Deadpool 2: Çocuklar öldürülmesin!

TARİH:  19 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Deadpool 2 bir yandan duygusal bir film; bayağı ciddi mesajları var. Bir yandan da hiçbir şeyi ciddiye almayan, sürekli seyirciye göz kırpan, sinema kahramanlarına atıflarda bulunan bir filmmiş gibi de duruyor. Filmin ciddi mesajlarından birincisi için “bir çocuğu asla öldürmemelisin” diyebiliriz. Uğur Vardan’ın hatırlattığı üzere Kaplanoğlu’nun son filmi “Buğday”da filmin ermiş karakteri bir çocuğu boğarak öldürüyordu ve bu iyi bir şeydi. Deadpool 2’nin mesajını alması gereken sinemacılarımız var yani. İkinci mesajın ise “öldürme eyleminin bir kere işlenirse kişiyi geri dönülmez bir yola sokabilecek olması” denilebilir. Bir insan öldüren kişinin ruhunda bir şeyler eksilir ve iyi bir insan olma şansını kaçırır, der gibi film. Ama tabii bu bir süper kahraman filmi, ve bizzat filmin kahramanları çekirdek çitler gibi adam öldürüyorlar. Verdiği mesajları da, kendi üslubunu da yanlışlayan bir film Deadpool 2.


Filmin esprilerini takip edebilmek için, Avenger ve X-Men gibi dizileri iyi bilmek gerekiyor. Bu dünyalarda tecrübeliyseniz, Deadpool 2’den daha fazla zevk alırsınız. Filmin bir diğer özelliğinin de kimlik politikaları diyebileceğimiz cinsel kimlik, ırk, etnisite gibi konuları çok ciddiye almaması, bu konularla sürekli dalga geçmesi diyebiliriz. Siyaseten yanlış esprilerin, siyaseten yanlış olduğu, filmin kendisi tarafından dile getirildiği için filme saldırmak da kolay değil. Öte yandan bu filmin yazarlarının belki de Marx ve Marksizme saygısı olma ihtimali de var. Filmin bir sahnesinde arka planda Karl Marx’in portresi bulunuyor. Film, kimlik politikalarını boşverin, sınıf politikasını hatırlayın diyor olabilir mi acaba? Yok, fazla abarttık. Yine de bu film 1970’ler-80’ler Türkiye’sinde yasaklanırdı. Marx’ın resmiyle komünizm propagandası yapıldığına hükmederdi sansür kurulları.

Deadpool 2, sanırım birincisini sevenleri hayal kırıklığına uğratmaz. Benim gibi birincisine burun kıvıranlar içinse bir ilerleme denilebilir.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Bilinçaltından naklen

TARİH:  12 Mayıs 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Detektiflik, dağınık parçaları biraraya getirme işi. Böylece ortaya bütünlüklü bir resim çıkması umulur. Ya, detektifin kendisi dağılıyorsa? Hem fiziken, hem ruhen paramparçaysa? Görme yeteneğini yitiren detektif neyin resmini çıkaracak? Hem adamın özel hayatı da darmaduman. Karısıyla ayrılmış, çocuğuyla kopmuş. Aynı yatakta yatıp, esrar içtiği annesi bir fahişe. Profesyonel bir “hayat” kadını! Ve evet, annesiyle ilişkisi Ödipus’u kıskandırır. Yok seviştiklerini görmedik ama sevişmeleri de şart değil. Vaziyet tuhaf.

Tuhaf olmayan bir şey var mı ki Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta? Yok. Ateşli bir hastalık sırasında görülen sanrılar gibi bütün film.

Kısa özet geçmek gerekirse, kolayına başvurup basın bültenini ekleyeyim: “Salim, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifidir. İçine kapanıktır. Ayrılmış olduğu karısından, çok da ilgilenmediği 3 yaşlarında bir kızı vardır. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Dava süreci ilerledikçe Handan Hanım’a fena halde gönlünü kaptıran Salim, ondan yüz bulamayınca ilgisini cinayetin bir numaralı katil zanlısının kör karısı Leyla’ya yöneltir. Ama şüphesiz en tuhafı, Salim’in canından çok sevdiği annesinin yaşlı ve kör bir fahişe olmasıdır. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.”

Ama bu hikâye size bir şey anlatmıyor. Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio’yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov’un “Anne” filmi de geldi.

Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıradışı bir deneyim yaşayacağınız kesin.

Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.

Yıldızlar Asla Ölmez: Ergen bir ruh

TARİH:  17 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gloria Grahame adını pek hatırlamıyoruz ama bir dönem “A Lonely Place-Tehlike İşareti”, “The Big Heat-Ölüm Korkusu”, “Human Desire-Şeytan Ruhlu Kadın”, “Crossfire”, “Man on a Tightrope” gibi filmlerde oynamışlığı, 1953’de Minnelli’nin “The Bad and the Beautiful-Çıplak Ruhlar”ındaki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ı almışlığı bile var. Hollywood’da yıldızı sönünce İngiltere’ye gidip, tiyatroda sahne alan Grahame’ın son 3 yılını konu alıyor Yıldızlar Asla Ölmez.

Grahame (Annette Benning) İngiltere’de kendisinden neredeyse 30 yaş küçük Peter Turner’la (Jamie Bell) tanışıyor. Peter oyuncu olmaya çalışan, ailesiyle yaşamaya devam eden genç bir adam. Grahame, derhal Peter’ı baştan çıkarıyor ve ikili bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Grahame’ın kendinden küçük biriyle ilişki yaşaması ilk kez olmuyor. Hatta bir skandalı da var geçmişte. Yönetmen Nicholas Ray’le evliyken, Ray’in o dönemde henüz ergen olan oğluyla aşk yaşadığı söyleniyor. Bunun doğru olup olmadığı kesin değilse de, Grahame yıllar sonra Ray’in oğluyla evleniyor. Eski üvey oğluyla evlenmesi, Grahame’ın Hollywood’da derhal itibar yitirmesine yol açıyor. Oysa Woody Allen da üvey kızıyla evlenmesine rağmen, kariyerini bugünlere kadar başarıyla sürdürdü. Allen’ın suçlandığı çok daha ciddi olaylar da var ama erkeklerle kadınlar arasında da büyük bir eşitsizlik var.

Filmden çıkarabileceğimiz bir sonuç, Grahame’ın kendisini her zaman bir çocuk gibi hissetmiş olması diyebiliriz belki de. Grahame, Turner’la ilişkisinin son yıllarında sağlığını kaybediyor. Daha önce meme kanseri tedavisi görmüş ama saçları dökülmesin diye kemoterapiyi reddetmiş Grahame. Ölümüne neden olan da bu ihmal. Grahame hayatının son günlerini Peter Turner’ın evinde, Peter’ın annesinin bakımında geçirmek istiyor. Sanki o ailenin küçük kızı olmayı istiyor. Gloria Grahame’ın Romeo ve Jülyet’te Jülyet’i oynamak istediğini de biliyoruz. Elli küsur yaşında ergen bir kızı oynayabileceğine gerçekten inanıyor Grahame. Muhtemelen büyüdüğünü gerçekten de anlayamıyor. Grahame’ın yaşı küçük erkeklerle ilişkisinin ardında bu algı sorunu var sanki. Grahame’ın gerçek hayatta kendisine son derece güvensiz olduğu da bilinen şeylerden biri. Yetişkinlerin dünyasına ait hissetmiyor kendisini muhtemelen. Oscar’ını alırken sahneden adeta kaçıyor, o kadar utangaç biri.

Filme dönecek olursak, iki kırık insanın birbirlerine tutunmaya çalışmalarını duyarlı bir biçimde anlatıyor film. Jamie Bell de, Annette Benning de rollerinde iyiler. Film keşke Grahame’ın nasıl öldüğünden çok nasıl yaşamış olduğuyla ilgilenseymiş.

Güvercin: İnsanlar ve hayvanlara dair

TARİH:  22 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

İnsan hayvan ilişkisi, sinemanın sevdiği konulardandır. Bunun içinde bir alt türü de kuşlara ayrılabilir. Alkatraz Kuşçusu, Kerkenez ve Birdie ilk aklıma gelenler. Bu fimlerin sanırım ortak özelliği kahramanının yalnızlığı, başkalarıyla iletişim kurmada güçlük çekmesiydi. Sanırım diyorum, aklımda öyle kalmışlar ama hafıza-ı beşer malum yanıltıcı olabilir.


Güvercin filminin genç kahramanı Yusuf da yalnız ve insanlarla iletişim kurmakta güçlük çeken biri. Yusuf abisi ve ablasıyla yaşıyor ve damında beslediği güvercinlerle zamanını geçiriyor. İhtiyacı olduğu parayı, başkalarının güvercinlerini çalıp, satarak kazanıyor. Ama abisinin baskılarıyla bir kaportacının yanında çalışmaya başlayınca gerçek dünyanın emek hırsızlarıyla da tanışıyor.

Yusuf’un hırsızlıklarının çok masum kaldığı bu dünyada, polisiye anlamda hırsızlıklar da var.
Yusuf, uzaktan melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisinin kuşunu da satıyor ve başı bu kez daha ciddi derde giriyor.
Güvercin, bize, kendi kabuğu içinde yaşasa da, başkalarıyla, özellikle de melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisiyle rekabet eden, kuşlarıyla ilişkisinde başka bir boyuta geçen kusurlu ve orijinal bir karakter sunuyor Yusuf’la.

guvercin-insanlar-ve-hayvanlara-dair-512734-1.

Yusuf’un favori kuşu Maverdi’yle ilişkisi en azından benim için unutulmaz anlar içeriyor. Maverdi’nin Yusuf’a kırgınlığını ifade edişi, kanadıyla onu tokatlayışı inanılmazdı, çünkü gerçekti.

Güvercin, yan karakterleri, daha ayrıntılandırsa, mesela kaportacı karakterini derinleştirse çok daha iyi bir film olacakmış.
Fakat bir ilk film olarak başarılı bir iş çıkarmış Banu Sıvacı. Zaten filmin festivallerde aldığı ödüller bunu gösteriyor: 37. İstanbul Film Festivali’nde ‘En İyi İlk Film’ ve En İyi Özgün Müzik’ ,Sofya’da ‘En İyi Yönetmen’ , Ankara Film Festivali’nde ‘Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülleri kazandı şu ana kadar Güvercin.

Orijinal müzik Canset Özge Can imzalı. Yusuf rolünde ise Kemal Burak Alper var.

Sarayın Gözdesi: Besle kargayı oysun gözdeni

TARİH:  9 Şubat 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yorgos Lanthimos her şeyi ve herkesi “aşmış” biri gibi olmaktan vaz geçse, her şeye tepeden bakan, karikatürize eden, küçümseyen tavrını bir kenara bıraksa ne kadar iyi olacak. Komedi yapmak, karikatür çizmek bunu gerektirebilir ama Yorgos’un yaptıkları sadece bir yere kadar komik. Filmlerinin karanlık halleri komikliklerini aşıyor. Bu filmler, hafif değiller kesinlikle. Komedyenin kendiyle de dalga geçen hafifliğini pek hissetmiyorum bu filmlerde, arada sırada gülsem ya da gülümsesem de.

“Sarayın Gözdesi” bir aristokrasi karikatürü. 18. Yüzyıl aristokrasi kendi kendisini karikatürize etmiş zaten, onları karikatürize etmek için az biraz abartı yetiyor. Aristokratların, özellikle de erkeklerin giyim, kuşamları, makyajları, perukları o kadar tuhaf, o kadar zevksiz, o kadar çirkin ki. Sarayların kendileri de öyle. Bir santimetre kare boş yer olmayan, parıltıdan, abartıdan geçilmeyen mekanlar bunlar. Saray dansları deseniz bir başka alem.

Kahrolsun Liebknecht
George Grosz [1893 – 1959]

Saraydan aldığı pasa çok sert bir vole çakmış Yorgos. Saray kültürünün acımasızlığını, hiyerarşinin mutlaklığını, çürümenin iğrenç kokusunu bütün duyularımıza birden göndermeye çalışmış.

Karikatürize etmenin gereği olan çarpıtma işlemini, balık gözü objektiflerle halletmiş. Zaten neredeyse tamamı kapalı mekanlarda geçen bu filmin bir ölçüde geniş açıya ihtiyacı varmış. Yorgos ölçüyü biraz kaçırmayı seçmiş. George Grosz’un resimlerini hatırlatıyor bana biraz Sarayın Gözdesi. Grosz faşizmin yükseliş döneminde (I. ve II. Dünya Savaşları arasında) burjuvazinin, ordunun, din adamlarının çirkin karikatür-resimlerini çizmiş Marksist bir ressamdı. Çarpık, çirkin, iğrenç tiplerdi bunlar, “Toplumun Temel Direkleri” adlı resminde de görülebileceği gibi. Önümüzde bir III. Dünya Savaşı var mı bilmiyorum ama Yunanistan ekonomisinin son yıllarda yaşadıkları savaş sonrasına benziyor. Almanya savaş ganimeti toplayan bir ülke gibi Yunanistan’ın ekonomisine el koydu. Lhantimos da belki bu dünyaya tepkisini gösteriyor filmlerinde. Ona hak vermiyor değilim ama bu nihilizm bana iyi gelmiyor sonuçta.

Sarayın Gözdesi, saray ahalisinin bir tablosunu çizse de özelde 3 kadın arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Kraliçe Anne, onun gözdesi Sarah ile Sarah’nın düşmüş kuzeni Abigail arasında geçiyor olaylar. Bu sırada Britanya ile Fransa savaşmaktalar. Kimileri savaşın sürmesinden ve Fransa üzerinde ezici bir zafer kazanmaktan yana, kimileri ise -milletin takatinin kalmadığı gerekçesiyle- barıştan yana. Kraliçe Anne, politikadan anlamıyor ve favorisi Sarah ne derse onu yapıyor. Sarah savaş yanlısı.

Abigail saraya gelip Sarah’nın özel hizmetçisi olduktan kısa bir süre sonra kraliçeyle gözdesi arasında lezbiyen bir ilişki olduğunu keşfediyor. Bunun ardından Abigail, Sarah’nın ayağını kaydırmak ve Anne’in gözdesi konumuna yükselmek için entrikalarına başlıyor. Bir nevi “All About Eve”in (Mankiewicz’in 1950 tarihli filmi “Perde Açılıyor”) yeniden çevrimi gibi Sarayın Gözdesi. “Perde Açılıyor”da yaşlanmakta olan bir oyuncu koruması altına aldığı genç bir oyuncuya işini, aşkını her şeyini kaptırıyordu. Bir “besle kargayı, oysun gözünü” hikayesiydi. Sarayın Gözdesi de aynı telden çalıyor.

Toplumun Temel Direkleri (1926) von
George Grosz [1893 – 1959]

Entrikalar, banallikler, kıskançlıklar, zevksizlikler ve de tabii ki gülünçlükler bir yere kadar hoş, eğlendiriyor. Ama bu “her şeyi bilen ve gören” filmin bir süre sonra söyleyeceği şey tükeniyor. Sorduğu bir soru da yok haliyle. Saray ahalisi doğrusu her türlü aşağılamayı ve alayı hak ediyor. Ediyor da, buradan bir yere çıkılmıyor. Sarayın Gözdesi, seyredilip unutulacak, Perde Açılıyor gibi tarihe kalacak bir film değil. Nihayetinde Anne’in de, Sarah’nın da Abigail’in de canı cehenneme. Bu rollerde oynayan Olivia Colman, Rachel Weisz ve Emma Stone çok iyiler, Colman özellikle iyi.

Transit: Tarihten ders almamak

TARİH:  8 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Günümüzün en ilginç işlerini yapan sinemacılarından biri, belki de başlıcası Alman yönetmen Christian Petzold. Petzold, bireyi içinde bulunduğu toplumsal koşullarla birlikte derinlemesine anlatmaya çalışan, biçimsel olarak da yenilikçi filmler yapıyor.

Transit sözcüğünün anlamı, Anna Seghers’in filme ilham veren romanında “içinde bulunduğumuz zaman” olarak tanımlanıyor, romanın kahramanı Georg tarafından. İçinde bulunduğumuz zaman geçmişi de içerir. Filmin sadece adını değil, biçimini de transit kelimesi belirliyor. Petzold, seyirciyi zorlayabilecek bir tercihte bulunmuş; 1940’larda geçen romanı, günümüz Fransasına yerleştirmiş. Kahramanların giysileri, iletişim araçları 1940’lara aitken, dükkanlar, arabalar, polislerin robocop kıyafetleri günümüze ait. Bir yandan faşizmin yükseldiği, insanların iltica etmek için Batılı ülkelerin kapısına dayandığı içinde bulunduğumuz zaman, bir yandan da Nazi faşizminin atağa geçtiği, insanların Avrupa’dan kaçmaya çalıştığı geçmiş zaman transit kavramının ve filmin içinde aynı anda yer alıyorlar.

transit-tarihten-ders-almamak-507966-1.

Petzold filmi günümüzde geçirmesini farklı nedenlerle açıklıyor söyleşilerinde. Film Comment’le yaptığı söyleşide 1968’in vaadlerinin hepsine ihanet edildiğini, geçmişin ırkçılık gibi, yabancı düşmanlığı gibi hayaletlerinin ise hortladığını söylüyor ve bunları, şimdiki zamanı seçmesinin nedeni olarak gösteriyor. Profil dergisindeki röportajında ise, film üzerine yazdığı her şeyi bilgisayarının çökmesi üzerine kaybettiğini ve bunun üzerine birden kendini çok rahatlamış hissettiğini söylüyor. “Edebiyat uyarlamalarından, kostüme dramalardan nefret ediyorum. Kitabı okuyanlar, gidip bir de görsel tasarımları denetlesin diye yapılan şeyler. Beni dünyanın zamansızlığı ilgilendiriyor. Bir şehir gibi, eski ve yeni evlerden, eski ve yeni ailelerden oluşan bir dünya kurmak istedim.”

Transit, Petzold’ün, “Baskıcı Zamanlarda Aşk” temalı üçlemesinin son filmi. Petzold son filmini, hayatta olmayan eski ortak senaristi Farocki’ye adamış.

Anna Seghers, 1940’ta Almanya’yı terk edip Meksika’ya göç etmiş, savaş sonrasında ise önce Batı sonra da Doğu Almanya’da yaşayan komünist ve Yahudi bir yazar. Nazilerin kitaplarını yaktığı Seghers, özgür Almanya’da da yayımlanmamış yıllarca. Petzold da, Seghers’i tatsız tuzsuz sosyalizm propagandası yapan bir yazar olarak bellemiş hiç okumadan. Petzold, Farocki’nin önerisiyle Seghers’i okumuş ve etkisinden çıkamamış. Ondan sonra Farocki ve Petzold her yıl Transit’i bir kez birlikte okumak gibi bir ritüele başlamışlar. Petzold, Barbara ve Phoenix’in de Transit’in etkisinde yazıldığını söylüyor.

transit-tarihten-ders-almamak-507967-1.

Filmin (sırları da ele veren) bir özetini geçmek niyetindeyim. Böyle yapmamın nedeni Variety, Screen, Hollywood Reporter, Film Stage, World Socialist Website ve başka sitelerde okuduğum yazılarda, filmin deneyimli eleştirmenler tarafından anlaşılmadığını görmüş olmam. Sadece filmi anlamlandırma açısından değil, olayların akışını bile çok yanlış anlamışlar. Deneyimli eleştirmenler bu kadar yanlış anladığına göre faydalı bir iş yapacağım. Tabii, ben de her şeyi doğru anlamış ve doğru hatırlıyorsam.

Georg, bir toplama kampından kaçmış ve Nazi işgalindeki Paris’e gelmiş bir Alman. Toplama kampına neden düşmüş olduğuna dair bir bilgi yok filmde. Georg, bir entelektüel ya da komünist değil bazı eleştirmenlerin iddia ettiğinin aksine. Yahudi olduğuna dair de bir bilgi yok. Radyo-tv teknikeri olan Georg muhtemelen adi bir davadan düşmüş içeri. Georg bir barda, Paul adlı bir arkadaşına rastlıyor. Paul, ona Weidel adlı bir yazara götürülecek iki zarf veriyor. Georg, Weidel’in otel odasına gittiğinde yazarın intihar etmiş olduğunu öğreniyor. Otelci kadın, Weidel’in çantasını Georg’a veriyor. Georg, yaralı arkadaşı Heinz’la birlikte Alman işgali altına henüz girmemiş olan Marsilya’ya kaçıyor. Georg, Weidel’in çantasında tamamlanmamış bir roman ve Weidel’karısı Marie’nin, kocasına yazdığı bir mektup buluyor. Mektupta Marie, Weidel’e kendisini terk ettiğini söylüyor. Paul’ün, Georg’dan Weidel’e vermesini istediği zarflardan ise yine Marie’den bir mektup ve Meksika konsolosluğunun Weidel’e verdiği vize ve davet çıkıyor. Marie, ilk mektubun aksine bu mektupta kocasını sevdiğini ve birlikte Meksika’ya gitmek istediğini söylüyor. Georg, yolda ölen Heinz’ın Afrikalı dilsiz eşi Melissa ve küçük oğlu Driss’i Marsilya’da buluyor.

Meksika konsolosluğuna Weidel’in dokümanlarını iade etmek için giden Georg, burada Weidel’in kendisi sanılıyor. Kendisine sağladığı Meksika’ya gitme ve maddi yardım alma gibi olanaklar, Georg’un bu yanlış anlamayı kabul etmesine ve Weidel rolünü oynamasına neden oluyor. Georg, Heinz’ın hastalanan oğlu Driss’e doktor ararken, Richard’ı buluyor. Ve sık sık yolda karşılaştığı gizemli kadının Richard’ın sevgilisi olduğunu öğreniyor. Dahası Marie’nin, intihar eden Weidel’in karısı olduğu da ortaya çıkıyor. Georg, Marie’ye aşık oluyor. Marie’nin ise Weidel’e ihtiyacı var. Weidel sayesinde kendisi de Meksika’da yaşama ve Amerika’dan transit geçme vizeleri alabilecek. Ama sadece çıkar meselesi değil belli ki Marie’nin kocasını aramasının nedeni. Kocasını terk etmiş ve onu doktor Richard’la aldatmış olmaktan da büyük acı duyuyor belli ki. Marie’nin hâlâ asıl aşık olduğu adam Weidel.

Bu arada gayet uzun süren bir radyo tamiri sahnesi var. Bu sahnenin Georg’un annesine düşkünlüğüyle ilgisi olduğunu düşünmüştüm. Bir nedeni daha varmış. Petzold, Seghers’den öğrendiği şeylerden birinin “iyi iş yapana duyulan sevgi” olduğunu söylüyor. Georg, Driss’in bozuk radyosunu tamir ederken çocuk ona bağlanıyor, onun kaybettiği babasının yerine geçebileceğini hayal ediyor. Ama Georg baba olacak tiplerden değil. Tipik bir Ödipal karmaşa vakası olarak kendisi baba olacağına, baba rolündeki erkeklerle rekabet edip, onların kadınlarını çalmaya odaklanmış biri o. Romanda Georg, Marie’yi elde ettiğini düşündüğü bir an şunu söylüyor kendine: “Çok kolay olmuş gibiydi, erkekçe dövüşerek değil de zar atarak onu elde etmiştim… Benim gibi bir herifin eline düşmemesi için çok dikkat edecektim.” “Kısmet Sevgilim”in Amin’i, ya da Zeki Demirkubuz filmlerinin kahramanları gibi aslen başkalarına bağlı yaralı kadınları avlayan türdendir Georg.

Fakat yine de Richard’ı elemine etmesi gerekmektedir Georg’un. Ama asıl zorluk Weidel’in hayaletidir. Georg’un Weidel’in yerini alıp, onun adına konsolosluklara gitmesi ve bu ziyaretlerin duyulması Marie’nin Weidel’i yaşıyor sanmasına neden olur. Dolayısıyla Marie kocasıyla buluşma umudunu yitirmez.

Nazi dehşetinden kaçan insanların arafta bekleme halinin sıkıntısı ve korkusu, bence filmin günümüzde geçiyor olması nedeniyle yeterince hissedilmiyor. Öte yandan bu korku dolu bekleme halini, bugünün Afrikalı göçmenleriyle ilişkilendirme çabası da çok zayıf kalıyor. Petzold, kostüme dramadan ve tarihi mekanları yeniden canlandırmaktan Lars von Trier’in Dogville’de uyguladığı yöntemle ya da benzeriyle kaçınsaydı keşke. Film benim için asıl, klasik Ödipal üçgen ya da bu vakada dörtgen kurulunca başladı. Casablanca’nın da klasik soruları olan kim gidecek, kim kalacak, kadını kim alacak soruları filmi asıl heyecanlı ve akılda kalıcı kılan. Ya da Georg’un Driss’le ilişkisinin alacağı şekil anlamlı. Psikanaliz bilgisinin şart olduğunu yineleyeceğim. Bu bilgiden yoksun olanlar, hikayede Driss ve Melissa’nın işlevini anlayamıyorlar. Keza Georg’un Marie’ye yönelik tek taraflı aşkı da anlaşılmaz kalabiliyor. Bitirmek lazım: Transit’i görün!

Güney Kore sapığı

TARİH:  12 Ocak 2019
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Bu yazı filmde olan ya da belki de olmayan sırları açık etmeye çalışacaktır. “Şüphe” için eksiklik üzerine eksik bir film denilebilir. Bu dediğimi daha sonra açmaya çalışacağım.

Filmin yüzeyde anlattığı bir hikâye var. Genellikle eleştiriler bu çerçevede yapılmış. Yani, öfkeli ve yoksul bir genç (Jong-su), sevdiği kadını (Hae-mi) öldürdüğünü düşündüğü zengin yuppie’nin (Ben) peşine düşer ve gerçeği bulmaya çalışır. Kısacası iki erkek ve bir kadından oluşan, erkekler arasındaki olağanüstü sınıfsal farklılıktan ateşini alan, üçlü bir aşk hikâyesi bu.

Fakat filmi bu şekilde okumak da neredeyse imkânsız. Her şey o kadar muğlak, o kadar havada ki. Seyrettiklerimizin ne kadarı gerçek, ne kadarı yazar olma heveslisi, yoksul Jong-su’nun zihninin ürünü bilemiyoruz. Erkekler arasındaki rekabetin nesnesi Hae-mi gerçekten var mı yoksa tümden bir hayal mi? Bu dünyadan biri gibi hissetmediği hep sıkılmasından ve esnemelerinden belli yuppie Ben, zaten “orada” değil ki hiç.

HAYAL Mİ? GERÇEK Mİ?

Yüzeydeki hikâyede, bir dükkanın önünde şarkı söyleyip, dans ederek müşteri toplamaya çalışan Hae-mi, Jong-su’yu görüyor ve ona sesleniyor. Hae-mi, Jong-su’yla çocukluk arkadaşı olduklarını iddia ediyor. Yine de tanınmayınca “estetik ameliyatı” olduğunu söylüyor. Hae-mi, ilerde Jong-su’ya yine palavra mı, gerçek mi olduğunu tam bilemeyeceğimiz anılarından söz edecek. Hae-mi’yi çocukken düştüğü kuyudan Jong-su kurtarmış ama Jong-su bırakın kızı kurtardığını, kuyunun varlığını bile hatırlamıyor.

Yoksa eksik olan Jong-su’nun hafızası mı? Seyretmediğim bir önceki filmi Şiir’de Lee Chan-dong’un kadın kahramanı Alzheimer hastasıymış, yani hafızasını yitirmekteymiş. Lee’nin daha önce seyretme şansı bulduğum tek filmi Vaha’nın (Oasis; 2001) kahramanları da zihinsel engellilerdi. Lee’nin filmlerinde, akıl ve hafıza eksikliği, dünyada olan biteni anlayamamanın mecazı (metaforu) sanki.

Filme dönersek Hae-mi, Jong-su’ya pantomim öğrendiğini söylüyor ve hayali bir mandalinayı soyup yiyor. Pantomim yaparken inandırıcı olabilmek için gereken ise Hae-mi’ye göre “mandalinanın varlığına inanmak” değil, “var olmadığını unutmak”! Hae-mi’nin var olup olmadığını düşünmemiz için bir ipucu daha!

Jong-su ile Hae-mi sevişiyorlar ve ardından kız Kenya’ya “büyük açlığını” dindirmeye gidiyor. Açlık, yani eksiklik. Geriye de Jong-su’ya bakması için görünmeyen (!) kedisini bırakıyor. Kedi var mı, yok mu?

Hae-mi döndüğünde havalimanında tanıştığı Ben’i getiriyor yanında. Ben “oynayarak” hayatını kazandığını söyleyen zengin bir yuppie. Oynamak deyince herhalde borsada oynamayı kastediyor ama bu hiç netleşmiyor. Ben’in gelişiyle Jong-su, bu üçlü ilişkide yedek oyuncuya dönüşüyor. Kıskançlıkla olan biteni izleyen ve sıranın kendisine gelmesini bekleyen bir yedek oyuncu! Hatta Hae-mi’yi sevdiğini söyleyerek rakibi Ben’den kendisine merhamet etmesini bekliyor ve kızı kendisine bırakmasını umuyor. Ben’in ise aklında “sera yakmak” var. Ben’in böyle tuhaf bir hobisi varmış, iki ayda bir filan bir serayı kundaklarmış. Ve ardından Hae-mi yok oluyor. Bir keresinde dediği gibi, “sanki hiç yaşamamışcasına!”.

Bütün bunlar, Jong-su’nun anne ve babasıyla yaşadıklarını da yankılıyor. Babasının şiddet eğilimi annesini evden kaçıran şey olmuş. Annesinin nerede olduğunu 16 yıldır bilmiyor Jong-su. Tıpkı sevdiği kızın nerede olduğunu bilmediği gibi. Ve onların eksikliğini gidermeye çalışıyor.

ARMUT UZAĞA DÜŞMEZ

Babanın şiddet eğilimi Ben’in insanları kullanıp atmasında, seraları yakmasında yankılanıyor olabilir mi? Ya da armut uzağa düşmez, Jong-su’nun ilerde görülecek şiddet eğilimi, babasından aldığı genetik/kültürel miras mı? İki erkek bir kadın üçgeni görüp de psikanalize bulamış herkesin ilk aklına gelecek şey Ödipal karmaşadır. Jong-su’nun Hae-mi’yle yatıp, Ben’i öldürmesi tipik bir Ödipal karmaşa şeması zaten. Hele hele Jong-su’nun bu üçlüde kıskançlıkla sırasını bekleyen adam konumunda olması onun ilerde yapabileceklerinin de habercisi.

Amerikan Sapığı filminin psikopatı bir borsacı yuppieydi. Ben’i tanıdıkça aklıma bu yuppie geldi. Ama acaba hangisi Güney Kore sapığıydı Ben mi, yoksa Jong-su mu? Ben’in net bir şiddet eylemini görmedik. Bana kalırsa asıl Güney Kore sapığı Jong-su’ydu.

Amerikan Sapığı dışında filmin çağrıştırdığı bir film daha var. Antonioni’nin Cinayeti Gördüm filminde de hem pantomimciler, hem de işlenip işlenmediği hiçbir zaman açığa çıkmayan bir cinayet vardı.

Şüphe, içerdiği bütün ilginç temalara rağmen beni çok sarmadı. Arthouse yani sanat sineması denilen türün “belirsizlik” tutkusunu sevmiyorum. Şüphe, belirsizlikte zirvede duran filmlerden biri. Tamam, her şeyi apaçık ortaya koymak, her şeyi bilen yönetmeni oynamak sevimsiz olmalı. Ama kendini ve seyirciyi sınırlamayacağım diye her şeyi bulanık bırakmak da bana kaçak güreşmek gibi geliyor. Bazen acaba yönetmen de kahramanları gibi, baktığı hayatı anlayamıyor, her şeyi bir gizem halesi içinde mi görüyor diye düşündüm. Bu da fazla ukalaca geldi (kendim için).

Her neyse… Birçok eleştirmene göre yılın en önemli başyapıtlarından biri Şüphe. Yabanı dilde Oscar için de ön aday listesinde yer alıyor.

Şafaktan Önce: Beyaz adamın çilesi

TARİH:  1 Eylül 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Avrupalı (Amerikalıları da dahil edebiliriz bu kategoriye) Beyazların, görece “azgelişmiş” ülkelerde yaşadıkları çileleri anlatan filmler, kendi başına bir janr oluşturacak niceliğe sahip sanırım. Kah iyi misyonerler, kâh kızını kurtarmaya çalışan babalar, kah da düpedüz yasadışı elemanlar filmlerin konusu olur. “Geceyarısı Expresi”nin uyuşturucu kaçakçısı kahramanı, en muhafazakâr seyircinin bile özdeşleşeceği bir tipe dönüşür bu filmlerde. Çünkü içine düştükleri – Trump’ın tabiriyle “bok çukuru”- ülkelerde hemen hemen herkes vahşi ve kötüdür.

“Şafaktan Önce”nin kahramanı Billy, Tayland’da yaşayan İngiliz bir boksör. Billy, uyuşturucuyla da fazlasıyla haşır neşir. En azından kendisi “yaba” denilen bir uyuşturucunun müptelası. Film, Billy’nin uyuşturucudan yakalanışı ve içeri atılışıyla başlıyor aşağı yukarı. Billy hakkında ne bilmiyorsak, film bittiğinde de bilmiyoruz. Niye Tayland’a gelmiş, babasıyla ve kardeşleriyle nasıl bir ilişki yaşamış, neden ve nasıl uyuşturucu müptelası olmuş bilmiyoruz. Film ilk 1 saatlik ve görece başarılı olan bölümünde Billy’nin, son derece sert hapishane koşullarında, hemen hepsi ip kaçkını Taylandlı mahpuslar arasında hayatta kalma mücedelesine odaklanıyor. Film keyfi bir biçimde Tay dilindeki konuşmaları altyazı ile veriyor. Filmin kahramanı Billy gibi, ne olup bittiğini anlamamamızın, dolayısıyla tedirgin olmamızın amaçlandığı sahnelerde konuşmalar çevrilmiyor. Ama, böyle bir tedirgin etme amacı yoksa altyazı çevrilebiliyor. Çeviri olsa da olmasa da, bazı şeyler tam bir gizem halesi içinde. İçeri ilk girdiğinde, her nedense parası da olmayan Billy’ye bir gardiyan uyuşturucu veriyor.

Filmin Geceyarısı Expres’ini hatırlatan bu bölümü, Örümcek Kadının Öpücüğü’nü andıran bir bölümle devam ediyor. Billy, mahpus travestilerden biriyle bir ilişki geliştiriyor. Ama kısa süre içinde bitiyor bu ilişki.

Filmin, sonraki bir saati ise başka bir telden çalmaya başlıyor. Billy, hapishanenin boks takımına girdikten sonra olay bir Rocky hikâyesine dönüyor. Billy, bu yeni ortamında itibar kazanıyor, görece düzgün insanlarla bir arada oluyor. Ama hiçbir Taylandlı, bir karakter olacak kadar öne çıkmıyor. Hoş Billy’den ne anlamıştık ki?

Nihayetinde, Billy boks maçını kazanacak mı kazanmayacak mıya geliyor işler? Kazanamamanın bedeli çok ağır olabilir Billy için. Beyaz adamın Tayland hapishanelerinde yaşadığı bu kahramanlık hikâyesi artık çekilmez hale geliyor sonlara doğru. Yine de filmin ilk bir saatinin etkileyici olduğunu bir kez daha söyleyeyim.

Soğuk Savaş: İmkânsız aşklar hayatlar

TARİH:  29 Aralık 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

PawlIkowskI’nin son filmi Soğuk Savaş, “ne senle ne de sensiz” diyebileceğimiz imkânsız aşk hikâyelerinden. Birlikte olduklarında, bir süre sonra illa ki bir nedenle ayrılan, sonra yine illa ki yeniden biraraya gelen iki sevgilinin hikâyesi bu. Aşk hikâyesinin kahramanı olan erkek ve kadın tuhaf bir şekilde hem oportünist hem de idealistler. Hem her ortama uyum sağlayabiliyor hem de muhakkak arıza çıkarıyorlar.

Bütün bunlar ilginç fikirlerle dolu bir film izleyeceğiniz izlenimi uyandırmasın. Film de kahramanları gibi çelişkili; hem bazı açılardan yenilikçi hem de klişelerle dolu. Filmin estetiği, yönetmenin bir önceki filmi Ida ile hemen hemen aynı çizgide. Akademi ölçeği denilen dar bir çerçevesi var ve film siyah beyaz. Bu estetik bir yandan sıra dışı, bir yandan da hem yönetmenin kariyerinde hem de başka bazı sanat sineması örneklerinde gördüğümüz bir şey.

Gözünü oscar’a dikmiş durumda

Yönetmenin bir önceki filmi Ida, seküler bir hayat, atalarının dini olan Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında kalan bir rahibenin seçimiyle ilgiliydi. Film çok başarılı olmuş, ödüle boğulmuştu. Soğuk Savaş da aynı başarıyı yakaladı. Cannes’da en iyi yönetmen ödülü aldı, Avrupa sineması ödüllerini sildi süpürdü ve şimdi gözünü Yabancı Film Oscarı’na dikmiş durumda. Bana kalırsa Ahlat Ağacı’nın yarısı kadar fikir içermiyor film.

Filmin çizdiği soğuk savaş dönemi Polonyası’nda daha önce görmediğimiz yeni bir şey yok. Komünist Parti’nin bildik simalarının düzeninde yaşamak zor. Bildik sima derken, eyyamcı, korkak ve korkutucu, herkesi muhbirliğe teşfik eden “aparatçik”leri sinemada göre göre ezberledik artık. Şu sıralarda, Avrupa’nın en gerici, en sağcı, en ırkçı, en kadın düşmanı, en faşizan yönetimlerinden birine sahip olan ülkeye son iki gidişimde, ırkçılıkla sokakta yüzyüze geldim. Çok sevdiğim bir ülke bir yandan, çok sevdiğim insanlar var Polonya’da ama artık gitmek istemiyorum. Ama Polonya sineması hala, o dönemi satmayı sürdürüyor çünkü alıcısı çok, bugünün ise alıcısı az. “Özgürlüğe” kavuşan ülkenin, o özgürlükle ne yaptığı o kadar ilginç olmasa gerek.

Öte yandan filmde kısa bir rolde karşımıza çıkan Fransız erkek de tam bir klişe. Çapkın, kadınları yatağa atmada uzmanlaşmış bir Fransız ne kadar bildik bir figür! Batı maddiyatın ele geçirdiği, piyasaya hizmet etmek zorunda olunan bir yer filmde. Orası da özgür değil ve o fotoğrafta da yeni bir şey yok.

AYRI OLAMAMA

Film iki seçeneğin de sorunlu olduğu bu dünyada, Polonyalı dansçı-şarkıcı Zula’yla, folklor araştırmacısı, orkestra yönetmeni ve piyanist Wiktor’un uzatmalı aşkını anlatıyor. Zula köylü olmadığı halde, köylüler arasında düzenlenen bir şarkı yarışmasına bir yolunu bulup katılan, fırsatçı ve becerikli biri olarak çıkıyor karşımıza. Wiktor ise halk şarkılarını derleyen ve onlardan bir repertuvar ve koro oluşturan idealist bir müzikolog. Filmin en ilginç bölümü bu ilk tanışma ve ilişkinin geliştiği dönem. Wiktor bir süre sonra, rejimin müdahalelerinden bıkıyor. Fakat Zula sanatını başka bir yerde icra edebileceğini düşünemiyor. Böylece Zula ve Wiktor’un Fransa, Yugoslavya ve Polonya arasında 20 yıla yayılan inişli çıkışlı hikâyesi şekilleniyor. Her iki karakter de yaşadıkları ülkeye uyum sağlayabilmek için tavizler veriyor. Bu onları başka insanlara dönüştürüyor. Kavgalar, kavgalar, kavgalar… Ama ayrı olamama hâli sürüyor. Film, eliptik yani zaman içinde sıçramalı anlatımı nedeniyle bir süre sonra dramatik gerilimini yitiriyor ve seyirciyi kahramanlara yabancılaştırıyor. Ne olursa olsun yaşananlar kalıcı bir etki yaratmıyor çiftler üzerinde. Bir bakıyorsunuz Wiktor, Zula’yı, bir albüm yapabilmesi için bir Fransız çapkının kollarına itiyor. Fakat nihayetinde “büyük aşk” yine de sürüyor.

Ne Doğu’da ne de Batı’da mutlu olamayan çiftin seçimi, Ida’nın seçimine benziyor. Çözümü tanrının kucağında arıyorlar. Öbür dünyayı, bu dünyaya tercih ediyorlar! Pawlikowski’nin kahramanlarının dindar, Hristiyan seçimleri de açıkçası benim canımı çok sıkıyor. Başka bir öneriniz yoksa, ben almayayım.

Döneme dair izlenimler de daha önce yazdığım gibi ilginç olmayınca film kısa süresine rağmen bir foto albümüne dönüşüyor. Fotoğraflar güzel ama aradaki hikâyeyi yazmak çoğunlukla seyirciye kalıyor.

Yüz: Düşenin dostu olmaz


TARİH:  25 Ağustos 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı korkunç atasözleri vardır. ‘Düşenin Dostu Olmaz’ bunlardan biri. Korkunçluğu hem hayattan süzülmüş bir bilgi içermesinden hem de dostluğa, dayanışmaya, sevgiye hayat şansı tanımamasından. ‘Yüz’, bir ‘düşenin dostu olmaz’ hikâyesi ama aralık bıraktığı bir kapı var yine de. O kapı çok fazla umut vadetmese de ya da kapalı kapılarla karşılaştırıldığında yetersiz gözükse de…

Jacek, Polonya’nun küçük bir kasabasında yaşayan, kılığı kıyafeti, heavy metal zevkiyle muhafazakâr halktan ayrılan ama sonuçta herkesten çok da farklı olmayan bir genç. O da herkes gibi ırkçı şakalara gülüyor mesela. Jacek’in evlenmeyi arzuladığı bir sevgilisi de var. Kasabaya bakan bir tepeye inşa edilen dünyanın en büyük İsa heykelinde çalışan Jacek, bir gün çok yüksekten aşağı düşüyor.

Mucizevi bir şekilde yüzü dışında hiçbir yerinde ciddi bir hasar oluşmuyor ya da film kestirmeden sadede gelme arzusuyla Jacek’in yüzüne odaklanıyor. Jacek, Polonya’nın ilk yüz nakli yapılan insanı oluyor. Yüz nakli yapılan insanların fotoğraflarını gördüyseniz çok tuhaf göründüklerini bilirsiniz. Gerçekten yüz nakli olanlar kadar olmasa da, Jacek de tuhaf gözüküyor. Başka bir insan gibi gözüken Jacek, kızkardeşi haricinde herkes tarafından dışlanıyor. Hastane masraflarının önemli bir kısmını kendisinin ödemesi gerektiğiyle karşı karşıya kalıyor mesela. Kasaba halkı rahibin itelemesiyle üç beş kuruş topluyor ama bu para gurur kıracak denli düşük. Jacek’e engelli aylığı da bağlanmıyor. Sosyal devlet denilen bir şey yok yeni kapitalist Polonya’da ama işe yaramaz devasa İsa heykelleri var. O heykeller de sanki ahlaki yoksunlukla paralel bir şekilde yükseliyorlar.

‘Yüz’ün gözümüze soktuğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı, tüketim çılgınlığının yaşandığı, azgın rahipleriyle güven vermeyen bir kurum olan kilisenin gittikçe güçlendiği yeni kapitalist Polonya tablosu irkiltici. Fakat filmin orijinal bir fikri ya da daha önce söylenmemiş bir sözü yok. Çok kaba fırça darbeleriyle çizilmiş bir tablo izletiyor seyirciye. Bu kabalık bilinçli bir tercih de olabilir ama sonuç değişmiyor. Filmin tek orijinal sayılabilecek tercihi biçimsel bir numaradan ibaret. Film boyunca perdenin çok küçük bir alanı net, geri kalan herşey flulaştırılmış. İsteyen, bu biçimsel numaranın anlamı üzerine derin tartışmalar yapabilir elbette.

‘Yüz’, bu yılki Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazandı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com