Haftanın 4 filmine dair kısa kısa

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saklı’yı aylar önce seyrettim ama bende kalıcı bir etki bırakan tek film o. Yaşlı bir erkekle genç bir kızın hikâyesini anlatan film özellikle Türkü Turan’ın iyi oyunculuğuyla ve sinemamızda anlatılmamış farklı hikâyesiyle haftanın en ilginci bence. Filmde kızın babasını canlandıran Settar Tanrıöğen de fırsat buldukça döktürüyor ve belli ki bazen gol pozisyonu yokken bile gol atıyor. Bir tek İlhan Şeşen’in oyunculuğu ve tipini filme uygun bulamadım.

Kor
Zeki Demirkubuz’un Kor’u, bildiğimiz ZD karakterleri ve diyalogları içeriyor. Filmin hikâyesi Nuri Bilge’nin Üç Maymun’uyla paralellikler taşıyor. Bu filmin aslında 90’larda yapılması lazımmış. Çünkü bu film o dönemin Zeki’sine ait. Bu dönemin Zeki’si için geride kalmış bir konusu var. Bunu Bulantı’ya dayanarak söylüyorum. Bence Bulantı geçen yılın en iyi Türk filmiydi. Ve biçimi ve hikâyesiyle yeni bir Demirkubuz’du. Bu film Bulantı’ya göre eskiye dönüş içeriyor konu açısından. Fakat biçim daha durağan, daha minimal; bu anlamda yeni ZD sinemasına daha uygun. Sonuçtan kendi adıma memnun değilim. İçine dalamadığım, donuk bir film olmuş Kor. Ve canlı yayında kadına dayak görmekten de bıktım. Filmlerde kadın oyuncuların gerçekten tokat yemesi gerekmiyor, film hilesi denen bir şey var. Bu filmde neyse ki yumruk yeme sahneleri çerçeve dışında gerçekleştirilmiş. Neyse… Zeki Demirkubuz’un yüreğindeki dikeni bu filmle söküp attığını ve geriye bakmadan kendi yoluna devam edeceğini umuyorum.

Gerisini siz anlayın
Avcı: Kış Savaşı Pamuk Prenses ve Avcı filminin devamı. İlk film Pamuk Prenses masalını eğip büküyordu. Sapkın bir senaryo yazarı sanki isterik kahkahalar atarak kaleme almıştı filmin senaryosunu. Kötü Kraliçe Ravenna ile erkek kardeşi arasında ensesti çokça çağrıştıran bir ilişki olduğunu söyleyeyim gerisini siz anlayın. Fakat filmin hoş sürprizi Pamuk Prenses’in gerçek aşkını kendi sınıfından bir prens olarak değil de, halktan bir avcı karakteri olarak sunmasındaydı. Prensesi derin uykusundan prensin öpücüğü uyandıramıyordu, avcınınki uyandırıyordu. Neredeyse bir devrimdi bu.
Ama Avcı: Kış Savaşı sanki böyle bir şey hiç olmamış gibi davranıyor. Film önce geriye gidiyor ve avcının ve ilk aşkının hikâyesinin başlangıcını anlatıyor. Ravenna’nın kötüleştirdiği kız kardeşi Freya’nın tıpkı yeniçeriler gibi devşirdiği çocukları eğittiği ve bir orduya dönüştürdüğü bu bölümde Avcı ve kız arkadaşı tanışıyor, evleniyor ve ayrı düşüyorlar. Sonra film yedi yıl sonrasına atlıyor. Ve öğreniyoruz ki Pamuk Prenses, Prens ile evlenmiş! İlk filmin avcı-prenses birlikteliği vaadi silinmiş! Sonrasında avcı ile karısının bir araya gelişi, tuhaf 7 cücelerle karşılaşması ve kaçırılan aynayı ele geçirmeye çalışmasının hikâyesi anlatılıyor. Bence ilk film tuhaflığıyla daha çekiciydi. Ve hiç olmazsa sınıf hiyerarşisini kıran bir yanı vardı. Bu filmde onlar da yok. Yine de Charlize Theron, Emily Blunt, Jessica Chastain ve Chris Hemsworth var.

Bildiğimiz sahneler
Kral İçin Hologram (KİH) bildiğimiz sahnelerle açılıyor: Amerikalı kahraman tuhaflıklarla dolu bir Ortadoğu ülkesinde, “Benim burada ne işim var” edasıyla dolaşıyor. İnsanlar hep irrasyonel ve sahtekâr. Fakat karısıyla ayrılmış, kızının üniversite parasını nasıl ödeyeceğini düşünen kahramanımız sonunda aşkı bu ülkede bulmasın mı? Mekân, ABD’nin sevgili dostu Suudi Arabistan, bu arada. Vasat bir film, her haliyle KİH. Yine de Araplarla bu kadar yakınlaşabilen bir Amerikalı kahraman içermesini iyiye delalet diye yorumlayabiliriz.

Brooklyn: Büyüklere masallar

TARİH:  30 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Brooklyn son haftalarda gördüğüm en tuhaf film. Bu kadar çelişkiden arınmış karakterler, bu kadar çatışmadan yoksun bir hikaye, bu kadar steril bir dünya bulmak kolay değil sinemada. Bu filmin 138 ödüle aday gösterilmiş ve bunların 29’unu kazanmış olduğunu okumak yaşadığımız dünyanın ve insanlarının ne kadar sığlaştığını göstermesi açısından anlamlı.

Film 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde kahramanımız Eilis’i (Saoirse Ronan; Şirşe okunuyor) ve ailesini İrlanda’daki dünyalarında tanıyoruz. Eilis, bir dükkanda tezgahtarlık yapıyor. Tam bir cadı olan patronu ve pek para kazandırmayan işi Eilis’i mutlu etmiyor. ABD’deki bir papazın yardımıyla, New York’a göç ediyor. Geride ablası ve annesini bırakarak. Filmin en heyecanlı (!) sahnesi burada. Ya gümrük memuru, Eilis’ten hoşlanmazsa…? Neyse ki meleksi ve saf Eilis sorunsuzca New York’a kapak atıyor.

Eilis aşık mı?
İkinci bölümde Eilis’in yeni dünyada önce yalnızlık çekmesini, sonra bir aşık edinerek kendini bulmasını izliyoruz. Aşığının ısrarıyla Eilis, evlenmeyi de kabul ediyor. Eilis aşık mı? Bunu hiç anlamıyoruz. Ama film için nedense bu çok önemli bir soru gibi gözükmüyor.

İki arada bir derede
Üçüncü bölümde ise, artık o utangaç halini geride bırakmış Eilis’in trajik bir olay nedeniyle İrlanda’ya dönüşünü, burada varlıklı bir ailenin oğlunun ilgisine mazhar oluşunu görüyoruz. Eilis, bir süre ABD’deki kocasıyla İrlanda’daki yeni talibi arasında kalıyor. Eilis bu adama da aşık oluyor mu, bilemiyoruz. Eilis, ilgiye ilgisiz kalmayan ama tutku, şehvet, aşk gibi duygulardan arınmış biri gibi. Film bize, duygularından çok hesap kitap yapan ve çıkarını kollayan, masum görünüşlü bir şeytanın hikâyesini anlatmıyor. Eilis’i sevmemiz bekleniyor. Film, onun iki erkek arasındaki kararsızlığından etkilenmemizi istiyor ama bunun için bir neden sunmuyor. Eilis insan mı? Aynı yıllarda geçen Carol filminin iki kadın kahramanı ne kadar insandılar, ne kadar çelişkilerle doluydular. Yaşadıkları dünya da öyleydi. Eilis’in dünyası steril, neredeyse meleklerle dolu. Eilis de zaten öyle, bir masaldan çıkmış gibi. Brooklyn ve İrlanda ise dekordan ibaret. 1950’lerde çekilmiş filmler, dönemin sansürüyle baş ederken bile daha cesurdu. Hemen hemen hiç beğenilmeyen James Gray’in “The Immigrant”ı (Bir Zamanlar New York) farklı bir dönem de geçse de ne kadar daha farklı bir tablo çiziyordu. Brooklyn’de masal kitaplarından bile daha az sorun var.

Brooklyn ne diyor?
Kısacası “Brooklyn” yalan dolan. Kahramanı Eilis gibi. Eğer, beklemediği bir pürüz çıkmasaydı, filmin bize Eilis’in asıl aşkı olarak gösterdiği şeyin de yalan çıkması büyük ihtimaldi. Sorun, filmin Eilis’i seyirciye, işte bu da böyle aşktan yoksun, hesapçı bir karakter diye sunmamasında. İki saate yakın, hiç gerilmeden, fazla heyecanlanmadan, fazla da sıkılmadan güzel insanları, güzel kıyafetler ve güzel dekorlar içinde izlemek istiyorsanız Brooklyn, bunu veriyor. Başka da bir şey vermiyor.

17. Jeonju Film Festivali: Çok uzak pek yakın

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Güney Kore’nin Jeonju (Concu okunuyor) kentindeki film festivali perşembe akşamı sona erdi. Benim yazıyı yazdığım an ödül töreni öncesine denk geliyor. Bu yüzden sadece benim başkanı olduğun NETPAC (Network for Promotion of Asian & Pacific Cinema) jürisinin ödülünden söz edebileceğim.

Güney Kore, Türkiye’ye çok uzak bir ülke. Aramızda 6 saat fark var, kaç kilometre fark olduğunu ise bilemiyorum. Bir zamanlar burada askerlerimiz savaşmış, ölmüş ve öldürmüşler. Bunun izi artık kalmamış. Kimse, Türk olduğumu öğrendiğinde, bir zamanlar gerçekleşmiş bu olaydan söz etmiyor. Hep, öyle hikayeler anlatılır ya, Türk olduğunu söylediği için Korelilerin kendisini bağrına bastığını filan yazar insanlar, ben öyle bir şey görmedim.

Uluslararası politika zamanında bizi yakınlaştırmış, şimdi uluslarası kapitalizm bir kez daha yakınlaştırıyor. Güney Kore ürünü, cep telefonları ve arabalardan söz etmiyorum. Ne de dünyanın en iyileri arasında olan Güney Kore filmlerinden. Bir Güney Kore firması olan CJ’in Mars Entertainment’i alması gündemde. Bu satış gerçekleşirse, hangi filmi seyredip hangisini seyretmeyeceeğimize Güney Koreli bir firma karar verecek. Çünkü Mars sinemamızda bir tekel konumunda. Bunu anlatan bir kısa filmi (Kapalı Gişe) İstanbul Film Festivali’nde seyretmiştik.

Basın burada da baskı görüyor
Güney Kore’de izlediğim belgeseller iki ülke arasında birçok benzerlik olduğunu gösteriyor. “7 Yıl: Gazeteciler olmadan Gazetecilik”, bir kamu TV kanalında işten çıkarılan gazetecilerin 7 yıldır süren mücadelesini anlatıyor. Kore’de de bizde olduğu gibi basın üzerinde baskı var muhalif gazeteciler için hayat bizde olduğu gibi çok zor.

“Böceklerin Göz Yaşları” adlı belgesel Viet Nam Savaşında ABD ve müttefiki Kore’nin işlediği suçları anlatıyor. Dört milyon Viet Namlının öldürüldüğü bu savaşın işlediği suçların etkileri bugün de sürüyor. Viet Nam’da sadece insanlar katledilmedi, ülkenin ormanlarının yarıya yakını yok edildi. Bu da buralara atılan Agent Orange adlı hardal gazıyla mümkün oldu. Bu gaz bütün yeşilliği yok etmekle kalmadı, halkı da zehirledi. Genetik mutasyona uğrattı. Bugün hâlâ çok sayıda sakat doğum oluyor, bu nedenden dolayı. Bu zehirin etkisi sadece Viet Namlıları etkilemiş değil, orada ABD için savaşan ABD’li ve Koreli askerler de etkilenmişler, vücutlarında zehrin hasarını hâlâ taşıyorlar.

NETPAC ödülünü kazanan “Casus Ülkesi” ise yine bizde Can Dündar ve Erdem Gül davasına benzer biçimde, ortada ciddi bir neden olmadan casuslukla suçlanıp, hayatları karartılan insanların hikâyesini anlatıyor. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda çok yoğunlaşan bu casusluk suçlamaları, seyrelmekle birlikte bugün de sürüyor. Festivalde ödülümüzü bu insan hakları ihlalini anlatan filme verdik.
Kısacası Güney Korelilerle bizim uğraştığımız problemler birbirine çok benziyor.

Hitchcock Truffaut: Hitchcock üzerine çeşitlemeler…

TARİH:  14 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alfred Hitchcock sinemayla fazla ilgili olmayanların bile adını bildiği ender yönetmenlerden biri. Bugün sinemanın en büyük ustalarından biri sayılıyor. Hitchcock’ın yönettiği “Vertigo” (1958; Ölüm Korkusu) Sight&Sound dergisince yapılan geniş kapsamlı oylamada gelmiş geçmiş en iyi film seçildi. Ama Hitchcock’ın değeri her zaman bu kadar biliniyor değildi. Fransa’da yayımlana Cahiers du Cinema dergisinin yazarları ki sonradan Yeni Dalga’nın kurucu yönetmenleri oldular, Hitchcock’ı baştacı ettiklerinde, yönetmen bugünkü kadar tanınıyor değildi.

François Truffaut bu Yeni Dalga yönetmenlerinden biriydi ve hayranı olduğu Hitchcock’la 1962’de bir nehir söyleşi gerçekleştirmişti. Bu söyleşi daha sonra kitaplaştırılmıştı. “Hitchcock Truffaut” işte bu söyleşiyi temel alıyor. Bu söyleşiden bölümler dinlerken, dönemden fotoğrafları ve film kliplerini izliyoruz film boyunca. Ayrıca Martin Scorsese, Olivier Assayas, Wes Anderson ve David Fincher gibi Hitchcock hayranı yönetmenlerin Hitchcock hakkındaki düşüncelerini öğreniyoruz. Özellikle kimi planların ya da sahnelerin kompozisyonu üzerine söylenenler ilginç.

Film meraklılarının ve sinema öğrencilerinin ilgiyle izleyecekleri bir film Hitchcock Truffaut belgeseli. Hoşuma gitse de yeterince tatmin olmadım filmden. Hitchcock’ın tek bir filmi ele alınsa ve onun üzerinden ustanın dünyası anlatılsa belki daha çok tatmin olurdum. Ama bu haliyle de seyre değer bir film olduğu kesin.


İyi Adamlar: Güldürüyor ama düşündürüyor mu?

TARİH:  21 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Shane Black bir dönem Hollywood’un en çok kazanan senaryo yazarıydı. Sonra yaptığı işlerden ve diğer senaristlerle kim daha çok kazanıyor yarışmalarına sokulmaktan sıkıldı, yönetmenliğe geçti. Ama yönetmenlikte bir iki özgün iş yaptıktan sonra, Iron Man 3 gibi yine büyük Hollywood filmlerinin yönetmenliğine yöneldi. “Sıkıldım, tiksindim” dediği ticari işlere geri döndü yani.

“İyi Adamlar” sıradan bir film değil ama. Amerikalıların bir deyimi vardır “hem pastayı yiyeceksin, hem de pastaya hâlâ sahip olacaksın” şeklinde çevrilebilir sanırım. “Hem nalına hem mıhına vurmak” deyimi gibi. “İyi Adamlar”, 1970’lerin “her yol var” haline saygı duruşunda mı bulunuyor, yoksa eleştiriyor mu, çok belli değil. Ya da ikisini birden yapıyor demek en doğrusu. Yetmişler şiddet ve seksin dizginlerinden boşandığı ama bir şeyleri değiştirme umudunun hâlâ yaşandığı yıllar.

Daha açılış sahnesinde bir ikilem var: Bir playboyvari derginin orta sayfa güzeli ve porno yıldızı Misty Mountains kaza yaptığında, dergiye verdiği poza benzer bir şekilde çırılçıplak yere serilir. Bu kanlı poz şimdi erotik mi, komik mi yoksa acıklı mı? Yönetmen hepsi birden olsun istemiş. Ahlaki kaygılarınızı geri plana atıp, film işte diye seyretmeniz gerekiyor “İyi Adamlar”ı. Ama yine tam olmuyor çünkü filmin karamsar bir politik mesajı var! O mesaj da şöyle bir şey: Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de baktık bir arpa boyu yol gitmişiz! Yani, ne yaparsan yap pek bir şey değişmez. Zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olur, oyunun kazananları bellidir… Shane Black sanırım sadece dış dünyada olan biten üzerine değil kendi kariyeri üzerine de yapmış bu yorumu. Ticari Hollywood dünyasından bir türlü uzaklaşamamasını da anlatıyor sanki.

Film tam olarak 1977’de geçiyor. 1977, punk’ın zirve yaptığı (filmde “Never Mind The Bullocks, Here Is The Sex Pistols”ın afişi görünüyor), hippie kültürünün tabutuna son çivinin de çakıldığı yıl. Ve tabii çok daha apolitik, çok daha sağ 80’lerin de hemen eşiği. Batılı beyaz gençlik kültürünün son ve çoğu zaman nihilist başkaldırısıyla, pırıltılı seksenlerin arasındaki sınır yılı. Sex Pistols’ın ünlü sloganı “no future”dı, yani gelecek yok!

Filmin iki kahramanı da bir tür kaybeden. Jackson Healy (Russel Crowe) ve Holland March (Ryan Gosling) kadınsız adamlar. Biri boşanmış, diğeri karısının ölümünü engelleyememiş. Sonuçta ikisi de kaybetmiş. Detektif Holland’ı ayakta tutan 13 yaşındaki kızı Holly’nin (Angouri Rice) varlığı, yoksa kendine acıma ve kendinden nefret sarmalında alkole boğulup gidecek. Healy ise adam döverek para kazanıyor. 70’lerde yetişkin adamların küçük kızlarla ilişki kurması Batı’da meşru bir şeydi. Brooke Shields ve Nastassia Kinski o dönemin çocuk seks sembolleriydi. David Hamilton, küçük kızların çıplak fotoğrafları ve başrolde olduğu filmlerle bir kariyer yapmıştı. Healy’nin yaptığı işler arasında, ailelerin isteği doğrultusunda bu tarz ilişkiler kuran adamları dövmek önemli yer tutuyor. Film bana burada da ikili oynuyor gibi geldi. Bu iddiamı savunacak fazla delilim yok doğrusu. Ama Holland’ın küçük kızı Holly, öyle ortamlara giriyor ki film boyunca, bir seks objesi olarak düşünülmesine ramak kalıyor. Mesela bir porno film seyrediyor… Öte yandan Holly, filmin en saygıya değer kişisi. İnsani değerleri, filmin kahramanı iki erkek değil, Holly temsil ediyor.

Ölen hippie kültürü ise hem alay konusu hem de idealizmiyle saygı duyulan bir şey filmde. Hava kirliliğini protesto eden ve kuşların yaşam hakkını savunan hippie eylemi düpedüz gülünç, filmde. Fakat filmin iki baş kahramanının aradığı kişi olan hippie Amelia’nın (Margaret Qualley) “faşist” olarak nitelendirdiği, devlet/sermaye iktidarına değin söyledikleri sonuçta doğru çıkıyor. Bu öyle bir iktidar ki, kendi çocuklarının başını yemekten bile çekinmiyor.

Filmin konusunu anlatmadım çünkü önemsiz ve saçma. Tıpkı Amelia’nın deneysel filminde cinselliği seyirciyi tavlamak için kullanması gibi, filmin her şeyi sonuçta bir MacGuffin. Filmin asıl amacı, iki kahramanının girdiği komik durumlar üzerinden seyirciyi güldürmek ve belki de buralara nereden geldiğimizi göstermek. Güldürme konusunda doğrusu başarılı da oluyor. Ryan Gosling’in performansı çok, çok iyi. Crowe, fazla ciddi kaçıyor bu filme ama performansı batmıyor. Genç oyuncu Angouri Rice da müthiş. Dönem atmosferi de iyi yaratılmış. Shane Black’in şimdilik en filmi bu. Filmin akla Chinatown, Taxi Driver ve Boogie Nights gibi birçok filmi akla getirdiğini de söyleyebilirim. “Güldürüyor ama düşündürüyor mu?” derseniz, eh onu da bir miktar yapıyor. Sonuçta bu filmin bir mesajı var: Kaybedenler hep kaybeden kalır ve iyi insan olmak yine de önemlidir! Çünkü kazanan kötülerin hayatı hiç de matah değildir. İstikbal (gelecek) diye bir şey vardır ve o gençlerindir!

5. Atıf Yılmaz Kısa Film Festivali

TARİH:  28 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mersin’de düzenlenen 5. Atıf Yılmaz Kısa Film Şenliği Cuma akşamı yapılan törenle sona erdi. Festivalde kurmaca, belgesel ve animasyon dallarında yarışma düzenlendi. Ayrıca çeşitli workshop’lar ve söyleşiler yapıldı. Sinema Yazarları jürisinde Şenay Aydemir ve Ayça Çiftçi ile birlikte görev aldım. Kurmaca dalında birincilik ödülünü paylaştırdık. Emrah Erkanı’nın yönettiği ve travesti bir seks işçisini anlatan Tuhaf Zamanlar ile Süleyman Demirel’in yönettiği ve bir çiftin dramatik bir gününü anlatan Asfalt ödülü paylaştılar.

Belgesel dalında en iyi film ödülünü Ömer Akbaş’ın yönettiği Son Nefes’e verdik. “Son Nefes”, 3 yıl önce Soma’da yaşanan büyük maden kazasını konu alıyordu. Geliyorum denen kaza sırasında ve sonrasında yaşananların unutulmaması ve sorumluların cezalandırılması gerekiyor ki bir daha bu tür kazalar ya da cinayetler yaşanmasın. Animasyon daalında birincilik ödülünü ise Hüseyin Gülgen’in yönettiği “Zirve”ye verdik. Zirve, bir dağ tırmanışı eşini ve bir bacağını kaybeden bir dağcının, protez bacağıyla o zirveye yenideen tırmanışını başarılı bir sinema diliyle anlatıyordu.

Ana jürilerin ödülleri ise şöyle oldu: Kurmaca dalında Azad (Yakup Tekintangaç) ve 7 Santimetre (Methan Şereflioğlu) birinciliğ paylaşırken, Asfalt da mansiyon aldı.

Belgesel dalında Bulut Renas Kaçan’ın “Gezgin”i birinci oldu. Animasyon dalında ise birinciği Metin Vatansever’in “Nefretin Üvey Evlatlarıyız” adlı filmi kazandı.


Babasızlık çerçevesinde dört film

TARİH:  11 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın filmlerinde baba sorununun ortak bir tema olduğunu düşünüp bir başlık altında toplamaya karar verdim

Korku Seansı 2
Baştan söyleyelim: Korku Seansı 2 bilim karşıtı, din (Hıristiyanlık) ve safsata yanlısı gerici bir film. Sırf bu nedenle sınıfta kalır ama dahası da var. O kadar bildik bir hikâye anlatıyor ki. Küçük kıza bir iblis musallat olur. Paranormal konuların uzmanları olaya müdahale ederler ve olaylar gelişir. Sonunu söylemesem de siz tahmin edersiniz. Özellikle Exorcist’i seyretmiş iseniz.

Peki, bu hikâye başka ne anlatıyor olabilir? Kötü cinin ya da iblisin musallat olduğu aile klasik bir aile değil, eksik bir aile. Bu ailede baba yok. Anne ve dört çocuğu İngiltere standartlarında yoksul bir hayat sürüyorlar. Dönem demir lady Thatcher’ın dönemi. Bütün İngiltere’ye daha doğrusu Birleşik Krallığa musallat olan iblis de Thatcher.
İblisten muzdarip olan, ailenin tam ergenlik yaşındaki kızı Janet (Madison Wolfe). Kızın bir geçiş döneminde oluşu, cinsel olgunlaşmasının yeni başlamış olmasının bir önemi var. Janet’in bir özelliği daha var: Babanın evi terk etmiş olması en çok Janet’a koymuş. Janet’in kadınlığa geçerken erkek modeli olarak işlevsiz, evi terk etmiş bir baba figürüyle yola çıkması, onun ruh sağlığını derinden etkiliyor olmalı.

Şeytan çıkarmada kilidi açan anahtar, iblisin adını ifşa etmeye zorlanması oluyor. İblisin adı konulduğunda sorun da çözülüyor. İblis güçten düşüyor ve cehenneme geri çekilmek zorunda kalıyor. Filmlerden öğrendiğimiz şey bu. Bu süreci psikoterapiye benzetmek mümkün. Psikoterapide de sorunu tanımlayabilmek, çözümün yolunu açan şey. Velhasılı kelam, korku filmlerinin, özellikle de Korku Seansı’nın anlattığının böyle bir hikâye olduğu da söylenebilir. Babasız bir ergen kızın bunalımlarının tedavisi… Şeytan çıkarılmasındansa, psikoterapi ehveni şer.

Belgica
Belgica (Beljika okunuyor) filmin başrolündeki barın adı. Barı işletenler iki erkek kardeş. Genç olanı disiplinli ve daha iş odaklı. Büyük kardeş ise iş bitirici özellikleri olan ama nihayetinde sorumsuz ve uçkuruna düşkün biri. Büyük kardeş evli ve çocuklu, küçük kardeş ise film boyunca bir ilişkiye başlıyor ve bitiriyor. Belgica iki kardeş arasındaki sevgi/nefret ilişkisini çok derine inmeden anlatırken, gece hayatının renkli bir tablosunu da çiziyor. Ama fazla uzun ve buna rağmen yüzeyde kalıyor.

Bu filmin de olmayan bir babası var. Kendisi yok ama ruhuyla filmde. Küçük kardeşin abisini babası yerine koyduğu, işler kötüye gittiğinde ve ilişkileri bozulduğunda açığa çıkıyor. Abisine “tıpkı babam gibi, sorumsuzsun” diyor küçük kardeş. Ve babasına duyduğu öfkeyi abisinden çıkarıyor. Bu ana kadar makul biriyken, acımasız bir işadamına dönüşüyor. Abisinin sevgilisini gözünün yaşına bakmadan işten atıyor ve ortaklık bozulunca abisinin kayıt dışı harcamalarını paylaşım hesabına katmamakta direniyor. Bütün bunları doğrusu seyirci beklemiyor çünkü o zaman kadar gördüğümüz anlayışlı bir tip olduğu. Açıkçası ben tek bir şey düşünebiliyorum: Ödipal karmaşası harekete geçiyor ve babası yerine koyduğu abisine ölümcül bir savaş açıyor. Küçük kardeşin kendisinin de baba olamayışı söz konusu. Sevgilisi, ondan bunu esirgiyor. Sanki “sen hiçbir zaman baba koltuğuna oturamazsın, hep küçük çocuk kalacaksın” der gibi…


Fırtınalı Hayatlar
Firtınalı Hayatlar’ın orijinal ismi Genius yani Dahi. Dahiyle film aslında başroldeki iki karakteri birden tanımlıyor: Colin Firth’ün canlandırdığı editör Max Perkins ve yazar Jude Law’un canlandırdığı Thomas Wolfe. Editör Perkins, Wolfe’un hiç bir yayınevinin yayımlamadığı el yazmalarını dikkatle okuyor ve onları yeniden yapılandırıyor. Kaostan, çok satar kitaplar üretiyor. Tabii Wolfe’un metni olmasa bu mümkün değil ama Perkins’in katkısı olmasa da mümkün değil. Ya da film bize hikâyeyi böyle sunuyor. Aslında Perkins de yaptığı işin ne derece doğru olduğundan kuşkulu. “Orijinal bir sesi bastırıp, başka bir şeye mi dönüştürüyorum, buna hakkım var mı?”, diye tasalanıyor.

Jude Law’un abartılı bir oyunculukla canlandırdığı Wolfe, heyecanlı, coşkulu, dürtülerine gem vuramayan çocuksu bir karakter. Perkins ise tam tersi, her zaman kontrollü, o kadar ki evde bile şapkasını çıkarmayan biri. Wolfe, aradığı baba figürünü Perkins’te bulurken ve bunu sözel olarak da ifade ederken, 4 kız çocuğundan sonra pes eden Perkins ise aradığı erkek evladı Wolfe’da buluyor. İkilinin arasında bir baba oğul ilişkisi başlıyor. İki adamın da kadınlarıyla ilişkisinin gayet kötü olması eşcinsel bir çekim de var mıydı sorusunu akla getirse de film bu kuşkuyu desteklemiyor. Perkins’in sadece karısıyla değil, kızlarıyla da arası çok mesafeli, aslında gayet kötü bir baba. Ama hakiki babalığı böyleyken, sembolik babalığı iyi yapıyor. Wolfe’un aşığı da kendisinden yaşlı bir kadın (Nicole Kidman).
Çocuk Wolfe, büyüdükçe ve ünlendikçe tabii ki babasına isyan ediyor. Her çocuğun yaptığı gibi; babayı öldürmek kolay değil elbette, arkasından pişmanlık da geliyor.

Fırtınalı Hayatlar vasat bir film. Thomas Wolfe hakkında doğru yanlış bilgilendirmesi dışında kayda değer bir yanı yok.

Evrim
Evrim baba sorununa kesin bir çözüm sunan tuhaf, ne dediği muğlak bir film. Sadece kadınların ve erkek çocukların yaşadığı tuhaf bir sahilde geçiyor film. Filmin adına bakılırsa insanlık tuhaf bir evrim geçirmiş, kadınlar erkek çocukları doğurgan hale getirmeyi başarmış. Evrim biraz da geriye doğru işliyor anlaşılan çünkü denize dönüş gibi bir motif de var filmde.

Tabii, bu kadınların tuhaf bir tarikat olduğu, çocukları kaçırdıkları da düşünülebilir. Her neyse, bu hikâye bende herhangi bir duygu veya düşünce uyandırmadı. Fakat haftanın diğer filmlerdeki eksik babaların, bu filmde hayattan tamamen çıkarılmış olması aralarındaki ortak bağ olabilir. Ne yapacağız bu babalarla?

Senden Önce Ben ve Lanetli Çocuk: Dadı umduğuna değil bulduğuna bakar

TARİH:  18 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu haftanın iki filminde de dadılar başrolde. İki filmin başka ortak yönleri de var. İki dadı da hayatlarında bir dönemeçtedir, eski hayatlarını bırakıp yenisine başlamaktadır ve ikisinin de gittiği evler bir tür kaybın yası içindedir.

Senden Önce Ben
Film aslında klasik bir zengin oğlan, fakir kız hikâyesi. Ama klasik olmayan bir finali var.

Amenabar’ın boynundan aşağısı felçli olan bir adamın aşk ilişkilerini anlatan “İçimdeki Deniz” adlı filmi için şöyle bir şey yazmıştım: “Erkekler kafasız bedenlere âşık olurken, kadınlar da bedensiz kafalara âşık oluyor”. Tam olarak böyle mi yazmıştım emin değilim, arşivimin önemli bir kısmı web’de olmadığı için bilemiyorum. Fakat önemli değil, önemli olan “Senden Önce Ben”in sözünü ettiğim örüntüye uygun bir film olması. Filmde, felçli olduğu için bedensiz, sadece bir kafadan ibaret olan zeki bir adamla, “aptal” yani kafasız olduğu hem kendisi hem de kızkardeşi tarafından söylenen güzel bir kız birbirlerine âşık oluyorlar.

Filmin erkeği, yakışıklı ve zengin, genç bir işadamı. Adamımız aynı zamanda müthiş bir sporcu. Hayat ona güzelken, genç işadamı bir kaza geçirir ve boynundan aşağısı felç kalır. Artık hayatını tekerlekli sandalyede geçirecektir.

Kızımız ise bir pasta dükkanında çalışır. Yoksul bir aileden gelir. Çalıştığı dükkân kapanınca işsiz kalır ve felçli genç adamın dadısı olarak çalışmaya başlar. Kızımız iflah olmaz bir iyimser ve hayatı hafif yaşayan biriyken, felçli genç adam haliyle çok mutsuzdur.

Aslında film çok kısa bir an, kızın ailesinin ve benzer durumdaki ailelerin yoksulluğuyla, adamın zenginliği arasındaki bağa dikkat çeker. Kızın babasının çalıştığı işyerini iflasa sürükleyen kararları, genç adamımızın yetiştirdiği bir finansçı almıştır. Fakat sosyal ve ekonomik eleştiri bundan ileri gitmez filmde. Asıl mesele yoksul kızımızın tekerlekli sandalyeli prensine kavuşup kavuşamayacağıdır. Ve daha da asıl mesele sınıf atlama hayallerinin, mutlu bir izdivaç perspektifiyle gıdıklanmasıdır. Yoksul yüzde 99’dan şanslı birinin, zengin yüzde 1’in refahına kavuşup kavuşamayacağıdır. Geride kalan bizlere de kerevete çıkma hevesi bırakılıyor.

Kızımız muradına eriyor mu? Merak ediyorsanız, gidip görmeniz lazım. Yanınıza mendil almayı unutmayın!

Bekleyiş: İnkâr, yasın ilk aşaması

TARİH:  25 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bekleyiş”, bir annenin ölen oğlunun ardından yaşadığı büyük acıyla baş etmeye çalışmasını anlatıyor. Aileden birinin kaybı, annenin, babanın veya kardeşin kaybı, geride kalanların hayatında çok radikal değişimlere yol açar. Böyle bir kaybı kabul etmek zordur. Ama evlat acısı hepsinden acı olanıdır. İnsan bu kaybı kolay kolay kabul edemez. İnkar etmek, böyle bir kayıp hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalışmak sanıldığı kadar sıra dışı bir şey değil. Hatta psikolog Elisabeth Kübler-Ross’un modeline göre kayıp sonrası yasın ilk aşaması inkârdan geçiyor. Kübler-Ross, 5 aşamalı bir yas sürecinin tipik olduğunu ileri sürüyor. Bunlar İnkâr, Öfke, Pazarlık, Depresyon ve Kabullenme süreçleri. Kişiden kişiye değişmekle birlikte bu 5 aşamalı sürecin yas sürecinin tipik aşamaları olduğunu düşünüyor Kübler-Ross.

“Bekleyiş”, dinsel imgelerle açılıyor. Çarmıha gerilmiş İsa figürünün ayağını öpen insanlarla… Bir cenaze törenindeyiz; kimin öldüğü aslında çok açık değil. Anna (Juliet Binoche), cenazeden sonra, bitkin bir şekilde kendini yatağa atıyor. Daha ilk imgelerden ölenin, evlat olduğunu anlamak çok zor değilse de film ölenin kimliği konusundaki muğlaklığını sürdürüyor. Nişanlısının öldüğünden habersiz olan Jeanne (Lou de Laâge), Anna’ya telefon edip ardından da nişanlısını görme umuduyla yaslı kadını ziyarete geliyor. Anna, Jeanne’a villadaki yas halinin kardeşinin ölümünden dolayı olduğunu söylüyor, oğlu Guiseppe’nin ölümünü gizliyor ve Jeanne’a beklemesini, Paskalya zamanı Guiseppe’nin geri geleceği yalanını söylüyor. Ve böylece filme adını veren bekleyiş başlıyor. Jeanne, nişanlısının cep telefonuna mesajlar bırakıyor; Anna bu mesajları gizlice dinliyor.

Anna neden bu tuhaf ve ahlaki olmayan davranış içinde sorusunun cevabı ancak inkâr sürecinde oluşuyla açıklanabilir. Anna, oğlunun ölümünü Jeanne’a söylerse, ölüm gerçeklik kazanacak. Ayrıca oğlunun, Jeanne’ın zihninde yaşıyor olması, Anna’ya ölümü kabul etmeme sürecinde direnç kazandırıyor. Bütün bunlar anlaşılabilir şeyler; pek anlaşılır ve inandırıcı olmayan ise Jeanne’ın bu yalanlara fazla sorgulamadan inanıyor olması. Ayrıca Jeanne ile ölen genç adamın hiç mi ortak arkadaşı yok, onlar da mı bilmiyorlar sorusu da havada duruyor.

Guiseppe, gelmeyince Anna, Jeanne’a bir yalan daha söylüyor. Guiseppe’yi bırakmasını, peşinden gitmemesini, Guiseppe’nin belki bir başka kadınla yeni bir hayat kuracağını ifade ediyor. Bu dediklerini, Jeanne’la Guiseppe’nin bir süre önce yaşadığı sorunlara dayandırıyor.

Bu yeni ifade akla başka bir şeyi getiriyor. Anna, sanki bunları Jeanne’a değil de kendisine söylüyor. Ve bunlar, oğlunun ölümüyle ilgili değil, oğlunun kendisinden kopup, bir başka kadınla yaşamaya başlamış olmasını kabul edememiş olmasıyla ilgili sanki. Yani, Anna, ölüm öncesindeki, oğlunun kendisinden kopuşuyla başlayan kayıp süreciyle hesaplaşamamış sanki. Ve belki de Jeanne’la acıklı bir oyun oynarken, genç kadınla hesaplaşıyor bir yandan da. Gerçeğin bilgisini Jeanne’dan saklayarak, genç kadına Guiseppe’nin asıl sahibinin kendisi olduğunu söylemiş ve genç kadına üstünlük sağlamış oluyor. Oyunun kurucusu olarak ipleri eline alıyor.

Film bir yandan da dinsel semboller içeriyor. Guiseppe’nin İsa’nın çarmıha gerildiği Kutsal Cuma günü ölmesi (ya da gömülmesi) ve gelmesi beklenen günün İsa’nın dönüş günü olan Paskalya’ya karşılık gelmesi, İsa ile Guiseppe arasında bir paralellik kurulduğunu gösteriyor. Belki de oğul kaybının büyüklüğüyle, İsa’nın kaybının büyüklüğü arasında bir paralellik kuruluyor. Biri bir cemaat ya da toplum için ne kadar önemliyse, diğeri de bireysel düzlemde o kadar önemli denmek isteniyor.

Juliette Binoche, Üç Renk: Mavi’den de bildiğimiz, yastaki kadın rolünü hakkıyla canlandırıyor. Jeanne’da Lou de Laâge de fena değil. Fakat filmin çok yavaş ilerlediğini, uzun süre aynı noktada dolandığını söylemem gerek. İnsan, daha fazla şey bekliyor filmden. Daha fazla karakter derinliği, daha fazla hikâye… Yine de bir ilk film için fena değil. Yönetmen Piero Messina, daha önce Sarrantino’ya “Muhteşem Güzellik”te asistanlık yapmış. “Bekleyiş”, Venedik’te de Altın Aslan’a aday filmlerden biriydi ve yan ödüllerden birkaçını topladı bu yıl.

Midnight Special: Mahpushanede parlayan ışık

TARİH:  2 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Jeff Nichols, yeni kuşak Amerikan film yönetmenlerinin en önemlilerinden biri. Bizde bildiğim kadarıyla bir tek ‘Sığınak/Take Shelter’ adlı filmi vizyona girdi ki bu filmle Cannes’da Eleştirmenler Haftası’nda en iyi film ödülünü kazanmıştı. ‘Midnight Special’, Nichols’ın dördüncü filmi. Nichols, önceki filmi ‘Mud’ ve bir sonraki filmi ‘Loving’le olduğu gibi, ‘Midnight Special’la da Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı.

‘Midnight Special’ın olay örgüsü kendi fantastik çerçevesi içinde dahi çok fazla boşluk içeriyor. Ama filme kendinizi teslim ettiğinizde, kaptırıp gidiyorsunuz. Çok iyi bir kurgu, çok iyi bir müzik, çok iyi bir sinematografi ve iyi oyunculuklar, insana büyük bir sinema izleme keyfi yaşatıyor. Filmi, seyrettikten sonra üzerine düşünmek en iyisi. O zaman da eliniz boş dönmüyorsunuz. Hikâyenin kendisi belki değil ama işaret ettikleri anlamlı.

Filmin asıl hikâyesi ve derdi
‘Midnight Special’, karanlık bir Amerika tablosu çiziyor. Hem kelimenin gerçek anlamıyla, hem de politik anlamıyla. Bir yanda dini fanatiklerin oluşturduğu tekinsiz tarikatlar, diğer yanda ise militaristleşmiş bir kontrol devleti bütün ağırlığıyla yaşamın üzerine çökmüş. Fiilen üzerine çöktükleri ise, olağanüstü özellikleri olan Alton adlı bir çocuk. Alton’un bir peygamber olduğuna inanan tarikat bir yandan, çocuğun bir tür silah olduğunu düşünen devletin tahakküm araçları (FBI, CIA, NSA) diğer yandan, Alton’u kontrolleri altına almaya çalışıyorlar. Alton’un babası Roy (Nichols’ün favori oyuncusu Michael Shannon) bir arkadaşıyla birlikte Alton’u, kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği bir geleceğe ulaştırabilmek için bu iki canavardan (Leviathan’dan da diyebiliriz, Zvyagintsev’nin son filmine gönderme yaparak) kaçırıyor. Filmin asıl hikâyesi de, derdi bu: Bu berbat çağda, çocuklarımızı devletin ve yobazların elinden kurtarıp kendi potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri bir hayata nasıl yönlendirebiliriz? Bu soru, Amerika’nın sorusu olduğu gibi, bizim de sorumuz. Pırıl pırıl parlayan, kelimenin tam anlamıyla ışık saçan Alton, nasıl kurtulur? Nichols’un cevabı, Asiye’nin kurtuluşuna verilen cevaptan farklılaşıyor fakat. Nichols, eleştirdiği düzenin değişiminden çok, metafizik bir cevapta karar kılıyor. Fakat hem ‘Asiye Nasıl Kurtulur?’ hem de ‘Midnight Special’ (Alton Nasıl Kurtulur?) sorunu aynı yerde, düzende görüyorlar.

Alton, kendisi ışık saçarken, ışığa ve sese karşı korunmak zorunda. Bu nedenle havuz gözlükleri ve koruyucu kulaklıklar takıyor. Bunları, günümüzün imge ve ses bombardımanı altında ezilmekten korunmak olarak okuyabiliriz. Alton’a yardımcı olan ve devletine ihanet eden bir NSA (National Security Agency-Ulusal Güvenlik Kurumu) çalışanı var filmde. Adam Driver’ın canlandırdığı bu karakter, NSA’de çalışıp, bu bilgileri basına sızdırarak ” vatanına ihanet eden” Edward Snowden’i hatırlatıyor. NSA, bütün dünyayı dinleyen ve kayıt altına alan “büyük birader”imiz. Snowden, şu anda sürgünde yaşıyor ve hikâyesi nefis belgesel ‘Citizenfour’la sinemaların perdelerine yansımıştı.

‘Midnight Special’ı bütün bu örtük anlamlarının dışında, iyi çekilmiş ama basit bir film olarak da seyredip zevk almak mümkün. Sonunda, “ya ne saçma hikâye bu!” diye çıksanız bile, iyi yapılmış bir film seyrettiğinizi yadsımanız zor.

Yönetmen bize ne diyor?
Filmin adı, efsanevi bluescu Lead Belly’nin 1934 tarihli bir şarkısından geliyor. Lead Belly şarkıyı hapisteyken yazmış. Midnight Special ise, Geceyarısı Expresi’nin adı. Şarkı, hücresinden, trenin ışıklarını görüp özgürlük hayaline kapılan mahkûmun dünyasını anlatıyor. Yaşadığımız hapishaneden biz kaçamasak bile, çocuklarımız kaçacak demeye getiriyor Jeff Nichols.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com