülük ediyor. Neden? Japonlar kendileri bir mücadele başlatmaktan aciz mi? Japonluk, Lost in Translation’da olduğu gibi bir komiklik, bir ötekilik hali. Tam da eleştirdiği şeyi yapan bir film olmuş Köpek Adası. Hele, her patlamanın atom bombası bulutu yapmasına ne demeli? Seyretmeye elbette değer her Wes Anderson filmi gibi ama galiba benim favori Anderson filmim Steely Dan üyelerinin zamanında belirttiği gibi hala Bottle Rocket.

Sessiz Bir Yer: Aile canavarlara karşı

TARİH:  14 Nisan 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Korku/gerilim filmleri hakkında ne kadar az yazarsanız o kadar iyi. Seyircisine sürpriz yaşatmayı ya da korkutmayı hedefleyen bir eserin tadını kaçırmak istemeyiz sonuçta. “Sessiz Bir Yer”, Amerikalı eleştirmenlere göre ender görülen güzellikte, çok iyi bir korku filmi. Basın gösterimi sonrası benim de parçası olduğum eleştirmen grubu içinse son derece bildik bir öykü anlatan vasat, hatta vasat altı bir film.

Nereden, nasıl çıkıp geldikleri bilnmeyen, kör ama çok hızlı ve muazzam iyi işiten yaratıklar insanoğlunun soyunu neredeyse tüketmiş. Geriye tabii ki bir Amerikalı aile kalmış, Rus aile kalacak değil ya! Tabii ki bu aile gelenekselliği ve muhafazakarlığı temsil etmekle yükümlü olduğu için, bir mısır tarlasının ortasında, kırsalda yaşıyormuş. New York’ta “açık ilişki” içinde olan liberal bir aile olacak değil ya! İşte onca teknolojiye sahip olan insanoğlu bu kör ve dişlerinden başka silahı olmayan yaratıklarla baş edememiş de bu aile baş edecekmiş. Yerseniz seyrediniz. Dediğim gibi, ben anlamadım bu filmin hakkında koparılan yaygarayı. Buna benzer binlerce film gördük, çoğu da daha mantıklıydı. Bu saçma sapan bir şey.

Thelma: Yeni bir peygamber?

TARİH:  31 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Joachim Trier, Norveç’in son yıllarda çıkardığı en önemli yönetmen sayılıyor. İlk filmi “Reprise” ile İstanbul’da Altın Lale de kazanmıştı.

Trier, hep birlikte çalıştığı senarist Eskil Vogt ile bu kez bir gerilim filmi yapmış. De Palma’nın “Carrie”siyle de akraba olan filmde, doğaüstü güçleri olan bir genç kızın, Hıristiyan ahlakına başkaldırıp, anne ve babasından da bağımsızlaşarak kendi yolunu çizmesi hikâye ediliyor.

Thelma (Eili Harboe) adlı bu genç kız yukardaki özetin verebileceği izlenimden çok daha kötücül biri fakat. Yani film, baskıdan bunalan bir genç kızın özgürleşmesi, arzularına ket vurmaktan vazgeçmesi hikâyesinden ibaret değil. Belki Tanrı’nın Hıristiyanlık doktrinini revize etmesi, eski erkek egemen ve heteroseksüel dogmaya yeni bir alternatif getirmesinin öyküsü “Thelma”. Belki de Thelma karakteri yeni bir peygamber. Bir İncil’de dendiği gibi, kılıç taşıyan, şiddetten kaçınmayan bir tür yeni İsa, o. Filmin Tanrı inancıyla değil, Hıristiyanlıkla bir derdi var. Kamera, sık sık Tanrı’nın bakış açısıyla gökyüzünden yerde olan bitenlere bakıyor, Thelma’yı izliyor.

Filmi, sırlarını açık etmeden tartışmak pek zor. Bu nedenle bundan sonrasını filmi seyrettikten sonra okumanızı tavsiye ederim.

Daha ilk sahnelerde, film, seyirciyi şaşırtıyor. Babasıyla avlanmaya giden bir küçük kızı izliyoruz. Baba, geyiğe nişan alıyor önce ama sonra, silahını küçük Thelma’ya doğrultuyor. Sonraki planda Thelma’nın ölmediğini, artık yetişkin bir genç kız olduğunu görüyoruz. Babası acaba neden kızını öldürmeyi düşünmüştü sorusu akılımızda kalıyor. Genç Thelma kırsaldan gelip büyük kente adapte olmakta güçlük çekiyor. Koyu Hıristiyan ahlakıyla yetişmiş olması da onu çevresiyle uyumsuz hale getiriyor. Fakat film dediğim gibi Tanrı’nın kendisiyle hesaplaşmıyor. Aksine, iki kez bilemediklerimizi ortaya çıkaran sorular sordurtuyor filmin kahramanlarına. Tam da “ateistler, bunlara da cevap verin bakalım” cinsinden sorular bunlar.

Thelma, anne ve babası tarafından telefon aracılığıyla tatlı-sert kontrol edilmeye çalışılıyor. Ama Thelma, hem Anja (Kaya Wilkins) adlı bir kıza âşık oluyor, hem de diğer gençlerle birlikte alkol ve sigara içiyor. Thelma, Anja’ya ilgisini kaldıramıyor fakat. Epilepsiye benzer nöbetler geçiriyor. Ve geçmişini hatırlamaya başlıyor. Küçük bir kızken, doğaüstü güçleriyle bebek kardeşini öldürdüğünü hatırlıyor. Anneannesinin de kendisi gibi olduğunu ve belki de kocasının ölümüne sebebiyet verdiğini öğreniyor.

Thelma, bilinçsizce de olsa cinayetler işleyen, toplum için tehdit oluşturan bir varlık. Babasının neden Thelma’yı öldürmeyi düşündüğünü artık öğrenmiş oluyoruz. Thelma, âşık olmayı içine sindiremediği Anja’yı da bir bilinmeze gönderince, baba ocağına geri dönüyor. Babası insanları ortadan kaldıran kızını kontrol etmeye çalışıyor… Ama Thelma güçlerini kontrol etmeyi öğrenince bu kez bilinçli ve vahşice babasını öldürmekten kaçınmıyor. Ve özgürlüğünü ilan edip, Hıristiyan ahlakına yüz çeviriyor.

Thelma’nın, Anja’ya kavuşmasını mutlu son olarak okumak mümkün. Ama, kardeş ve baba katili bu kızın ilerde de bilinçli veya bilinçsiz cinayetler işlemeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Thelma’nın babasının Hrıstiyan ahlakına katılmıyoruz ama adamcağız, öldürülmeyi hiç hak etmiyor. Thelma olağanüstü güçleriyle kolayca babasını ekarte edip, kendi yoluna gidebilecekken, neden bu kadar acımasız davranıyor? Thelma nasıl biri? Film, bize ne anlatmak istiyor?

Filmi, kadının özgürlüğüne övgü olarak okumak fazla basit ve indirgemeci bir okuma bence. Böyle bir yan hiç kuşkusuz var ama Thelma’ya bütünüyle sahip çıkmak da mümkün değil. Thelma’yı, sakatları iyileştiren (felçli annesini yürütüyor) yeni bir İsa figürü olarak görürsek, belki de yönetmen bize, eski dogmayı yıkan yeni dogma da eskisi gibi acılar üretmeye devam edecektir demek istemiştir ya da yönetmenin kafası tamamen karışıktır. Sanat sinemasının ağırlığı ve ciddiyetiyle anlatılan bu öykü yerine Carrie’nin pop yaklaşımını ve netliğini yeğlerim.

Hayvanla insan arasında

TARİH:  18 Ağustos 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yorghos Lanthimos 2009’da yaptığı ikinci filmi Köpek Dişi ile ünlendi. Bu filmiyle Cannes‘ın yan bölümü Belirli Bir Bakış’ta en iyi film ödülünü kazandı. Köpek Dişi, yabancı dildeki film dalında Oscar’a aday da gösterildi. Lanthimos, o gün bugündür her yaptığı filmiyle ilgi çekiyor.

Lanthimos bir söyleşisinde düz bir film yapmak bildiğim bir şey değil diyor. Lanthimos’un işi büyük kavramlarla, bir karakter yaratmak, düz bir öykü anlatmak onun işi değil. Doğalcı bir oyun anlayışından da giderek uzaklaştı son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü filmiyle. Kahramanları bireyler değil; sınıflarının, zümrelerinin ya da toplumsal konumlarının temsilcileri. O kadar ki, Köpek Dişi’ndeki karakterlerin biri dışında adı yok. Adı olan kişi de başrolde değil. Lanthimos, bazen benzetildiği Haneke gibi bize kötülüğü göstermekle görevlendirmiş gibi kendisini.

Köpek Dişi, son derece tuhaf, herhangi bir yakınlık kurmanın neredeyse imkânsız olduğu bir aileyi anlatıyor. Baba ya üst düzey yönetici ya da kapitalist. İkisi kız, biri erkek üç yetişkin çocuk ve anne büyük bir evde yaşıyorlar. Evden tek dışarı çıkan kişi baba. Çocuklar bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülen toplumdan soyutlanmışlar, o kadar ki dışarda bir hayat olduğundan bile habersizler. Televizyonda sadece ailenin kendi anı videoları izleniyor. Telefon sadece annenin kontrolündeki gizli bir dolapta saklı duruyor. Gökyüzünden geçen uçaklar, uzakta ne kadar küçük görünüyorlarsa o boyutta sanılıyor çocuklarca. Arada sırada bahçeye düşmüş (aslında kasten babanın bıraktığı) bir uçak modeli bulduklarında onu gerçek uçak sanıyorlar. Ev yüksek duvarlarla çevrili. Dışarı çıkmak tehlikeli ve yasak ve sadece baba, o da arabayla çıkabiliyor. Çocuklara, ancak köpek dişleriniz düştüğünde dışarının tehlikeleriyle başa çıkabilecek hale geleceksiniz ve çıkabileceksiniz denmiş. Köpek dişinin düşmesi, sanki hayvanilikten çıkmayı temsil ediyor. Ama çocukların insanlaşması, bireyleşmesi ancak toplumsallaşmalarıyla mümkün. Zaten köpek dişi de 20 yaş dişi gibi düşen bir diş değil. Dolayısıyla çocuklar hep biraz hayvani, hep bireyleşememiş tuhaf yabaniler olarak kalacaklar gibi.

Bu ev bahçesini bir tür cennet modeli olarak görmek de mümkün. Çocuklar da Adem ve Havva modelleri. Nasıl yılan bilgelik meyvesinden sunduysa Havva’ya, çocuklara bilginin meyvesini tattıracak biri lazım bu korkunç cenneti bozmaya. Filmin adı olan tek karakteri Christina, babanın fabrikasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Onun aracılığıyla çocuklar, yasak zevklere (Hollywood filmlerine) ulaşıyor. Ama Christina’nın eve asıl getiriliş nedeni, delikanlının cinsel tatminini daha doğrusu boşalmasını sağlamak. Ama dinsel metinlerde olduğu gibi bu cinsel eylem değil dönüştürücü olan. Toplumsal bir ürünle, bir sanat eseriyle tanışmak dönüştürüyor.

Köpek Dişi’nin Lacancı yorumları yapılmış. Üzerinde konuşulmaya çağıran bir film. Ustalıkla yapıldığı su götürmez. Bir filmin bende merak uyandırması, bana sorular sordurtması için gereken şeyleri Lanthimos filmlerinde bulamıyorum fakat. O şeyleri, karakterlere bir düzeyde ilgi duymak, onları anlamak istemek gibi tanımlayabilirim. Ya da filmin atmosferinde beni büyüleyen, tanımlayamadığım bir şeyler vardır, filmin imgeleri peşimi bırakmazlar. Lanthimos filmlerinde böyle şeyler bulamadım şu ana kadar. Soğuk, uzak, entelektüel egzersizler gibi geldiler bana. Perdede olan ilgimi çekmiyor, estetik haz vermiyor, ne söyleyeceksen söyle be adam diyesim geliyor.

Bu film, bize burjuva ailenin sağlıklı bir toplumsallaşma önünde engel olduğuna dair bir şeyler söylüyor. E, doğrudur, aile toplumsal bir üründür ama içinden çıkamazsanız toplumsallaşamazsınız, bireyleşemezsiniz. Ensest bunun için tabudur, yasaktır, gençler ailenin dışına çıksınlar diye. Kural koyucu baba, çocukların dışarıya çıkmasını engellediğinde, ya da dışarının içeriye gelmesine engel koyduğunda enseste de kapı açılıyor Köpek Dişi’nde. Fakat yönetmenin derdi her neyse, dediğim gibi bu filmden yola çıkarak tartışma arzusu duyamıyorum. Ya da Y.L’nin herhangi bir filmi bende tartışma arzusu uyandırmıyor. Bitse de gitsem arzusu uyandırıyor. Amaç rahatsız etmekse, başarıyor. Ama amaç sadece bu olmasa gerek.

Öldürme Arzusu: İntikam kimse için hak değildir!

TARİH:  17 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saygınlığına önem veren bir yönetmenin hayatta bilmesi gereken bazı şeyler var. Mesela intikam temalı bir film yapacaksan, kahramanın tercihen kadın olacak. Bu yıl Altın Küre alan filmlerin ikisi de intikam temalıydı ve ikisinin de kahramanı kadındı. Kahramanınız kadınsa, intikamın doğasına dair tartışmalar bir anda unutulabilir, kendi kanununu kendin yapmanın faşizan mantığı önemsizleşebilir. Tarantino, 2001’den beri intikam filmleri yapıyor ama paçayı hep kurtarıyor. Ya Kill Bill ve Inglorius Basterds’deki gibi kadınları ya da Django Unchained’deki gibi siyahları intikamcı yaptığı için, kimlikçi kafaların çalışmasını durdurmayı başarıyor. Kimlikçi mantıkta, yapılan işin kendisi değil, yapanın kimliği belirleyicidir. Mesela ezilen halkın temsilcisiyseniz, kimlikçinin zihniyetinde her türlü yargısız infazı yapmaya hakkınız vardır. İntikam en doğal hakkınızdır. Öldürdüklerinizin masumlar olması önemli değildir.

Ama intikam alan kişi, erkekse, ezilen halktan değilse vs., intikamcılık, ya da “kendi adaletini kendin temin etme”cilik faşistliktir. O zaman kimlikçi zihin birdenbire doğruyu algılamaya başlar. Herkesin kendi kanununu kendisinin yaptığı, herkesin silah kuşandığı ve adalet sağladığı zaman ortaya insani değil, vahşi bir düzenin çıkacağını görür. Trump zihniyetiyle karşı karşıya olduğunu fark eder.

Tarantino’nın kankası Eli Roth belli ki kendisine faşistlik yaftası yapıştırılmasından gocunmuyor ve alenen faşizan filmler yapmaya devam ediyor. 1974 tarihli Charles Bronson’lu Ölüm Arzusu’nu (Death Wish) yeniden yapmak, açıkça bir meydan okumaktır. Death Wish, Dirty Harry’yle birlikte en lanetli filmlerden biridir çünkü. Karısı ve kızı öldürülen doktorun intikamını konu alan film, faşizan sinemanın simge filmlerinden biridir. Tıpkı Altın Küre ödüllü “Three Billboards”da ya da “Paramparça”da (Aus dem Nichts), öldürülen eşlerinin, çocuklarının katilleri polis tarafından bulunmayan intikamcılar gibi, Death Wish’in kahramanı da kendi adaletini kendisi karşılar. Ama Bruce Willis’in canlandırdığı intikamcı beyaz ve erkek olduğu için yaptığı işin faşizan niteliği ayan beyan ortadadır. Eli Roth, kahramanını kadın ya da Siyah yapsaydı belki paçayı kurtaracak ve övülecekti. Ama Ölüm Arzusu, hak ettiği gibi yerden yere vuruluyor.

Darısı bütün intikamcı filmlerin başına diyelim. İntikam ilkelliktir, hak değildir; adalete değil adaletsizliğe hizmet eder!

Kısmet, Sevgilim-İlk Şarkı: Psikanaliz şart!

TARİH:  28 Temmuz 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı filmlerin karakterlerini, temel bir psikanaliz bilgisi olmadan yorumlamak bana imkânsızmış gibi geliyor. “Genç ve Güzel”in Isabelle’ini (Marine Vacth) ve “Daha”nın Gaza’sını (Hayat van Eck) ancak psikanalizle yorumlayabilirsiniz. Aksi taktirde bu genç kahramanların motivasyonlarını ve davranışlarını açıklamak imkânsız gibidir. “Genç ve Güzel”, tıpkı “Kısmet, Sevgilim” gibi bir röntgenleme sahnesiyle açılır ve seyirciye filmin ensestiyöz arzulara dair olduğunu belirtir. Filmin genç kahramanı Isabelle, annesinin yerini almaya çalışacak, babasının yerine koyacağı yaşlı erkeklerle sevişecektir. “Daha”nın Gaza’sı, babasının mülteci kadınlardan biriyle sevişmesine tanık olur. Bu kadın Gaza’nın yakınlık hissettiği ve annesi yerine koyduğu biridir. Gaza bu sahneye tanık olduktan sonra vahşileşir, acımasız davranmaya başlar.

“Kısmet, Sevgilim”, bir röntgenleme sahnesiyle açılıyor. Filmin kahramanı Amin (Shain Boumédine), kuzeni Tony (Salim Kechiouche) ile Ophélie’nin (Ophélie Bau) sevişmesini dikizler. Bu yasak bir sevişmedir çünkü Ophélie, Clement adlı bir askerle nişanlıdır. Clement dört yıldır bir gemide görevdedir ve bu dört yıl boyunca Tony ile Ophélie kaçamak bir ilişki yaşamaktadır.


Sevişme biter, çift duş alır fakat Tony daha durulmamıştır. Tam Tony, ikinci sevişmeyi zorlamaya başladığı anda dikizci Amin olaya müdahale eder ve kapıyı çalar. Sevişgenler, panik içinde apar topar giyinir. Tony, arka kapıdan motosikletine atlayıp toz olur. Ophélie, giyinip, basıldım korkusuyla kapıyı açar. Karşısında hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sahtekârca davranan Amin vardır. Kız yakalanma korkusuyla titremeyi sürdürürken, Amin onun ağzını arar ve ona, Tony’yle ilişkisini itiraf ettirir. Artık Amin’in, Ophélie karşısında eli güçlüdür. Ondan bir şey talep etmeye hak kazanmıştır. Kızın sırrını öğrenmiştir.

Bu sahneyi Freudyen bir kavram olan ilk sahne’ye (Urszene/primal scene) bağlamak mümkün. Anne ve babasının seviştiğini gören ya da hayal eden çocuk, babanın annesine şiddet uyguladığını düşünür. Bir yandan da haz alır. Kendisinin dışarda bırakılmasına öfkelenir. Anneye sahip olmak ister. Tabii babayı devre dışı bırakmak da diğer arzusudur. Ama bu açık açık yapılabilecek bir şey değildir. Çocuk da zaten öfke ve arzularının bilincinde değildir. Yetişkinlikte de bazen sürer bilinçaltına sürülen bu arzu ve öfke. Kişi sembolik anne ve babalarla benzer şeyleri yaşar. Kısaca bir Ödipal üçgen oluşur. Filmin bu anındaki Ödipal üçgende, Amin çocuk, kuzen Tony baba ve Ophélie de annedir. Kıskanç, öfkeli ve Ophélie’ye yönelik cinsel arzuyla dolu Amin, sahneye müdahale etmiş, çiftin bir kez daha sevişmesini engellemiş, hatta sırlarını saklama koşuluyla Ophélie’den bir dilek isteme hakkını elde etmiştir. Amin bütün eleştirmenlerin yazdığı gibi ne masumdur, ne romantiktir, ne de tam anlamıyla pasiftir. Pasif agresif denilebilir belki onun için.

Amin’in dolaplarından habersiz olan Tony, kuzeniyle birlikte sahilde kız tavlamaya çıkar. Tony doğrusu çok beceriklidir, çok da çekicidir. Amin ve Tony iki kızın yanına otururlar. Kızlar da zaten, yaz aşkları yaşamaya çoktan hazırdır. Yaz tatili zaten bunun için vardır. Böylece Charlotte (Alexia Chardard) ve Celine (Lou Luttiau) ile tanışırız. Beş dakika içinde Tony, Charlotte’un elini tutar, 7 dakika içinde ise kızla öpüşmeye başlamıştır. Amin’in de Celine’le yakınlaşması beklenir doğal olarak ama işler öyle gelişmez. Çünkü Amin için Tony’yle ilişkisi olmayan biri çekici değildir.

Celine o gece Amin’in bir başka akrabasıyla birlikte olur. Amin, bakar sadece. Kıskanç, arzulu, beklemede. Daha sonra bir gece kulübünde dans ederlerken, Celine açık çek verir Amin’e ama Amin oralı olmaz. Ophélie de, Amin’e sırrını tutması karşılığında ne istediğini sorar. Kız sanki her türlü talebe açıkmış gibi durmaktadır. Amin, Ophélie’dan kendisine çıplak poz vermesini ister. Amin yine dikizciliği seçmiştir. Kız önce reddeder. Bir iki gün sonra ise kabul edeceğinin sinyallerini verir. Bir başka sefer ise bu kez Rus bir model Amin’in dudaklarına yapışır ama Amin yine kaçar. Amin, aktif, arzulu kadınlardan açıkçası korkmaktadır. Ophelie, Celine ve Rus model, hepsi de fazla aktif, fazla güçlü kadınlardır Amin için.


Amin’e yaralı bir kuş, Tony üzerinden annesiyle özdeşleştirebileceği, ona yemek yapabilecek bir anne modeli lazımdır. Başından beri bir yaz aşkı olduğu belli olan ilişkisinden çok fazla şey beklemeye başlamış ve sonuçta Tony tarafından terk edilmiş olan yaralı Charlotte, bir akbaba gibi avının zayıf düşmesini bekleyen Amin için ulaşılabilecek bir lokmadır. Diğer kadınlar gibi güçlü değildir. Başta Tony, Ophelie ve Amin arasında kurulan Ödipal üçgen, bir elemanın değişmesiyle Tony, Charlotte ve Amin olarak yeniden kurulur. Charlotte “annen kadar olmasa da ben de sana yemek pişirebilirim” diyerek, bu üçgendeki anne/sevgili rolünü kabul ettiğini, muhakkak ki bilinçsizce ifşa eder.

Çok tuhaf bulduğum bir şey de bütün eleştirmenlerimizin filmin yönetmeni Abdellatif Kechiche’in kötü niyetinden emin olmaları. Mesela filmde kadınların hepsinin erkeklerden bahsettiğini ve böylece türevsel bir konuma itildiklerini söylüyor bir eleştirmen. İyi de erkekler, kadınlar dışında neden bahsediyor? Kimse ne olacak bu memleketin hali demiyor ki! Cinsiyetçi, tacizci ve ve sömürücü diyor başka bir arkadaşım Kechiche için. Bir başka eleştirmen sapkın, İslamcı bir biçimde ikiyüzlü, tepeden bakan ve yargılayan bir yönetmen görüyor bu filmde. Keşke bütün İslamcılar Kchiche gibi olsa. Bir başka meslektaşım, Kechiche’in, filmini, kişisel hesaplaşmalarına alet ettiğini ileri sürüyor. Lea Seydoux, Kechiche’in bir önceki filmi “Mavi En Sıcak Renktir”le ödülü alana kadar, filme sahip çıkmış, sonradan taşımakta zorlandığı çıplak görüntülerinden dolayı Kechiche’i suçlamıştı. Ben erkek olduğum için değil, göçmen bir aileden geldiği için ve Seydoux gibi bir aristokrat olmadığı için, kısacası bence çok daha kırılgan olduğu için Kechiche konusunda belki pozitif önyargılı oldum. Ama o dönemde Kechiche’i de Seydoux’yu da okumuştum. Ve Kechiche’e hak vermiştim. Fakat bu olayın Kechiche’e karşı bir önyargı oluşturduğunu düşünüyorum.

Filmi nasıl mı buldum? Çok uzun. İzlenimci. Bu insanların hayatını niye seyrediyorum sorusunu sordurtan bir yanı var kesinlikle. Ama haftalardır üzerine yazmaya değer bulduğum tek film de bu açıkçası.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com