Haftanın 4 filmine dair kısa kısa

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saklı’yı aylar önce seyrettim ama bende kalıcı bir etki bırakan tek film o. Yaşlı bir erkekle genç bir kızın hikâyesini anlatan film özellikle Türkü Turan’ın iyi oyunculuğuyla ve sinemamızda anlatılmamış farklı hikâyesiyle haftanın en ilginci bence. Filmde kızın babasını canlandıran Settar Tanrıöğen de fırsat buldukça döktürüyor ve belli ki bazen gol pozisyonu yokken bile gol atıyor. Bir tek İlhan Şeşen’in oyunculuğu ve tipini filme uygun bulamadım.

Kor
Zeki Demirkubuz’un Kor’u, bildiğimiz ZD karakterleri ve diyalogları içeriyor. Filmin hikâyesi Nuri Bilge’nin Üç Maymun’uyla paralellikler taşıyor. Bu filmin aslında 90’larda yapılması lazımmış. Çünkü bu film o dönemin Zeki’sine ait. Bu dönemin Zeki’si için geride kalmış bir konusu var. Bunu Bulantı’ya dayanarak söylüyorum. Bence Bulantı geçen yılın en iyi Türk filmiydi. Ve biçimi ve hikâyesiyle yeni bir Demirkubuz’du. Bu film Bulantı’ya göre eskiye dönüş içeriyor konu açısından. Fakat biçim daha durağan, daha minimal; bu anlamda yeni ZD sinemasına daha uygun. Sonuçtan kendi adıma memnun değilim. İçine dalamadığım, donuk bir film olmuş Kor. Ve canlı yayında kadına dayak görmekten de bıktım. Filmlerde kadın oyuncuların gerçekten tokat yemesi gerekmiyor, film hilesi denen bir şey var. Bu filmde neyse ki yumruk yeme sahneleri çerçeve dışında gerçekleştirilmiş. Neyse… Zeki Demirkubuz’un yüreğindeki dikeni bu filmle söküp attığını ve geriye bakmadan kendi yoluna devam edeceğini umuyorum.

Gerisini siz anlayın
Avcı: Kış Savaşı Pamuk Prenses ve Avcı filminin devamı. İlk film Pamuk Prenses masalını eğip büküyordu. Sapkın bir senaryo yazarı sanki isterik kahkahalar atarak kaleme almıştı filmin senaryosunu. Kötü Kraliçe Ravenna ile erkek kardeşi arasında ensesti çokça çağrıştıran bir ilişki olduğunu söyleyeyim gerisini siz anlayın. Fakat filmin hoş sürprizi Pamuk Prenses’in gerçek aşkını kendi sınıfından bir prens olarak değil de, halktan bir avcı karakteri olarak sunmasındaydı. Prensesi derin uykusundan prensin öpücüğü uyandıramıyordu, avcınınki uyandırıyordu. Neredeyse bir devrimdi bu.
Ama Avcı: Kış Savaşı sanki böyle bir şey hiç olmamış gibi davranıyor. Film önce geriye gidiyor ve avcının ve ilk aşkının hikâyesinin başlangıcını anlatıyor. Ravenna’nın kötüleştirdiği kız kardeşi Freya’nın tıpkı yeniçeriler gibi devşirdiği çocukları eğittiği ve bir orduya dönüştürdüğü bu bölümde Avcı ve kız arkadaşı tanışıyor, evleniyor ve ayrı düşüyorlar. Sonra film yedi yıl sonrasına atlıyor. Ve öğreniyoruz ki Pamuk Prenses, Prens ile evlenmiş! İlk filmin avcı-prenses birlikteliği vaadi silinmiş! Sonrasında avcı ile karısının bir araya gelişi, tuhaf 7 cücelerle karşılaşması ve kaçırılan aynayı ele geçirmeye çalışmasının hikâyesi anlatılıyor. Bence ilk film tuhaflığıyla daha çekiciydi. Ve hiç olmazsa sınıf hiyerarşisini kıran bir yanı vardı. Bu filmde onlar da yok. Yine de Charlize Theron, Emily Blunt, Jessica Chastain ve Chris Hemsworth var.

Bildiğimiz sahneler
Kral İçin Hologram (KİH) bildiğimiz sahnelerle açılıyor: Amerikalı kahraman tuhaflıklarla dolu bir Ortadoğu ülkesinde, “Benim burada ne işim var” edasıyla dolaşıyor. İnsanlar hep irrasyonel ve sahtekâr. Fakat karısıyla ayrılmış, kızının üniversite parasını nasıl ödeyeceğini düşünen kahramanımız sonunda aşkı bu ülkede bulmasın mı? Mekân, ABD’nin sevgili dostu Suudi Arabistan, bu arada. Vasat bir film, her haliyle KİH. Yine de Araplarla bu kadar yakınlaşabilen bir Amerikalı kahraman içermesini iyiye delalet diye yorumlayabiliriz.

35. İFF: Festivalden kalanlar

TARİH:  18 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Önce belgeseller ve belgeselimsiler:

Vatanım (Irak Yıl Sıfır)

Beş buçuk saatlik, iki bölümden oluşan bu belgesel sanırım festivalin en çok iz bırakan filmi oldu bende. Filmin yönetmeni, kameramanı, kurgucusu ve yapımcısı Abbas Fahdel, Fransa’da yaşayan bir Iraklı sinemacı. Mart 2003’te Irak’ın ABD tarafından işgalinin hemen öncesinde Fransa’daki sinema eğitimine ara verip, Bağdat’a geliyor. Yakın ailesini, abisini, yeğenlerini vs. savaşa hazırlanırken filme alıyor. Başka Iraklılarla da görüşüyor; savaş başladığında, çocukların gönderileceği kırsal kentlere gidiyor. Ayrıca televizyondan görüntülere yer veriyor. Çıkacağı kesin olan bir savaşı beklemek… İnsanlar yine de morallerini yüksek tutuyor, erzak depoluyor, su kesintilerine önlem olsun diye kuyular açıyor. Irak’ın başında zaten bir bela var: Saddam Hüseyin’in kanlı, zorba rejimi. Bu rejim muhalefete nefes aldırmamış. Yönetmenin ailesi de rejime kurban vermiş ki içlerinde siyasi nedenlerle öldürülen 13 yaşında çocuklar da var. Amerikan ambargosu, Irak’ı perişan etmiş. Üniversite mezunları edindikleri mesleklerde geçinemeyecekleri için tarımda çalışıyor. Yıllarca süt gibi temel gıda maddeleri bulunamamış, entelektüeller çocuklarına bakabilmek için evlerinde sütünü sağabilecekleri keçi gibi hayvalar beslemişler. Birkaç kuşak eğitim alamamış.

Öte yandan her yerde Saddam var: Okul kitaplarında, şarkılarda, televizyonlarda… Ülkesini savaşa hazırlamaya çalışıyor. Filmde bir kişi şöyle diyor Saddam dönemi için: “Şizofreniktik, göz önündeyken Saddam’ı destekler, sonra arkasından eleştirirdik.” Bu ikiyüzlülüğün utancı da insanlara sinmiş. Saddam rejiminin güçlü bir direnç sergilememiş olması da bir utanç kaynağı. Fakat Saddam’ın düşmesine sevinmiş çoğu, savaşa karşı çıksalar bile.

Savaştan sonrası, ilk başta fazla bir değişiklik yok gibi gözüküyor. Her yerde dolaşan Amerikan askeri araçları dışında. Sonra yıkımın büyüklüğü yavaş ortaya çıkıyor. Her yerde Amerikan askerleri var ama kanun ve düzen yok. Şüphelendikleri an ateş açan Amerikan askeri nedense yağmacılara ses çıkarmıyor. Yağmacılar bütün devlet binalarını yakıp yıkıyorlar. Ortada bir devlet kalmıyor, anarşi hüküm sürüyor. Petrol bakanlığı dışında! ABD bir tek o bakanlığı koruyor!

Güvenlik kalmayınca insanlar silahlanıyor. Akşam olunca sokağa çıkmak imkansız hale geliyor. Kadın ve çocuklar için yanlarında kendilerini koruyabilecek bir erkek yoksa gündüz çıkmak da imkânsız. İnsan kaçırmalar, cinayetler sıradan hale geliyor. Saddam rejimi sırasında bastırılan dinciler başlarını kaldırmaya başlıyor. Abbas Fahdel, film çekimi sırasında bir yeğenini serseri bir kurşuna kurban veriyor. Ve bu çektiği filmlere 10 yıl boyunca bakamıyor bile. Sonra “bir mezarlık” dediği bu filmle kendi tabiriyle “yasını tutuyor”. Bugünün Irak’ını ise savaştan sonraki ilk aylara göre “bin beter” olarak tanımlıyor. IŞİD işte buralardan çıkıyor ki Fahdel’in bazı akrabaları IŞİD rejimi altında yaşıyor şu anda. Şu ana kadar birçok ödül alan film, Ankara Film Festivali’nde de yönetmenin katılımıyla gösterilecek.

Göçmen krizi ve Lampedusa Adası

Lampedusa, Sicilya’nın güneyinde, Afrika’ya yakın bir İtalyan adası. Nüfusu 5.000 kişiden oluşuyor. Bu adaya dair iki belgesel vardı festivalde: Berlin’de Altın Ayı’yı alan “Denizdeki Ateş” ve yine birkaç ödülü olan Avusturyalı yönetmen Jacob Brossman’ın belgeseli “Lampedusa’da Kış”. İki filmin benzerlikleri ve farklılıkları var. Denizdeki Ateş filmin merkezine 10 yaşındaki Lampedusalı bir oğlanı koyuyor. Film boyunca onun sapan yapışını, sapanıyla oynayışını, kaktüsleri oyarak “heykeller” yapışını, tembel gözünü tedavi etmeye çalışmasını filan görüyoruz. Onun yanı sıra oğlanın ailesi de perdeye yansıyor. Yemek yapışları, kalamar avlayışları vesaire.

Öte yandan denizde facialar yaşanıyor. Adaya binlerce göçmen ulaşmaya çalışıyor. Çürük teknelerde yapılan bu yolculuklarda günde ortalama 5-6 göçmen ölüyor. Gemi batmasa bile gemilerde koşullar çok kötü. Yeterince parası olmayanlar, geminin havasız, mazota bulanmış bölgelerinde seyahat ederken canlarını yitiriyor. Gemilerin batması da yeterince sık rastlanan bir durum.

Film, mesafeli bir yerden göçmenlere de bakıyor. Can çekişen ya da ölü göçmenler görüyoruz. Askeri teknelerde syahat izni almayı başaran yönetmen bu avatajını kullanarak bizi bu ölüm teknelerine yaklaştırıyor. Fakat hiçbir göçmeni birey olarak tanıtmıyor. Hiçbiriyle söyleşi yapmıyor. Göçmenlerin adalılarla karşılaşması da yok filmde. Bir tek adadaki bir doktor görev icabı muayane ettiği, otopsi yaptığı göçmenlerden acıyla söz ediyor.

Peki, bu iki ayrı dünyayla yönetmen ne söylemek istiyor? Filmini Lampedusalılara neden adıyor? Adadaki kamplardaki kötü koşullardan, oralarda çıkan isyanlardan neden bahsetmiyor? Ben pek bilemedim. Verebileceğim cevaplar da beni tatmin etmedi.

Brossman’ın filmi de göçmenlerden hiçbiriyle söyleşi yapmaması ya da hiçbirini birey olarak tanıtmamasıyla “Denizdeki Ateş”e benziyor ama “Lampedus’da Kış” farklı bir film. Bu filmde adalılar Rosi’nin bize gösterdikleri kadar yalnız yaşamıyorlar. Balıkçılar grev yapıyor, adanın Sicilya’yla bağlantısını kuran özel gemicilik şirketinin duyarsızlıkları ile mücadele ediyorlar. Göçmenler de birlikte direniş yapıyorlar. Adada ya da İtalya’da kalmak istemediklerinden burada parmak izlerinin alınmasına karşı mücadele ediyorlar. Anladığım kadarıyla göçmenler, mültecilik başvurusunu nerede yaparlarsa orada kalmaları gerekiyor. Buna karşı direniyorlar. Öte yandan bu filmde de Lampedusa hakkında merak etmediğim, ilginç de bulmadığım başka bir sürü şey var. Bunları yönetmene sorduğumda, hayatın göçmenlerin gelmesiyle hiç de başkalarının iddia ettiği gibi değişmediğini göstermek için koyduğunu söyledi. Göçmenleri tanıtamaması ise onların bunu istememesinden kaynaklanıyordu. İki filmden de yine de benzer bir duyguyla çıktım: Lampedusa hakkında merak etmediğim çok şey öğrenmiş, göçmenlere ve yaşadıkları drama dair ise çok az bilgilenmiştim. Ama yönetmenler de bana, “bilgi arıyorsan araştırmacı gazetecilere başvur, bize değil” diyebilirler. Bu da onların hakkı.

Köpeğin Kalbi
Bir başka belgesel sayılabilecek film de Laurie Anderson’un “Köpeğin Kalbi”ydi. Anderson yakın zamanda birçok kayıp yaşadı: Kocası Lou Reed’i, annesini ve köpeğini kaybetti. 11 Eylül’den sonra da kenti New York çok değişti. Anderson bu kayıplarını belki de üzerine en kolay konuşabildileri olan New York ve köpeği Lolabelle üzerinden anlatıyor en çok. Kocası Lou Reed sadece bir fotoğrafta bir kez görünüyor ve filmin sonunda şarkısıyla yer alıyor, annesi ise yine sonda anılıyor. Filmin kesif melankoli duygusu beni etkiledi. Fakat filmin Budist felsefeye fazlasıyla daldığı yerlerde etkisi azaldı.

Francofonia
Sokurov’un Francofonia’sı da belgesel sayılabileceek bir filmdi. Louvre Müzesi’nin Alman işgali sırasında başına ne geldiği ya da gelmediği filmin merkezindeydi. Naziler, Fransa’nın kültürel mirasını korumak için büyük çaba harcamışlar. Aynı çabayı iş Rusya’ya gelince göstermemişler, Leningrad’daki Hermitage Müzesi’ni bombalamaktan kaçınmamışlar. Nazileri hep yaptıkları soykırımla, kötülüklerle biliyoruz. Peki kimileri aristokrat olan ve sanat düşkünü bu Nazi subaylar nasıl yaşıyorlardı. Nazi devletinin gündelik işleyişi nasıldı? İnsan merak etmiyor değil. Louvre’un başına getrilen Nazi subayı bir soylu. Nazileri sanki Almanya’yı işgal etmiş bir çete gibi görüyoruz çoğunlukla. Ama faşizm asıl gücünü dayandığı sermaye ve aristokrat sınıfından alıyordu. Akla Passolini’nin “Sodom’un 120 Günü”ndeki soyluları geliyor. Onlar da muhakkak ki yüksek sanattan anlayan ve sanat eserlerini korumak için ellerinden geleni yapacak olan insanlardı.

Yüce Sezar!
Konulu filmlerde benim için öne çıkanların başında Coen kardeşlerin “Yüce Sezar!”ı geliyor. 1950’lerin Amerikasını ve Hollywood’unu tiye alan bu filmde Coen kardeşlerin elinden kimse kurtulmuyor. Buna o dönem büyük baskılara maruz kalan, hakları yenilen komünist yazarlar, senaristler de dahil. Onlarla da dalga geçilmesini bu haksızlığa katkı olarak görmek mümkün ama ben bu dalga geçmenin içinde sempati gördüm. Ya da bana öyle geldi. Coen’lere “Casuslar Köprüsü” ve “Deephan”a verdikleri ödül nedeniyle kızgınım aslında. Ve muhtemelen ben haksızım, Coenlerin sosyalistlere sempati duydukları falan yok. Fakat yine de bu konuda Marksist terminolojiyi kullanacak kadar bilgililer. Neyse bu işi çözeriz bir gün. “Yüce Sezar!” da ben eğlendim kısacası.

Ansızın
Aslı Özge ve değişmez görüntü yönetmeni Emre Erkmen artık sinemada istediklerini yapabileceklerini “Ansızın” ile kanıtlıyorlar. Ellerinin altındaki mecraya son derece hakimler, tempoyu, atmosferi, gerilimi istedikleri gibi kontrol edip, seyirciyi ellerinde tutmayı beceriyorlar. “Ansızın”a bir tür gerilim filmi diyebiliriz sanırım. Defne Joy Foster’in Kerem Altan’ın (Ahmet Altan’ın oğlu) evinde ansızın ölümü ve Altan’ın hemen ambulans çağırmayışı günlerce gazetelere konu olmuştu. “Ansızın”da bu olay Almanya’ya uyarlanmış. Film, Alman karakterler arasında ve Almanya’da geçiyor. Filmin ilk bölümü ölümden sorumlu tutulan karakterin çevresi tarafından nasıl yalnız bırakıldığını gösteriyor. İkinci bölüm ise aynı karakterin bu kez ipleri eline almasıyla gelişen olayları anlatıyor. Bu bölüme dair bir çekincem var fakat. Filmlerde her şeyin kahramanın planladığı gibi gitmesi ve insanların tam da kendilerinden beklediği gibi davranmaları beni hep rahatsız eder. Burada da aynı duyguyu yaşadım. İkinci bölüm başlı başına sürprizdi ama sürprizin işleyişi sürpriz içermiyordu. Ne demekse.

Filmin perdeye yansıttığı karakterlerin birbirleriyle ilişkilerindeki güvenilmezlikleri ve kaypaklıkları kesif bir karanlık yayıyor. Belki bu kesif karanlıkta bir iki pırıltı da olsaydı diye de düşünüyorum. Belki bir iki komik sahne…

Seyrettiğim 30’a yakın filmden bende en çok kalanlar bunlar. Nice festivallere!

Yeniden Başla: Yas ve yabancılaşma

TARİH:  9 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeniden Başla”, karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra, hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkıp yeniden kurmaya çalışan bir işadamının öyküsünü anlatıyor.

“Yeniden Başla”nın kahramanı Davis (Jake Gillenhaal) kendi ifadesiyle son 10-12 yıldır hiçbir şey hissetmemiş birisi. Kendi duygularına yabancılaşmış, sadece başarı odaklı yaşayan ve başarılı da olmuş bir işadamı. Zengin bir adamın kızıyla evlenmiş ve aynı adamın yanında çalışmaya başlamış. Kayınpederinin beğenmeyen bakışları altında işini sürdürmüş. Her şey böyle de sürüp gidecek gibiymiş, ta ki başta sözünü ettiğimiz trafik kazası gerçekleşene kadar. Davis, duygusuzluğuyla yüzleşmek zorunda kalınca kendisindeki anormalliği derinden fark eder. Davis’in sıradan fanilere göre büyük bir avantajı vardır. Davis çok zengindir. Dolayısıyla hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkmaya başladığında, kaybettiklerini yerine getirebileceğini bilir. Yıkmak deyince evet, basbayağı yıkmaktan söz ediyorum. Nihayetinde yaşadığı evi yıkmaya kadar giden bir süreç bu.

Filmin hikâyesi ve kahramanları
Davis’e bu yolculuğunda yoksul bir anne ve onun klasik rock meraklısı oğlu da eşlik ederler. Doğrusu “Yeniden Başla”yı izlerken keyif aldım. Jake Gyllenhaal pek de inandırıcı olmayan hikâyeyi ve kahramanı ilginç hale getirmişti. İnandırıcı olmayan derken şunu da eklemek lazım: Ölüm karşısında insanın gidebileceği mantık dışılığın sınırı pek yok. Kavrayamadığımız, başa çıkamadığımız bir şey varsa o da ölüm. Belki de bütün dinlerin varoluş nedeni ölüm, daha doğrusu ölümle baş etmekte yaşadığımız zorluk. Dolayısıyla Davis’in hikâyesini de metaforik almakta yarar var. Filmin kestirmeden ulaşılan sonu yoksa hiç yenilir yutulur gibi değil. Ama metaforların, fazlasıyla ete kemiğe bürünmüş olması gibi bir sorunu da var filmin. Hayatını yıkıp yeniden kurmanın, her şeyi yıkmaya dönüşmüş olması gibi.
Sinemanın standart kusurlarından biri bu filmde de mevcut. Kadınlar birer gölgeden ibaret. Hem Davis’in karısı, hem de sonradan edindiği halkla ilişkilerci tek çocuklu kadın (Naomi Watts) birer karaktere dönüşmüyorlar. “Yeniden Başla”yı keyifle seyrettim dedim ama yazmaya koyulduğumda da hatırlamakta zorluk çektim. İyiye işaret değil.

Yitik Kuşlar: Parçalanmış hayatlar

TARİH:  2 Nisan  2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yitik Kuşlar”, Türkiye Ermenileri için bir ilk niteliği taşıyan bir film. İlk kez Türkiyeli bir Ermeni yazar/yönetmen (Aren Perdeci ve Ela Alyamaç) 1915 yılında yaşananlar üzerine bir film yapıyor. Sırf bu açıdan bile “Yitik Kuşlar” önemli bir film. Ama muhtemelen yine bu yüzden dönem, oldukça ürkek ve çekingen bir şekilde dile getiriliyor.

Masalsı bir dünya
Film iki küçük çocuğun, iki kardeşin dünyasını anlatıyor. Masalsı bir görsel dünya kuruyor. 1915 öncesi bir tür kayıp cennet bu çocuklar için. Çocuklar, anneleri ve büyük anne/büyük babalarıyla birlikte yaşıyorlar. Babaları Osmanlı Ordusu için savaşıyor. Fakat bir gün herkesin ikametgâhlarını bildirmeleri talebi geliyor devletten. Sadece bir an, Ermenilerin o kadar da huzurlu bir yaşamları olmadığını kilisedeki tartışmada anlıyoruz. Kimi gençler isyan bayrağı açmış, Osmanlıya karşı direnişe geçmiş. Ermenilerin tarlalarını yakmış birileri. Bunlar o kısa tartışmada söylenenler.
Ve sonra, bir gün çocuklar dışarda ormandayken, köy/kasabadaki herkes sürgüne gönderiliyor. Ailelerini aramak için yola koyulan çocuklar da bir süre sonra ayrı düşüyor.

Filmin eksikleri yok değil
“Yitik Kuşlar”ın ürkek olduğunu söylemiştim. Filmde hiçbir şiddet sahnesi yok. Kötü biri de yok. Masalsı atmosfer baştan sona korunmuş. Soykırım ya da katliam sözü edilmiyor. Bunlar çok da tuhaf değil aslına bakarsanız. Kolay olsaydı bu konu üzerine film yapmak, bugüne kadar çok sayıda film görmüş olurduk. Fakat filmin sorunları bunlarla sınırlı değil. Oyuncu performansları genelde kötü. Çoğu mizansen fazlaca amatör.

Yine de görmeye değer “Yitik Kuşlar”ı.

Bir konuda bu vesileyle bir laf etmek isterim. Bizde ülkenin bölünmesi denilince sadece ülke toprağının bölünmesi anlaşılır. Bölününce bir bölüm toprak yitecektir. Peki neden topraktan daha da önemli olması gereken insan anlaşılmaz bölünmeden? Bir bölüm insanın yitmesi toprağın yitmesinden daha mı önemsizdir? Ermenileri yok edenler ülkeyi bölmüşlerdir.

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat: Bu yazı filmin finaline yönelik ipucu vermektedir!

Zavallı ABD halkı! Topraklarında düşman güçlerini sadece bir kez, o da anakaradan uzakta Pearl Harbor’da olmak üzere sadece 1 kez gören ABD, yine de işgal korkusu altında yaşamaktan kurtulamıyor. Öyle olmasa, Amerika’yı işgal altında gösteren bunca film çekilmezdi değil mi?

Hiçbir nesnel temeli olmayan bu korku beslendikçe Amerikan militarizmi semiriyor. Şöyle ya da böyle her yıl çoğu Ortadoğu halkları üzerine tonlarca bomba atılıyor ve yeni intihar bombacılarının yetişmesi için verimli bir ortam yaratılıyor.

Film, evdeki eşyalarını toplayan genç bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Michelle evi terk etmektedir. Arabasına atlayan kadın akşam saatlerinde bir kaza geçirir. Uyandığında bir evde hapistir. Kendisini tutsak alan adam, bir saldırı olduğunu, uzaylıların ya da bir gücün ülkeyi işgal ettiğini, dışarısının yaşanamayacak denli tehlikeli olduğunu (nükleer ya da kimyasal kirlilikten dolayı) söyler kadına. Kadını kaza yapmış halde bulmuş ve kurtarmıştır.

Michelle bu söylenenlere inanmaz. Ama ya gerçekse? Ya gerçekten bir saldırı olmuşsa? Film, bu gerilim üzerinden yürür…

Mary Elisabeth Winstead ve John Goodman iyi oynuyorlar. Film de iyi çekilmiş ama sonuçta seyretmeseniz de olur.


Durun! Siz kardeşsiniz!

TARİH:  26 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Batman Süpermen’e Karşı: Adaletin Şafağı

Filmin Türkçedeki adı “Batman Süpermen’e Karşı” değil. Filmin adı: “Batman v Superman: Adaletin Şafağı”. Batman ile Superman arasındaki “v” İngilizcedeki “versus”ün yani “karşı”nın kısaltması. Bunu da ortalama bir Türkiyeli’nin elbette bilmesi gerekir ama ben yine de Türkçeleştirdim. Adaletin Şafağı bölümü ise Türkçeleştirilmiş. “Dawn of Justice” ne demek bilir halkımız elbette ama haklılar, ne olur ne olmaz. Ben ilk bölümü de Türkçeleştirerek karmaşaya son vermiş oldum. Batman’a hadi Batman diyelim ama Süpermen’i Superman diye yazamıyorum nedense. O konuda tutarsızım.

Batman Süper’i kıskanıyor
Batman niye Süpermen’e karşı? Çünkü Süpermen, dünyayı kurtarayım derken etrafı çok yakıp, yıkıyor. Haliyle bir sürü insan zayii oluyor. Bunların arasında Batman Holding’in, yani Wayne Enterprises’ın çalışanları da var. Haliyle Batman çok kızıyor. Batman biraz da Süper’i kıskanıyor sanki.
11 Eylül benzeri imgelerle açılıyor film. Yıkılan yeni binalar, gökdelenler ve onların sokakları dolduran tozu dumanı çok net olarak 11 Eylül’ü hatırlatıyor. Süpermen’in bolca neden olduğu, Amerikalıların “collateral damage” dediği istenmeyen savaş zayiatları da bu dönemde dilimize girdi. Keza, işkence tartışmaları Ebu Greyb’in ortaya çıkmasıyla Amerika’nın, dolayısıyla dünyanın gündemini belirledi. İşkence nerden çıktı derseniz, filmin ilerleyen bölümlerinde Batman’in düşmanlarına muamelesi resmen işkenceye giriyor da ondan. Batman kötü adamları dağlıyor!

ABD olmanın sorunları

Yani, süper bir güç olmanın, ABD olmanın sorunları iki süper kahraman üzerinden önümüze getiriliyor. Ve deniliyor ki: Güç, ister istemez kötü yan etkileriyle birlikte gelir. Nihayetinde iyiyiz ama maalesef kötü olmak zorunda da kalıyoruz. Bu filmin mesajını bu kadar doğrudan siyasi bir şekilde okumak abartılı gelebilir. Ama inanın değil. 17 Şubat 2016’da Amerikan başkan yardımcısı John Kerry tweet’inde, Hollywood patronlarıyla yaptığı toplantıya dair “çok olumlu geçti” diyordu. Toplantıda IŞİD’e karşı Hollywood’un nasıl bir “karşı anlatı” geliştireceği konuşulmuştu. Hollywood, Amerikan devletinin propaganda araçlarından biridir, nokta. Propaganda illa devlet stüdyolarında üretilir diye bir şey yok, özel sektör kendi devletine elbette her türlü hizmeti verir. Vermiştir, verecektir. ABD, Hollwood’un dünyaya ne mesaj vereceğini, rastlantıya bırakmaz.

Süper bildiniz Süper!
Filme gelirsek… Aslında ortada doğru dürüst bir senaryo olmadığı için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Süpermen, Lois Lane ile aşkını sürdürüyor. Lois mümkün olduğu kadar çıplak, Süper mümkün olduğu kadar giyinik halde banyoda işi pişiriyorlar. Süper, Lois’i yine kucağına alıp kurtarıyor. Batman’e gelirsek, o da dekolte konusunda oldukça yaratıcı kıyafetler giyen bir kadınla yakınlaşıyor. Sonradan bu kadının da bir süper kahraman olduğunu anlıyoruz. Adaletçi süperler liginden “Wonder Woman”mış kendisi. Başlıktaki “Adaletin Doğuşu” adı da ona işaret ediyormuş, yani bir sonraki süper kahraman filmi “Wonder Woman”ı konu alacakmış. Yoksa gerçek anlamda adalet doğmayacak, Hollywood bile bunun farkında olabilir.

Film, üçüncü saatine girdiğinde Süper ile Batman kapışıyorlar. Ama gel gör ki, ikisinin de annesinin adı “Martha” değil miymiş? Bu onları kardeş yapmaz mı? Yapar, bence. Bu nedenle de ikili, akıllarını başına toplar, kardeş kavgasına son verir ve asıl düşman Lex Luthor’a ve onun canavarına karşı savaşır. Lex Luthor’u Jesse Eisenberg’in, Sosyal Ağ’daki Zuckerberg karakterine benzer bir şekilde oynadığını not edelim. Yeni, kötü işadamı tipi artık, bu hippiden bozma, spor ayakkabı giyen Zuckerberg ve Jobs gibler olacak gibi. Diğer oyuncular ise Bat’te Ben Affleck, Süper’de Henry Cavill, Lois’de Amy Adams ve Wonder Kadın’da Gal Gadot. Hiçbiri bir iz bırakmadı.

Başka ne var filmde? Bol bol kavga, dövüş, kafa ütüleyen bir müzik ve benzeri şeyler. Ne desek boş, seven yine sevecek.

Son söz THY’ye
Ama son bir söz THY’ye. THY bu filme sponsor olmuş, filmde bir ürün yerleştirmesi dahi var. Hollywood’a bu desteği vermeye gerçekten gerek var mıydı? Yazık olmuş, milletin parasına. Türkiye sinemasına bir faydası olmayan THY’nin, paramızı çarçur etmesine sinirlendim ve üzüldüm.

Mükemmel Bir Gün: Kuyudaki ceset

TARİH:  19 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adı “Mükemmel Bir Gün” olan bir filmi beğenmemek mümkün mü? “Sağolun, varolun, iyi bir gazete çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz işte. Teveccühünüz, biraz abartmışsınız, henüz mükemmel değiliz ama o gün de gelecek. Yalnız BirGün bitişik yazılıyor”, demek geçti içimden. Dedim, nitekim.

“Mükemmel Bir Gün” Yugoslavya iç savaşının son günlerinde geçiyor. Filmin kahramanları Yugoslavlar değil fakat. Orada yardım faaliyetlerinde bulunan bir grup Birleşmiş Milletler görevlisi. Bunlar, savaşın bütün yıpratıcılığına karşı mizahı bir tür direniş yöntemi olarak geliştirmiş olan bir grup insan. Fakat ne kadar mizaha sığınsalar da yaşam koşulları çok ciddi ve çok sert. Neyse ki mizahla birlikte bir sinik duyarsızlık geliştirmemişler, ellerinden geldiğince hayata pozitif bir müdahalede bulunmaya çaba harcıyorlar.

Filmin iki kaşarlanmış erkeği var. Birini Benicio del Toro (filmde Mambru), diğerini Tim Robbins (filmde sadece B) canlandırıyor. Mambru ekip lideri. Yıllardır bu tarz bölgelerde bulunmaktan kendisine hiçbir düzen kurmamış olan B’nin, dolayısıyla ailesi filan yok. Mambru’nun bir karısı var. Mambru’nun eski sevgilisi Katya (Olga Kurylenko) da ekibe katılınca, Mambru, Katya ve uzaktaki eş arasında bir gerilim hattı oluşuyor.
Ekibin film boyunca temel sorunu ise, içine atılan cesetle “kirletilen” bir kuyuyu temizlemek ve yöre halkına temiz ve bedava su sağlamak. Kuyuyu kirletenler parayla su sağlamayı da biliyorlar çünkü. Ama cesedi çıkarmak için ip gerek ve ipi bulmak da, o günün koşullarında hiç kolay değil…

Araya başka hikâyeler ve başka kahramanlar da giriyor. Saf ve deneyimsiz ama sebatkâr Fransız yardım görevlisi Sophie (Mélanie Thierry) gibi. Bir başka kahraman da annesi ve babasından kopmuş bir küçük çocuk.

Bütün bu hikâyeler gevşek bir biçimde birbirine tutturulmuş ve fakat film akıcılığını yitirmiyor. Doğrusu filmin iki kusuru var. Birisi, açıkçası filmin fazlasıyla erkek bakış açısından veriliyor oluşu. Filmin iki kadınının birbirleriyle fazla ilişkileri yok. Kurylenko örneğinde erkeklerin cinsel ilgisinin odağı olmanın ötesine pek geçememek söz konusu. Thierry’nin rolü ise fazlasıyla çocuksu. Bunların dışında film şu önemli soruyla da hiç uğraşmıyor: Eskiden farklı etnik gruplardan insanlar birbirleriyle evlenirken ve bu bir sorun oluşturmazken, bir anda nasıl her şey değişti? Savaşı kimler, nasıl körükledi? Barış mümkün değil miydi?

İyi oyunculuklarıyla, akıcılığıyla, mizahıyla ve zaman zaman dokunaklı anlarıyla keyifle izlenen film nihayetinde derin bir iz bırakmadı bende. Ama tavsiye ediyorum.

Denizdeki Ateş: Yaşayanlar ve ölenler

TARİH:  9 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin’de en iyi film seçilerek Altın Ayı ödülünü kazanan “Denizdeki Ateş” üzerine İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından yazmıştım. Film, Sicilya’nın açıklarındaki küçük Lampedusa adasına gelen Afrikalı ve Ortadoğulu göçmenler ile ada halkını ve özellikle de adalı bir çocuk olan Samuele’yi anlatıyor.

Yönetmen Gianfranco Rosi, daha önce Sacro GRA adlı filmiyle Venedik’te Altın Aslan almanın da kendisine kattığı prestijle özel izinler edinmiş ve sahil güvenlik gemileriyle Akdeniz’de mülteci gemilerinin izini sürebilmiş. Bu gemilerde yaşananların ne kadar korkunç olduğunu anlatmak da, izlemek de zor. Birçoğundan zaten sadece gelen telsiz seslerini duyuyoruz. Panik halinde insanlar “batıyoruz, yardım edin lütfen” diye seslenirken, bu sesleri yüzlerce kez duymuş olan sahil güvenlik görevlileri “sakin olun” ve “koordinatlarınızı bildirin” diye cevaplamaktan başka bir şey yapmıyor, yapamıyor çoğunlukla. Sabah olup da geminin bulunduğu tahmini yere ulaştıklarında çoktan batmış gemiye ulaşamıyorlar. Çocuklarıyla birlikte ölürken sakin olamayan insanlardan bir iz bulunamıyor.

İki görüntü arasında fark ne?
Bazen de gemilere ulaşılıyor. Can çekişen insanlar taşınıyor öncelikle. Can çekişen insanları göstermek bana sorunlu geliyor. Bu imgelerin çarpıcılığı tartışılmaz ama bu insanlar Beyaz Avrupalılar olsaydı yönetmen bu görüntüleri aynı açıklıkla gösterir miydi? Peki, göstermesin mi? Bilemiyorum. Bir keresinde Habertürk sırtında saplı bir bıçakla ölü bir kadının fotoğrafını basmıştı. Haklı olarak çok öfkelenmiştik. Bu görüntülerin de çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Kişi haklarına saygı sınırını bir yandan aşıyorlar, öte yandan bu görüntüler insanın içine oturuyor. Belki bir işlevi olur diyorsunuz ama olmadığı da açık. Alman Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier ödül töreninde “Denizdeki Ateş”in ödül almasını coşkulu alkışlarla karşılamıştı. Sonra aynı bakan mültecileri Türkiye’ye sattı. İtalya Başbakanı Renzi de filmin DVD’sini bir sonraki AB mülteciler konferansında dağıtacağını açıklamıştı. Bir şey değişmedi. Ne can çekişenlerin ne de üst üste yığılmış ölü mültecilerin görüntüleri bir etki yapmadı. Bir filmin dünyayı değiştirmesini beklemiyoruz elbette ama filmin suçlular tarafından kucaklanması, filmin eksiklerinin de bir göstergesi bence.

Samuele’nin hayatı
Filmde mültecileri bir keresinde, yaşadıklarını hikâyeleştiren bir şarkıyı söylerken de görüyoruz. Bu onlara en fazla yaklaştığımız an. Yoksa herhangi biri bir birey olarak ortaya çıkarılmıyor. Birey olarak ortaya çıkan ise Samuele adlı çocuk. Samuele’nin hayatı mülteci krizinden bağımsız bir şekilde sürüyor. Samuele, kaktüslere sapanla ateş ediyor, spagetti yiyor, göz doktoruna gidiyor. Sol gözünün tembel olduğu ortaya çıkıyor. Yönetmen bunun bir metafor olduğunu söylemiş. Batı’nın mülteci sorununa kör olduğunun metaforuymuş. Ben ikna olmadım bu metafora. Bir gözü tembel olan bir çocuk, bir gözü tembel olan bir çocuktur. Avrupa’nın politikalarını eleştirmek daha kapsamlı bir bakış gerektirir.

Lampedusa’nın sakin hayatıyla, mültecilerin trajedisinin paralel anlatılması ne anlama geliyor? Adalıların hayatının etkilenmediği, iki dünyanın birbirinden uzaklığı mı anlatılan? Ama yine İstanbul Film Festivali’nde gösterilen başka bir belgesel olan “Lampedusa’da Kış”ta iki dünyanın kesiştiği yerleri de görüyoruz. Lampedusa’da da mülteciler için mücadele eden aktivistler var. Hem Rosi, iki dünyanın birbirinden kopukluğunu anlatıyorsa, bu Lampedusalılara bir eleştiri olmalı. Oysa yönetmen filmi ada halkına ithaf etti, ödül töreni konuşmasında. Bu kadar konuyla alakasızlarsa niye bu ithafla ödüllendirildiler?

Bir iyi niyet var. Ama!
Rosi, bu konuya duyarsız olsaydı bu filmi yapmazdı. Ortada bir iyi niyet var muhakkak. Ama mülteci sorununa tarihsel ve siyasal bir perspektifin olmayışı, filmin bizatihi suçun failleri tarafından kucaklanmasını kolaylaştırıyor. Mülteci sorunu bir doğal felaket değil. Denizin yuttuğu insanların anonim acıklı hikâyesinden öte bir şey. Emperyalizmin başrolde olduğu tarihsel bir sürecin sonucu. Her film, tarihi başından alıp anlatmakla yükümlü değil elbette. Ama işte, ortada bir sorun da var. Çok şahane kameralarla, çok özel izinlerle yapılan bu film nihayetinde insanı üzmekten başka bir şey yapamıyor. Bu da bir şey mi? Evet, bir şey.

Hasret: Kedilerin, hayaletlerin ve kayıpların İstanbul’u

TARİH:  12 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben Hopkins 2008’de, Altın Portakal’ı “Pazar-Bir Ticaret Masalı” ile kazanmıştı. Yarışmacılar arasında kimler yoktu ki. Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Çağan Irmak, Derviş Zaim, Erden Kral, Semih Kaplanoğlu, Hüseyin Karabey, Selim Evci… Büyük sürprizdi Hopkins’in kazanması. Bizim o sıralarda tanımadığımız Hopkins kariyerinin başlarında, çok kısa bir dönem için de olsa, İngiltere’de büyük beklentilerin nesnesi olmuş fakat sevenlerini hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu bilgiyi kendisiyle Montreal’de yaptığım kısa konuşmada öğrenmiştim. 2014’te Montreal’de yarışan filmi “Lost in Karastan” o kadar kötüydü ki bu çakma “Borat” filmini sonuna kadar izlememiş, sinemadan çıkmıştım. Hopkins, Brecht’ten izler taşıyan “Pazar”la bende yarattığı beklentiyi yıkmış, beni de İngilizler gibi hayal kırıklığına uğratmıştı.

Güzel bir sürpriz
“Hasret” güzel bir sürpriz. “Hasret” bir belgesel ama tam da değil. Kurmacayla karışık, yalan da söyleyen, doğru da söyleyen bir belgesel. Neyin doğru neyin yalan olduğunu film bitince anlıyorsunuz.
Film İstanbul’a bir televizyon kanalı için film çekmeye gelen bir ekibin görüntüleriyle açılıyor. Yönetmen Ben Hopkins ve ekibi, çalıştıkları kanalın bütçesi kısıtlı olduğu için, mülteciler gibi bir konteynerin içinde gemiyle geliyorlar şehre (Aki Kaurismaki’nin filmi Le Havre’ı hatırlatan bir biçimde). Kanalın istediği belgesel tarzı, Hopkins’in kişisel zevkleriyle uyum içinde değil fakat yönetmenin daha iyi bir iş bulma imkânı da yok. Yaşadığı işsizlik ve ruhsal çöküntü, onu bu tarz işleri kabul etmeye mecbur etmiş.

Kaybolmuş bir şehir
Fakat yönetmen kısa bir süre içinde tv kanalının istediği formatın dışına çıkıyor ve İstanbul’un güzellikleri yerine Gazi Mahallesi’ni, Armutlu’yu, kentsel dönüşüme direnenleri, terk edilmiş Rum Yetimhanesi’ni ve terk edilmiş AVM’leri filmine sokuyor. Bu süreçte film ekibini de kendisine yabancılaştırıyor. Tanıştığı eksantrik bir tarihçi/figüran onu İstanbul’un diğer yüzüyle, ölülerin ve hayaletlerin İstanbulu’yla ve kedilerin iktidarda olduğu tarih öncesi İstanbul’la tanıştırıyor. Gitgide kimliğini kaybeden şehirle birlikte yönetmen de kendisini kaybetmeye başlıyor. Artık ekibini de kaybetmiş olan yönetmen gündüzleri uyuyup, geceleri dolaşıyor. Ta ki…

Ve duygular karışır

Türkiyeli olmak denilince akla hüzün geldiğini ilk kim söylemişti bilemeyeceğim. Ben Hilmi Yavuz’un Nâzım Hikmet şiirinde rastladım sanırım ilk: “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız”. Sonra Orhan Pamuk dünyaya tanıttı, hüzün sözcüğünü. İki bin yıllık İstanbul kenti, mutluluğu ve hüznü hep birlikte yaşattı sakinlerine. Ayça Çiftçi, Altyazı’daki yazısıyla hatırlattı: Atıf Yılmaz’ın 1966 tarihli “Ah Güzel İstanbul”u da kaybolan bir İstanbul’un hüznünü anlatıyor.

Yönetmeninin postmodern, postyapısalcı bir film olarak tanımladığı “Hasret”, bu kentte yaşayan bizlerin melankolik ruhunu en iyi anlatan filmlerden biri. Hopkins beklentileri yeniden yükseltti. Umarım gelecekte bizi yine geçmiş filmlerine hasret bırakmaz.

Midnight Special: Mahpushanede parlayan ışık

TARİH:  2 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Jeff Nichols, yeni kuşak Amerikan film yönetmenlerinin en önemlilerinden biri. Bizde bildiğim kadarıyla bir tek ‘Sığınak/Take Shelter’ adlı filmi vizyona girdi ki bu filmle Cannes’da Eleştirmenler Haftası’nda en iyi film ödülünü kazanmıştı. ‘Midnight Special’, Nichols’ın dördüncü filmi. Nichols, önceki filmi ‘Mud’ ve bir sonraki filmi ‘Loving’le olduğu gibi, ‘Midnight Special’la da Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı.

‘Midnight Special’ın olay örgüsü kendi fantastik çerçevesi içinde dahi çok fazla boşluk içeriyor. Ama filme kendinizi teslim ettiğinizde, kaptırıp gidiyorsunuz. Çok iyi bir kurgu, çok iyi bir müzik, çok iyi bir sinematografi ve iyi oyunculuklar, insana büyük bir sinema izleme keyfi yaşatıyor. Filmi, seyrettikten sonra üzerine düşünmek en iyisi. O zaman da eliniz boş dönmüyorsunuz. Hikâyenin kendisi belki değil ama işaret ettikleri anlamlı.

Filmin asıl hikâyesi ve derdi
‘Midnight Special’, karanlık bir Amerika tablosu çiziyor. Hem kelimenin gerçek anlamıyla, hem de politik anlamıyla. Bir yanda dini fanatiklerin oluşturduğu tekinsiz tarikatlar, diğer yanda ise militaristleşmiş bir kontrol devleti bütün ağırlığıyla yaşamın üzerine çökmüş. Fiilen üzerine çöktükleri ise, olağanüstü özellikleri olan Alton adlı bir çocuk. Alton’un bir peygamber olduğuna inanan tarikat bir yandan, çocuğun bir tür silah olduğunu düşünen devletin tahakküm araçları (FBI, CIA, NSA) diğer yandan, Alton’u kontrolleri altına almaya çalışıyorlar. Alton’un babası Roy (Nichols’ün favori oyuncusu Michael Shannon) bir arkadaşıyla birlikte Alton’u, kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği bir geleceğe ulaştırabilmek için bu iki canavardan (Leviathan’dan da diyebiliriz, Zvyagintsev’nin son filmine gönderme yaparak) kaçırıyor. Filmin asıl hikâyesi de, derdi bu: Bu berbat çağda, çocuklarımızı devletin ve yobazların elinden kurtarıp kendi potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri bir hayata nasıl yönlendirebiliriz? Bu soru, Amerika’nın sorusu olduğu gibi, bizim de sorumuz. Pırıl pırıl parlayan, kelimenin tam anlamıyla ışık saçan Alton, nasıl kurtulur? Nichols’un cevabı, Asiye’nin kurtuluşuna verilen cevaptan farklılaşıyor fakat. Nichols, eleştirdiği düzenin değişiminden çok, metafizik bir cevapta karar kılıyor. Fakat hem ‘Asiye Nasıl Kurtulur?’ hem de ‘Midnight Special’ (Alton Nasıl Kurtulur?) sorunu aynı yerde, düzende görüyorlar.

Alton, kendisi ışık saçarken, ışığa ve sese karşı korunmak zorunda. Bu nedenle havuz gözlükleri ve koruyucu kulaklıklar takıyor. Bunları, günümüzün imge ve ses bombardımanı altında ezilmekten korunmak olarak okuyabiliriz. Alton’a yardımcı olan ve devletine ihanet eden bir NSA (National Security Agency-Ulusal Güvenlik Kurumu) çalışanı var filmde. Adam Driver’ın canlandırdığı bu karakter, NSA’de çalışıp, bu bilgileri basına sızdırarak ” vatanına ihanet eden” Edward Snowden’i hatırlatıyor. NSA, bütün dünyayı dinleyen ve kayıt altına alan “büyük birader”imiz. Snowden, şu anda sürgünde yaşıyor ve hikâyesi nefis belgesel ‘Citizenfour’la sinemaların perdelerine yansımıştı.

‘Midnight Special’ı bütün bu örtük anlamlarının dışında, iyi çekilmiş ama basit bir film olarak da seyredip zevk almak mümkün. Sonunda, “ya ne saçma hikâye bu!” diye çıksanız bile, iyi yapılmış bir film seyrettiğinizi yadsımanız zor.

Yönetmen bize ne diyor?
Filmin adı, efsanevi bluescu Lead Belly’nin 1934 tarihli bir şarkısından geliyor. Lead Belly şarkıyı hapisteyken yazmış. Midnight Special ise, Geceyarısı Expresi’nin adı. Şarkı, hücresinden, trenin ışıklarını görüp özgürlük hayaline kapılan mahkûmun dünyasını anlatıyor. Yaşadığımız hapishaneden biz kaçamasak bile, çocuklarımız kaçacak demeye getiriyor Jeff Nichols.

2016 Oscar’lar: Mustang, Revenant, Spotlight ve Siyah sorunu üzerine

TARİH:  5 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Oscar ödülleri dağıtıldı, büyük “merak” sona erdi. Aslında en iyi filmi “Spotlight”ın alması dışında büyük bir sürpriz olmadı. Leonardo’nun Oscar sorunu çözüldü. O da bize küresel ısınma konusunda duyarlı bir konuşma yaptıktan sonra, muhtemelen özel jetine atlayıp evine gitti. Tabii ki dünyanın ısınmasından Leonardo’yu sorumlu tutatacak değilim ama Oscar töreninin ve o geceye katılan kitlenin kişisel tüketimlerinin yarattığı çevre kirliliği, yoksul milyonlarca insanınkine bedel olabilir. Dünyanın en zengin ve en hovarda yaşam tarzına sahip olanlarının katıldığı bu törende de, bu mesajın veriliyor olması güzel öte yandan. “Ne yapsın Leonardo?” deyip filmlere geçelim.

The Revenant:
Bu film hakkında tek yazdığım şey, facebook’taki paylaşımımdı. O paylaşımımda filmi “lüzumsuz” olarak nitelendirmiştim. Hala filmin lüzumsuz olduğunu düşünüyorum. Evet, Emmanuel Lubezki müthiş bir görüntü yönetmeni, aldığı Oscar’ı hak ediyor. Görsel efektler ya da bilgisayarda yaratılan imgeler de çok başarılı. Filmin bunlardan başka bir erdemi de yok. Konu inandırıcı değil hatta saçma. Tarihsel gerçeklerle de örtüşmüyor. Örneğin filme esin kaynağı olan yaşam öyküsünde Leonardo’nun karakterinin bir oğlu yok, dolayısıyla olmayan oğul öldürülmüyor da. Dolayısıyla yaşanan hikayede alınan bir intikam da yok, hatta terk etme eyleminin affedilmesi var. Ama bunlar filmin asıl kusurları değil. Hikaye gerçekle uyumsuz olsa da iyi bir hikaye olabilirdi. Değil. İkna etmediği gibi, sağlam bir mesajı da yok.

Çakma Tarkovski, çakma Mallick, çakma Kurosawa, çakma Cuaron, çakma Yılmaz Güney… Filmi seyrederken bunları düşündüm. Tarkovski’den araklanan planlar zaten sosyal medyaya düştü. Mallick taklidi anılar ve fısıltılardan da söz edildi. Dersu Uzala’daki gelen fırtınaya karşı barınak yapmadan pek söz edilmedi. Cuaron’un “Children of Men”indeki kameraya kan sıçraması sahnesinin taklit edilmesinden de söz edilmedi sanırım. Yılmaz Güney’in “Yol”undaki atın karnını açıp, içinde ısınma sahnesini ise filmin yeni kurgusunda izleyeceğiz. Ama bir Güney hayranı olan ve kesişen hayatlar tarzı filmlerinde “Yol”dan ilham aldığını söyleyen Inarritu’nun “Yol”un bu hikayesini bildiğini varsayabiliriz. Reklam kökenli Inarritu gerçek sanatçılardan çalıp çırpmayı, göz boyamayı ve malını satmasını iyi biliyor.

Mustang:
Bu saatten sonra Mustang’in kendisinden söz etmektense, neden bir fenomen olduğunu anlamaya çalışmayı daha anlamlı görüyorum. İlk filmlere özgü birçok kusur barındıran, ikna etmeyen ama kimi erdemlere de sahip Mustang vasat bir film olarak, gelip geçecekken, nasıl oldu da bu noktalara kadar geldi? Nasıl oldu da bir ödül canavarına dönüştü; eleştirmenlerden, yönetmenlere ve oyunculara Batı’da bu kadar çok kalbi fethetti? Bu sorunun cevabını filmin üstün niteliklerinde arayıp bulamayız çünkü öyle nitelikler filmde yok. Bu sorunun cevabı Batılının Doğuluya, Hıristiyan’ın Müslüman’a bakışında yatıyor bence.

Bir başka yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli yönetmenin, çok başarılı olmuş filmini hatırlayalım: Fatih Akın’ın “Duvara Karşı”sını. “Duvara Karşı”nın kahramanı da vahşi bir at (mustang bu anlama geliyor) diyebileceğimiz bir Türk kızıydı. Sibel Kekilli’nin canlandırdığı karakter cinsel özgürlüğünü yaşamaya kararlıydı. Bunun için göstermelik bir evlilik yaparak ailesini tatmin ediyor, sonra bildiğini okuyordu. Türkiye’ye döndüğünde ise başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez dedirtecek cinstendi. Tecavüze uğruyordu, bıçaklanıyordu vb. Bütün bunlar Türkiye’de yaşanan şeyler elbette. Önemli olan filmin kurduğu Batı-Doğu karşıtlığıydı. Biri özgürlük, diğeri şiddet ve baskıyı temsil ediyordu. Batılıyı ve Doğuluyu tam da Batılının görmek istediği şekilde gösteriyordu film. Doğulu kadın ezilen olduğu için kültürün yeniden üretimindeki sorumluktan muaftı, İslamcının baskısından kurtarılması gereken masumdu. Ne İslamcısı demeyin! Sight&Sound gibi ciddi bir dergide Sibel’in ailesi İslamcılar olarak nitelendirilmiş, ben de “ne İslamcısı!” diye bir okur mektubu yazmıştım ve S&S’in okur mektupları bölümünde yayımlanmıştı. Sıradan bir Müslüman, Batılı için açıkça siyasal anlamları olan İslamcıyla aynı şeydi.

Aynı durum “Mustang” için de geçerli. “Mustang”in kızları ya da vahşi atları da İslam’ın elinden kurtarılması gereken masumlar Batılının gözünde. The New Yorker dergisinden Richard Brody bu kılzarı “victims of İslamic orthodoxy” olarak niteliyor. Yani “İslami ortodoksluğun kurbanları” diye. Alo? Ne islam ortodoksisi yahu? Neden söz ediyorsunuz siz? Kafayı mı yediniz, diyesi geliyor insanın. Bu kavramı Slant dergisinin ya da internet sitesinin yazarı Ed Gonzalez de pek beğenmiş. O da “Mustang’s… five sisters literally and figuratively imprisoned by Islamic orthodoxy” demiş. Yani şu meşum İslam ortodoksisinin resmen hapsettiği kızcağızlar… Ed Gonzalez, Türkiye için bir Arap ülkesi de demişti ama benim okur mektubumdan sonra Arap ülkesi Ortadoğu ülkesi olarak değiştirilmiş. Sıradan bir Batılı için Ortadoğu’da yaşayan bütün halklar Araptır. Türk, Kürt, Fars ve Arap ayrımı yapmayı beceremezler. Bunun için cahil İslamofob olmak da gerekmez. Liberal bir film eleştirmeni için de durum farklı değil.

“Duvara Karşı” ve “Mustang” örneğinde de görüldüğü üzere Batılı için suçlu belli: İslam. Bu, açıkça dinsel bir ırkçılıktan başka bir şey değil. İslamofobi tam da bu! Bunun için Le Pen’e, Donald Trump’a filan bakmaya gerek yok. En liberale bakmak dahi yeter. Peki Mustang filminin suçu mu bu, filmin böyle çarpık algılanıyor olması? Sanırım, bu sorunun cevabı kısmen de olsa evet!

Ben dinlerin toplumlardan çıktığını, toplumların dinlerden çıkmadığını düşünürüyorum. Tabii ki arada diyalektik bir ilişki var ve tek taraflı bir belirlenim söz konusu değil. Dünya üzerindeki bütün toplumlarda kadının şu ya da bu ölçüde ezildiğini, ikincilleştirildiğini görüyorum. Dinler de bunu yansıtıyor ve yeniden üretiyor. Ne kadar laikleşilirse, toplum ne kadar ilerlerse, kadın da o kadar özgürleşiyor, din o kadar geriliyor. Ama ortada “kadın dostu” ve “kadın düşmanı” dinler yok. Hepsi birbirine benziyor. Özellikle bir dini ya da toplumu geri veya gerici görmeyi ise ırkçılık olarak değerlendiriyorum. Batılının “Mustang”i göklere çıkarmasının ardında bilinçaltlarında yatan bu ırkçılık ve kendini üstün görme hali var.

Batı’da kadına mutlak özgürlük, Doğu’da kadına mutlak şiddet var bakışı hem “Duvara Karşı”da, hem de “Mustang”de yeniden üretiliyor. Mustang kızlarının başına da pişmiş tavuğun başına gelmeyecek şeyler geliyor ve nihayetinde en küçük kız soluğu Batı’da, Türkiye’nin en Batılı kenti İstanbul’da alıyor. Ve özgürlüğe kavuşuyor.

Söz konusu iki filmin de devşirmelerce yapılmış olması da enteresan. Bir Batılının düşüneceği ama söylemeye utanacağı şeylere, otantiklik, ikna edicilik katıyor devşirme bakışı. Osmanlı ordusunun en başarılı olduğu dönemde devşirmelerden oluşması boşuna değildir. Devşirmelerin kraldan çok kralcı olma potansiyelleri mevcuttur.

Laf uzadı, diğer filmlere yer kalmadı. Kısaca “The Danish Girl” ve “The Room”u çok çok vasat filmler olarak görüyorum. Spotlight’ın en iyi film seçilmesine, çocukluğunda cinsel tacize uğramış biri (evet, hayatımda bu da var!) ve gazeteci olarak sevindim. Hak ediyordu, çok şahane bir film olmasa da.

Son söz, siyahların aday gösterilmemesi tartışması üzerine. Irkçılık var ve elbette bu film üretimine de yansıyor. Ama son yıllarda bu ayrımcılığın en az yansıdığı yerlerden biri herhalde Hollywood. Bu yılki protestoların abartılı olduğunu düşünüyorum. ABD’de Siyahların nüfusa oranı yüzde 12 civarında. Sinemaya da Siyahların bu oran civarında yansımaları beklenebilir. Bunun altında olması yoksulların pek film çekebilecek güçlerinin olmamasındandır ve Siyahlar Beyazlara göre daha yoksuldur. İşe bu eşitsizlikten başlamak gerek önce. Ve sonra da buradan devam etmeli. Sinemaya ne kadar işçi sınıfı öyküsü yansıyor? Kaç hizmet sektörü çalışanı filme konu oluyor? Hayatları ABD destekli operasyonlarda, karışıklıklarda tarümar edilen milyonlarca Ortadoğulunun kaçının hayatı filmlere yansıyor? Niye kimse, “bunlar neden sinemamızda eksik?” diye protesto etmiyor. “Bana ödül niye yok?” diye olay çıkarıyor Hollywood’un miltimilyoner Siyahları, başka bir dertleri yok. Hadi canım siz de!

Şimdi bunu engellemek için uzun zamandır çalışmayan eski kuşağın oy hakkı ellerinden alınacakmış. Ne saçma! Peki, yaşlı kadın oyuncular yaşlı erkek oyuncular kadar rahat iş bulabiliyor mu? O yaşlı oyuncular içinde, 68’liler, Siyahların eşit haklara sahip olması için mücadele edenler, bu uğurda çok acı çekenler de var. Onların oy hakkı ellerinden alınınca Siyahlarla Beyazlar eşit olacak, öyle mi?

Hollywood aklı işte.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com