En sevdiğim kumaş: Kardeş Kavgası

TARİH:  9 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son zamanlarda şöhretimi haklı çıkarır bir şekilde (hiçbir filmi beğenmediğim söyleniyormuş) filmleri kötüleyip duruyorum. Fakat gerçekten çok kötü filmler giriyor vizyona. “En Sevdiğim Kumaş”ın yapılmış olmasına şaşırıyor insan. Proje beğenilmiş, finanse edilmiş, bitince de Cannes Festivali’ne gönderilmiş. Oradaki seçiciler de beğenmişler ve Belirli Bir Bakış bölümüne seçmişler filmi. Cannes’ın resmi yarışmalı bu bölümüne seçilmek son derece zordur. Ama olmuş işte ve şimdi film karşımızda. Onca film varken bu film bu aşamalardan geçmiş, hayret.

Filmin hikâyesi Suriye “iç” savaşının başlangıç günlerinde geçiyor. Bunu televizyon görüntüleri ya da radyo konuşmalarından anlıyoruz. İşin tuhafı medya şiddetli bir biçimde Beşşar Esad aleyhtarı. Demek ki, Esad iddia edildiği kadar bir diktatör değilmiş, Suriye’de ifade özgürlüğü varmış. Tabii filmin vermek istediği mesaj bu değil. Tam tersine, Esad’ın ve devletin acımasızlığını göstermek filmin amacı. Köktendinci dehşetinin nasıl ortaya çıktığı, filmin göstermek istediği şeylerden biri değil.

Bu ortamda dul bir kadın yetişkin üç kızıyla Şam’da yaşamaktadır. Kızlardan büyük olanı Nahla’ya Amerika’da yaşayan bir Suriyeli talip çıkar. Fakat filmin kahramanı olan genç kadın tutarsız davranışlar içindedir. Muhtemelen Türk dizilerinde gördüğü tipte bir erkeğin (mesela Kıvanç Tatlıtuğ) hayalini kurmaktadır. Bir yandan taliplisini tahrik edecek şekilde davranır, ona sürtünür; bir yandan da adamı sözleriyle kendinden uzaklaştırır.

Bu sıralarda ailenin oturduğu apartmanın üst katına bir kadın taşınır. Sonradan bu kadının bir “mama” olduğunu ve randevu evi işlettiğini anlarız. Nahla bu durumdan etkilenir ve randevuevine gitmeye başlar. Önce gerçekte var olmayan, hayali sevgilisiyle buluşmak için; sonra da oranın sürekli müşterilerinden biri olan askerle yatmak için. Bu askerin de bir fantezisi vardır. Sevişeceği kadınlardan kendisine Hazreti Yusuf’un hikâyesini anlatmasını ister. Yusuf babasının en sevdiği oğlu olduğu için diğer 11 kardeşinin nefretini üzerine çekmiştir ve onlar tarafından kuyuya atılır. Kurtulur, fakat yeni efendisinin karısı yakışıklı Yusuf’la yatmak ister. Yusuf reddeder ve zindana atılır. Yusuf’un bir özelliği de rüya yorumcusu olmasıdır. Bir tür film eleştirmeni yani.

Genç kadın hikâyeyi kendisine göre değiştirir, kadınla Yusuf’u seviştirir. Asker çıldırır… Neden? Belki de kadının isteğini gerçekleştirmiş olması adamın maçoluğunu rencide etmiştir. Filmin feminist mesajı olarak algılanan şey bu.

Bu arada taliplisi de genç kadından vazgeçmiş, onun yerine çok daha uysal olan kardeşini istemeye karar vermiştir.

Film bu minvalde sürer gider. Anlatılanlardan film size ilginç gelebilir ama inanın değil. Ne kahramanımızın ruhuna, ne ülkenin içinde olduğu duruma, ne askerin neden böyle bir fantezisi olduğuna, ne de diğer kız kardeşlerin halet-i ruhiyesine dair bir şey geçiyor seyirciye. Bu film ne anlattı diye sorduğumda aklıma bütün hikâyelerde olan ortak bir tema geliyor: Kardeş kavgası. Suriye ülke olarak bir kardeş kavgasında, askerin fantezisi kardeş kavgasına dair ve genç kadın evinde kız kardeşiyle rekabet içinde. Güzel, ama orada kalıyorum. Bir adım daha attıramıyor film bana. Yine de siz bilirsiniz. Arap coğrafyasından her zaman bir film gelmiyor ülkemize. Filmin Bunuel’in Gündüz Güzeli’yle akraba olduğunu da düşünenler var. Çok uzaktan, evet.

Düzenbazlar: Tatsız bir film

TARİH:  1 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

25-30 yılda bir aynı filmi görüyoruz. Biri küçük, diğeri büyük üçkağıtçı önce rakip sonra ortak olurlar ve zenginleri dolandırırlar. Bu senaryonun ilk versiyonunda Marlon Brando ve David Niven varmış (Bedtime Story; 1964). Steve Martin ve Michael Caine’li ‘Kirli, Çürük ve Adi’ (Dirty Rotten Scoundrels; 1988) daha başarılıydı. Bu hafta vizyona giren Anne Hathaway ve Rebel Wilson’lı ‘Düzenbazlar’ ise tam anlamıyla bir felaket. Hiç güldürmüyor.

Bir komedi izlerken hikâyeden gerçekçilik beklemezsiniz. Amaç saçmayı hedeflemekse, daha da iyi, absürt komediyi severim. Ama saçma başka abuk sabuk başka. Düzenbazlar saçma değil, saçmasapan.

İşin enteresanı bu senaryodan yapılan üç filmde de muazzam oyuncular yer almış: Marlon Brando, Michael Caine, Anne Hathaway…

BÜYÜK GERİLEME

Anlamakta güçlük çekiyorum, Anne Hathaway gibi A sınıfı bir oyuncu bu senaryoyu okuyup da neden kabul etmiş? Hakikaten iyi bir şey çıkacağına inanmış olabilir mi? Rebel Wilson’ın olayı ise zaten iğrenç, regresif tipleri canlandırmak. Hiçbir sınır
tanımayan, iğrenç ile normal arasındaki farkı bilmeyen bebek-kadın rolleri alanında bir kariyer yapıyor. İşin enteresanı böyle bir regresif yetişkin modelinin Holyywood’da sürekli karşımıza çıkması.

Metis Yayınları’ndan Büyük Gerileme (Die Grosse Regression) diye bir kitap çıktıydı. Siyaset alanındaki sağ popülizmin yükselişine odaklanıyordu kitaptaki yazılar çoğunlukla. Siyasetteki gerilemenin birey üzerindeki yansıması olabilir bu geri (regresif) tipin sinemada karşımıza çıkması.

Sonuç olarak Anne Hathaway için Rachel Evleniyor’u (Rachel Getting Married), Rebel Wilson için ise Nedimeler’i (Bridesmaids) izleyin yeniden veya tercihen.


Sınır vizyonda: İnsanlar, insansılar ve hayvanlar

TARİH:  25 Mayıs 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ülke arasındaki hayali çizgidir sınır. Bizle ötekileri ayırır. Ama başka sınırlar da var. Zenginler ile yoksullar arasında, erkeklerle kadınlar arasında, insanlarla hayvanlar arasında ve belki de en muğlak olanı, insanlarla insan gibi gözüken canavarlar arasında. ‘Sınır’ filmi bu sınırların hepsine dair, belki şu anda aklıma gelmeyen başkalarına da.

Bir gümrük memurunu gösteriyor film önce bize. Yurtdışından ülkeye sokulan kaçak ya da yasadışı malları tespit ediyor Tina (Eva Melander). Yalnız, Tina hem görünümüyle hem de yetenekleriyle sıradışı biri. Yüzü, ilkel insanlarınkine benziyor ve suçluları yaydıkları kokudan tespit edebiliyor.

Bir
köpek yetiştiricisiyle evini paylaşan ama bir ilişki yaşamayan Tina, bir gün
kendisine benzer biriyle, Vore (Eero Milonoff) ile tanışıyor. Vore’yle karşılaşmak
Tina için o güne kadar anlam veremediği birçok şeyin yerine oturmasını sağlıyor.
İsveç’in yerlilere uyguladığı dehşet öykülerini öğreniyor.

Filmin yönetmeni Ali Abbasi İran asıllı bir Danimarkalı. Bu onun ikinci uzun metrajlı filmi. Abbasi, ‘Sınır’ ile geçen yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde en iyi yönetmen seçildi. Oyuncuların makyajı çok başarılı, zaten film makyaj ve saç stili dalında Oscar’a aday gösterildi. Her gün 4 saat sürüyormuş makyaj yapımı.

‘Sınır’ın başka festivallerde kazanılmış 20’ye yakın ödülü var. ‘Sınır’ iyi bir film. İnsan olmanın esasına değin sorular soruyor. Bu film de, tıpkı geçen haftanın ‘İçerdekiler’i gibi. Fakat film o kadar tuhaf bir çifti anlatıyor ki, insanın kendisini onlara yakın hissetmesi neredeyse olanaksız. Bir çiftleşme sahnesi var ki, hem çok şaşırtıcı hem de çok itici olmayı başarıyor. Film bittiğinde doğrusu rahatlıyor insan.

İçerdekiler: İnsan olmak…

TARİH:  18 Mayıs 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hüseyin Karabey’in filmleri, sanat sinemamızdaki genel eğilimin tersine, insana dair umudun korunduğu öyküler anlatıyor. Ben bir karamsarım, ama insana dair bir pırıltı görmeyi arzuluyorum seyrettiğim filmlerde. “İçerdekiler”de bu pırıltı var.

Film, Melih Cevdet Anday’ın 1965 tarihli tiyatro oyununa dayanıyor. Bir öğretmen, bir bildiri yazdığı iddiasıyla siyasi şube tarafından içeri alınır. 185 gün boyunca işkenceye maruz kalır ve hiçbir yakınını görmesine izin verilmez. Bir gün, karısıyla görüşmesine izin çıkar. Üstelik, bir saat boyunca yalnız kalabilecekler ve sevişebileceklerdir. Fakat, kocasını görebileceğini, hatta baş başa kalabileceğini bilmeyen kadın hastalığı yüzünden ziyarete gelmez. Yerine kardeşini gönderir. Filmin ilk bölümü tutuklu ile polis şefi arasındaki diyalogla geçerken, ikinci bölümü tutuklu ve baldızı arasındaki diyaloga dayanıyor.

Filmin finaline doğru, tutuklunun baldızına anlattığı bir hikâye var. Bir büyüme hikayesi bu. Hikâye ve film aslında aynı şeyi anlatıyorlar. Biyolojik anlamda insan olarak doğarız ama sosyal anlamda insan olmamız bir büyüme sürecinden geçmemizi, başkalarının farkına varmamızı gerektirir. İnsan ancak sosyal ilişkileriyle insan olur. Sosyal ilişkilerinden arındırılmış bir insan, insanlıktan çıkar. İçerde tutuklulara uygulanan tecridin amacı da budur: Sosyal ilişkilerinden uzaklaştırarak kişiyi insanlıktan çıkarmak. Tutuklu insanlıktan çıktıktan sonra, gerisi kolaydır. Tutuklunun çözülmemesi için bir neden kalmaz çünkü en başta kendi gözünde “insan” olarak bir değeri kalmaz. Kendisini insanlıktan çıkaranlara benzer sonunda.

Filmin başrol oyuncuları Caner Cindoruk, Settar Tanrıöğen ve Gizem Soysaldı çok iyiler. Settar Tanrıöğen’den özellikle çok etkilendim. Anday’ın diyaloglarına hayran oldum çoğunlukla ama beni ikna etmediği zamanlar da oldu.

Filmin en ciddi sorunu “ses”i. Söze çok dayanan bir hikâyede sözlerin anlaşılmasının önemini vurgulamaya gerek yok. Kimi zaman karakterlerin birbirlerine ne söylediğini anlamak neredeyse imkânsız. Basın gösteriminden sonra konuştuğum iki meslektaşım da aynı sorunu yaşamışlar. Böyle olunca da bazen dikkatim dağıldı ve filmden koptuğum anlar oldu.

İçerde olmakla dışarda olmak arasındaki sınırın bu kadar inceldiği bu dönemde “İçerdekiler”i izleyin. İnsan olmanın zorluğu, çirkinliği ve güzelliği üzerine düşündürücü bir film.

Tahran, Mon Amour*

TARİH:  11 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta giren iki filmi de yazasım yok. “Adaletsiz” aslında hiç de fena bir film değil. İki polisin “parasızlık” nedeniyle yoldan çıkışı, bir soyguna karışıp başlarını belaya sokuşuyla ilgili film, gayet iyi yapılmış, iyi de oynanmış. Keza “Temizlikçi” de uzun süre iyi yazılmış bir dram gibi seyrediyor, ta ki korku filmi olmaya karar verinceye kadar. Ondan sonra saçmalıyor. İki filmin de ortak sorunu aynı: Bir iz bırakmadan hafızamızdan çıkıp gitmeleri.

Haftanın filmlerine dair bu kadar. Asıl yazmak istediğim, asıl aklımdan çıkmayan, asıl canımı yakan şey Amerika’nın İran’ın boğazını sıkma konusunda attığı adımlar ve savaşın ayak sesleri.

Nisan ayının 17’si ile 26’sı arasında Tahran’daydım. Fecr (Fajr) Film Festivali’nin 37.’sinde Uluslararası Eleştirmenler Jürisi’nde görev aldım. Jürimiz festivalin, 15 filmden oluşan Eastern Vista (Doğu Manzarası denilebilir) bölümünü değerlendirdi ve Mahmut Fazıl Coşkun’un “Anons” adlı filmini birinciliğe layık gördü. Jüride benden başka Fransız/Alman eleştirmen Barbara Lorey Delacharier ve Ermeni asıllı İranlı eleştirmen Robert Safarian görev aldı. Anons’u oybirliğiyle en iyi film seçtik.

Anons hakkında daha önce yazdığım için bu konuda da yazmayacağım.

Tahran, kanıma işledi, onu yazmaya çalışacağım. “Türkiye İran Olmayacak” sloganını unutun, Türkiye zaten İran, İran zaten Türkiye. Festivalin açılış töreninde folklor gösterileri var. Bizim Bitlis veya civarı kentlerin halk danslarına çok benziyor davul-zurna eşliğinde yapılan danslar. Dansçılardan biriyle tanışıyorum. Kürt ve çok iyi Türkçe biliyor. Türkçe konuşmayı çok seviyorum diyor. Televizyon dizilerinden öğrenmiş Türkçeyi. Oteldeki görevliler arasında çok sayıda Azeri var. Onlarla anlaşmak zaten doğal. Dillerimiz çok yakın, neredeyse aynı. Pervane Pazarı’nda dolaşırken rehberimiz bir halıcının sattığı ürünlerin Türkmen işi olduğunu söylüyor. Halıcıya Türkçe seslendiğimde, sevinci anlatılır gibi değil. Sanki 40 yıldır görmediği bir akrabasıyla karşılaşmış gibi! Öyle bir sevinç!

Festival boyunca jürimizin koordinatörlüğünü yapan Tina bizi evine davet ediyor, arkadaşlarıyla tanışıyoruz. Böyle şeyler her festivalde yaşanmaz. Festival bitiminde jüri üyelerine birer kilim hediye ediliyor! Eskiden, yani Amerika İran’ın ekonomisini bozmadan önce bu ipek bir halı olurmuş, artık değil ama yine de çok güzel ve çok cömert.

Evet, ekonomi çok kötü. Enflasyon yüzde 300 olmuş. Hoş bizde de gıda maddelerinin bazılarında Amerikan yaptırımları olmadan bu oranlar yakalandı ama… İran parasının (Riyal/Toman) değeri hızlı bir düşüş içinde. Vatandaşların alım gücü de aynı hızla olmasa da düşüyor. Beyin göçü, Türkiye’ye benzer. Olanağını bulan başta Kanada olmak üzere Batı ülkelerine göç ediyor.

Ekonomi bir yere kadar sorun. Asıl bela Amerikan bombardımanının ayak sesleri. Kimse inanmak istemese de görünen köy kılavuz istemez. Mesele Trump ya da muhafazakârlar (neo-con’lar) ya da şahinler değil. Amerikan ekonomisi bunu istiyor, Amerika’nın kanla beslenen büyük şirketleri bunu istiyor. İran pazarını açmaları lazım. İsrail’ rahatlatmaları lazım. Başta Hillary Clinton olsa belki de İran’a saldırı çoktan başlamış olacaktı. Clinton’ın “İran’ı haritadan silme” tehditleri kayıtlarda. Demokrat ya da Cumhuriyetçi fark etmiyor Amerika’nın dış politikası söz konusu olduğunda. İçerde liberalliğin görece pozitif bir anlamı var ama dışarda aynılar.

İçim acıyor, olacakları düşündükçe. Irak işgaline, Libya’nın yıkımına içim nasıl acıdıysa, İran’a da öyle. Mesele rejimi sevmek ya da sevmemek değil. Bununla hiç alakası yok. Amerika’nın derdi de bu ülkelerdeki rejimlerin demokratlığıyla hiç alakası yok. Suudi’lerle iyi geçinen bir ülkenin demokrasiyle ne derdi olabilir ki? Sadece Amerika değil tabii, Amerika ne derse eninde sonunda onun çizgisine gelen Batı bloğunun tümünün derdi demokrasi değil.

Amerika bir komşumuzun daha canına okumak istiyor. Dünya sessizce izliyor. Irak işgali öncesindeki direnç de kırıldı. Kimse yürüyüş düzenlemiyor, kimse insan kalkanı oluşturma planları içinde değil. Bir faydası olmadı zaten bütün bunların. Bizim televizyon kanallarımız da cahilce yayınlar yapıyor. Alternatif kanallardan biri (Tele 1) İran’ın uranyum zenginleştirme kararını, nükleer anlaşmaların ihlali olarak nitelendirdi, oysa bu karar anlaşmayı ihlal etmiyor. Zaten Amerika çekildikten sonra anlaşma mı kaldı? “İran’dan petrol almayı sürdüreceğim, Amerikan ambargosuna itaat etmeyeceğim” diyen Türkiye, birkaç gün önce çark etti. Tüpraş, İran’dan petrol alımını durdurdu. Bir koyup üç almasak da, daha beter olmamak için Trump’ın emirlerine itaat ediliyor.

Amerika başlatacağı savaşa yine afili bir ad verecektir. Zaten savaşların adı operasyon oldu artık, sanki tümör alınacak, hasta sağlığına kavuşacak bu operasyon sonrasında. Öyle olmuyor, bütün ülke acı çekiyor, bütün ülke yıkıma uğruyor; yüzbinler, milyonlar ölüyor.

Bir etkimiz olur mu bilmem ama İran Savaşı’na elimizden geldiği kadar karşı çıkalım. Ayrıca sıranın Türkiye’ye geldiğini düşünmek için de çok neden var. Amerika Ortadoğu’yu baştan aşağı yeniden düzenliyor. YPG’ye, Stinger ve Javelin füzeleri, tankı ve uçağı olmayan IŞİD için verilmiştir diye düşünmek için saf olmak gerekiyor.

*Yazının başlığı “Hiroshima, Mon Amour” filmine bir göndermedir.

High Life: Adem ile Havva uzayda

TARİH:  4 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Claire Denis için yıllar evvel Roll dergisinde hakkı yenen bir yönetmen olduğunu yazmıştım. Berlin Film Festivali’nde, ana yarışmada değil de Forum ya da Panorama bölümünde “Beau Travail”ı (2000; “İyi İş”) izlemiş ve çok da beğenmiştim. Zaten Denis’yi “Chocolat” ve “Nenette et Boni”den tanıyor ve seviyordum. “Beau Travail”ın ana yarışmada olmamasını haksızlık olarak görmüştüm. Nitekim film, Village Voice dergisinin yılsonu değerlendirmesinde yılın en iyi filmi, Claire Denis de yılın en iyi yönetmeni seçildi sonradan. Roll gibi (basılı dergi olarak) tarih olan Village Voice, en kapsamlı “yılın en filmi” oylamalarından birini gerçekleştirirdi.

Claire Denis’nin filmleri giderek daha zor anlaşılır bir hal aldılar fakat. “High Life” da ne dediği, niye dediği kolay deşifre edilemeyen filmlerden biri. Denis, bir tür “yaradılış” hikâyesi anlatmak istemiş. Uzayda bir kara deliği araştırmaya gönderilen bir grup ‘suçlu’dan geriye kalanların, insan türünü nasıl yeniden yaratacaklarını anlatıyor film.

Tabuların her koşulda geçerli olamayacağı gibi bir şey de söylüyor film. Bence yeni bir şey değil bu söylenen, tabular tarihsel koşulların ürünüdür ve her koşulda geçerli olmaları beklenemez. Zaten en tabu yıkıcı kitaplar kutsal kitaplardır. Adem’le Havva’dan başlayarak aile içi cinsel ilişki yani ensest kutsal kitaplarda bolca mevcuttur.

Keza, insanın kendi idrarını içmemesi de kırılabilen, hatta uzay yolculuğu gibi ortamlarda kırılması şart da olan bir tabudur. İyi güzel de Claire Denis bize bunları, şimdi niye anlatıyor? Babayla kızı arasındaki ensest ilişkinin, yaşadığımız çağdaki trajik sonuçları ortada. İFF’de gösterilen “İmkânsız Aşk” böyle bir hikâye anlatıyordu mesela. O filmdeki baba figürü tiksindiriciydi.

Claire Denis

Denis, böyle bir ilişkinin (baba- kız arasında cinsel ilişkinin) insanlığın kurtuluşu için şart olduğu ve hatta böyle bir ilişkinin iyi de olduğu çok özel koşullar tasarlamış. İyi, güzel ama o özel koşullardan yola çıkıp hayatımıza dair ne gibi bir soru sorabiliriz? Ensest tabusu kalksın mı? Bu mudur? Ya da filmin anlattığı daha derin bir şeyler var da ben mi yakalayamadım?

Bütün dağınıklığına, anlaşılmazlığına, yavaşlığına ve sıkıcılığına rağmen ben High Life’ı yine de ilgiye şayan buluyorum. Tuhaf bir güzelliği de var filmin zaman zaman. İticiliği de. Juliette Binoche ve Robert Pattinson gibi isimler var başrollerde.

Greta: New York’ta bir göçmen

TARİH:  20 Nisan 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Neil Jordan’ın filmografisinde İçindeki Yabancı (The Brave One) gibi alenen faşizan bir film var. Var olduğu için de yapacağım şey yani Greta’daki yabancı düşmanlığına dair öğelere bakmak tam da öküz altında buzağı aramak olmayacak. Olsa olsa öküzün altındaki buzağıya bir kardeş bulmak kadar enteresan olabilir eleştirim.

Başrolünde Jodie Foster’ın oynadığı The Brave One, Charles Bronson’lu Death Wish’in (Ölüm Arzusu), erkek kahramanlı bir versiyonuydu. Ki Ölüm Arzusu’nun da yine rezil yeni bir versiyonu Eli Roth tarafından geçen yıllarda yapıldı. Tabii Greta için bir Death Wish ya da hatta bir The Brave One denemez. Onlardan çok çok daha hafif bir film bu kötü niyet açısından ama yine de yabancı düşmanlığı çok açık.

Greta aslında ilginç bir karakter analizi yapacakmış gibi başlıyor. Yabancılarla tanışmak için onlara yem atan, yemine gelen genç kadınların hayatından çıkmak bilmeyen, çıkmakta direneni de buna pişman eden tacizci bir kadın Greta (Isabelle Huppert). Kadın tacizci de olur! Burada bir kadının başka bir kadını tacizi söz konusu. Ama her türlü kombinasyon mümkün. Tabii hangi kadının beyanının asıl olduğu gibi bir problem de var önümüzdeki hikâyede. Çünkü tacizin iki tarafında da kadınlar var.

Neyse… Yakın zamanda annesini kaybetmiş genç Frances (Chloe Grace Moretz), Greta’da bir anne figürü bulduğunu düşünür. Fakat kısa zamanda Greta’nın ruh sağlığının yerinde olmadığını fark eder. Bundan sonrası Frances’in Greta’dan kurtulup kurtulamayacağı üzerine kurulu. Doğrusu Greta, seyircisini elinde tutmayı ve heyecanlandırmayı başardı. Festival seyircisi bile film sırasında alkışlayarak tepki verdi. Yeşilçam seyircisinden hiç farkı yoktu festival seyircisinin bu açıdan. Benim gibi kaşarlanmış seyirciler içinse ortada çok da heyecanlanacak bir şey yoktu doğrusu.
Jordan, kahramanlarının psikolojisiyle sadece gerilim türüne hizmet ettikleri ölçüde ilgileniyor. Genç kadın annesini kaybetmiş, anladık hadi; yaşlı kadın peki ne? Onun travması ne ki manyakça davranıyor? Film bununla hiç ilgilenmiyor. Greta hakkında bildiğimiz, sonradan Amerikalı olduğu. Batının en doğusundan, ‘demirperde’ ülkesi denilen topraklardan, eski komünist Macaristan’dan geldiği.

New York’ta, bir çanta bulunduğunda ne yapılmalıdır? İçinde bomba olabileceği şüphesiyle polise haber verilmelidir! Çünkü kötü yabancılar kol gezer. Filmin zayıf genç kadını Frances en başta bu hatayı yapar: Bulduğu çantayı polise vermez, sahibine teslim eder. Sahibi de kötü bir yabancı çıkar işte! Gördünüz mü olanı! İşte öküzün altındaki buzağı. Beğenmezseniz kışt deyin yeter! Greta’nın sular seller gibi İngilizce konuşan, arada bilinmeyen bir dilden kelimeler söylemeyen biri olması halinde film bir şey kaybeder miydi? Hayır! O zaman ne gerek vardı, kötülüğü bir ‘ötekiye’ yakıştırmaya? Tam da yabancı düşmanlığının ayyuka çıktığı, göçmenler önüne yasak üstüne yasak konulduğu günümüzde Greta’nın Amerikalı değil de Amerikalılaşmış olduğunu söylemenin anlamı ne?

Filmin mantığı zorlayan yanlarını bir kenara bırakıyorum. Sonuçta geriyor mu, geriyor. Öküzün altındaki buzağıyı da düşünmeniz şart değildir. Ama benim gibi düşünmeden edemeyenlerdenseniz de mideniz bulanıyor bir miktar.

Altın Eldiven: Almanya acı vatan!

TARİH:  13 Nisan 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşadıklarımdan öğrenemediğim bir şey var: Eleştirmenlerin fikirlerine güvenmemeyi öğrenemedim. Bir filmi seyretmeden önce onun Metacritic ya da Rotten Tomatoes gibi film değerlendirme sitelerinde ne puan aldığını hâlâ önemsiyorum. Ve bir filme gidip, gitmemeye bu puanlara bakıp karar verebiliyorum. Oysa o kadar yanlış, o kadar yanıltıcı olabiliyorlar ki bu değerlendirmeler.

Tabii, ben de bir eleştirmenim ve kendimi ciddiye almamayı da başaramıyorum. Sizden de kendimi ciddiye almanızı talep ediyorum üstüne üstlük. Bu ne yaman çelişki, sayın okur?

FİLMİN ERDEMLERİ VAR

Fatih Akın’ın ‘Altın Eldiven’ öncesindeki son filmi Paramparça (Aus dem Nichts) hem iyi eleştiriler aldı hem de bir sürü prestijli ödül. Bana kalırsa Altın Eldiven’in yanında Paramparça solda sıfır kalır. Ama gelin görün ki aldığı eleştirmen puanlarına göre ‘Altın Eldiven’ neredeyse gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri!

‘Altın Eldiven’in senaryosunun sorunları var. Diğer filmlerinin çoğunda da olduğu gibi. Ama filmin erdemleri de var ve bu erdemler bence filmi, ‘iyi film’ kategorisine sokabilecek nitelik ve nicelikte.

‘Altın Eldiven’ 1970’lerde geçiyor. Çok yönetmenli ‘Sonbaharda Almanya’ filminin ele aldığı yıllarda geçiyor diyebiliriz belki. 1970’lerde benim gibi ilkgençliğini yaşayan ve Almancı dayılara veya amcalara sahip olanlar için Almanya bir özgürlükler ve refah ülkesiydi. Dayım her yaz Almanya’dan ciciler getirir, yıllık blucin ihtiyacım (1 adet) ve müzik ihtiyacım (2 ya da 3 albüm) o sayede karşılanırdı. Ve tabii Pop dergisi alınır, Alman kızların hayalleri kurulurdu.

Oysa Almanya pek de parlak bir dönemden geçmiyordu. Kızıl Ordu Fraksiyonu etkindi. Alman devleti de onları en vahşi şekilde bastırıyordu. Bütün bu vahşetin geri planında çok daha büyük bir vahşet vardı elbette: Nazizm! Hitler faşizminin yaraları irin toplamış, iğrenç kokular salıyordu. Her Almanın, Nazizmle bir alakası olmuştu; ya kurban olarak ya da fail olarak. Kimisi akrabalarını toplama kamplarında kaybetmişti, kimisi onları toplama kamplarına bizzat tıkmıştı. Çoğunluksa itaat etmeyi seçmişti.
‘Altın Eldiven’ bunlara dair birkaç ipucu vermekle yetiniyor ama film boyunca o pis irin kokusunu, o düşkünlüğü, o dönemin üstüne çökmüş karanlığı neredeyse elle tutulacak kadar yoğun bir duyguyla perdeye yansıtıyor. Bravo!

‘Altın Eldiven’, babası komünist olduğu için toplama kamplarına atılmış bir genç manyağın hikâyesini anlatıyor. Adı Fritz Honka. Honka’nın müdavimi olduğu Zum Goldenen Handschuh adlı bar, Hamburg’un kötü şöhretli mahallelerinden birinde yar alıyor. Eski Nazi subaylar, yoksul dullar, her tür lümpen ve lümpen proleter bu bara takılıyor. Bu tipler (eski Nazi subay dışında) bence hiç de -kimilerinin yazdığı gibi- insani olmayan bir biçimde temsil edilmiyor (Screen’de Wendy Ide’ye göre öyle mesela). Tabii ki bir cumartesi akşamınızı bu tiplerle geçirmek istemezsiniz, tercih etme şansları olsa onlar da kendileriyle geçirmez. Ama film onların hayatlarındaki derin hüznü verebiliyor. En azından bu duygu bana geçti.

İKTİDARINI YAŞIYOR

Honka bu barda tanıştığı düşmüş kadınları yatağına atıyor, gerçi iktidarsız olduğu için bir cinsel ilişki kuramıyor onlarla. Nihayetinde iktidarını onları öldürerek yaşıyor. Honka korkunç biri, işlediği cinayetler de korkunç. Hannibal Lecter gibi hayran olacağımız bir seri katil değil o. Doğrusu da bu değil mi? Seri katillere hayranlık duymak sakat bir tutum değil mi?

Film çok kanlıymış. Bence değil ama, hadi öyle olsun. Cinayetler kanlı oluyor maalesef, ne yapacaksınız? Süper kahraman filmlerindeki gibi olmuyor.

HER PSİKOPAT SERİ KATİL DEĞİL

Filmin senaryosunun kusurları arasında Honka’nın alkolle ilişkisi var. Honka alkol aldığında bir canavarken, almadığında neredeyse bir melek. Ve bu iki durum arasında çok kolay bir geçiş var. Honka’nın komşularının yukarda neredeyse deprem olurken, sadece kokudan şikâyet etmeleri; cesetlerden kurtçuklar alt kat komşularının sofrasına düştüğünde bunun sonucunun görülmemesi gibi durumları da senaryonun eksikleri arasında sayabiliriz.

Honka bir psikopat ama her psikopat seri katil olmuyor. Film, bence Honka’nın sapıklığını besleyen ortamı çok başarılı bir biçimde betimliyor. Müthiş bir sahne tasarımı, müthiş bir renk paleti, çok iyi oyunculuklar bu filmi Fatih Akın’ın kariyerinde bence en yukarılara taşıyor.

Sanırım Batı, kendisine tutulan bu aynaya bakmaktan hoşlanmadı. Üstelik Haneke filmlerinde olduğu gibi steril bir şekilde de gösterilmiyor pislik. Fatih Akın’dan beklenen bu değildi sanırım. Benimse tam da beklediğim böyle bir şeydi Akın’dan.

Almanya acı vatan! Sadece gurbetçi Türkler için değil bazı Almanlar için de acı vatan!

Hayvan Mezarlığı: Kötü ikizler, yeniden

TARİH:  4 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeraltından çıkıp gelen kötü ikiz hikâyesi deyince akla şu sıralarda bir tek Jordan Peele’in ‘Biz’i geliyor. Oysa (Uğur Vardan’ın yorumuyla fark ettim benzerliği) bu hikâye çok önceden anlatılmıştı Hayvan Mezarlığı’nda. Filmin yeni çevriminde de tabii aynı şey var. Gömülen ölüler yeraltından çıkıp geri geliyorlar. Tıpkı yaşadıkları dönemdeki gibiler, görünüş açısından. Ama aynı değiller, bunlar kötü ikizlerimiz. İster bastırılanın geri dönüşü deyin, isterseniz ölenin ardından yaşanan suçluluk duygusu. Hikâye eski ve evrensel.

Ölüm, baş edebildiğimiz bir şey değil. Kafamız ne kadar bilimsel çalışırsa çalışsın, ölüm beraberinde suçluluk duygusunu birlikte getiriyor. İlkel insanlar, bir sevdikleri öldüğünde onu illa ki kendi düşüncelerinin ya da başkalarının kötü nazarlarının öldürdüğüne inanırmış. Bugün de çok farklı hissetmiyoruz. Ölenin ardından illa ki kendimizi suçluyoruz. Kendimizi suçladığımız için de ölenin bizi cezalandırmasından korkuyoruz.

Hayvan Mezarlığı, bu korku ve suçluluk duygusu üzerine kurulu. Ölüyü hem geri getirme arzusu, hem de onun gazabından korkmak filmin kahramanlarının açmazları. Şehir hayatından uzaklaşmak isteyen bir doktor ve ailesi yeni evlerinde bekledikleri huzura kavuşamazlar. Erkek (Biz’de de olduğu gibi) kalmakta direnir, kadın gitmek ister. Tabii ki kadın haklıdır.

Hayvan Mezarlığı vasat bir korku filmi. Oyunculuklar iyi ama sanki kısa bir hikâye sündürülmüş izlenimi veriyor.

Biz: Aynı gemide miyiz?

TARİH:  23 Mart 20019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Jordan Peele ilk filmi Kapan’la (Get Out) bence “aşırı” bir ilginin odağı oldu. “Kapan”, çok doğru ve kendisi için talihli bir zamanda sinemalara gelmişti. Korku türüne ırk perspektifinden bakan, en liberal Beyazların bile ruhlarının karanlık köşelerindeki Siyah düşmanlığını gösteren film, Oscar’ların “çok beyaz” olduğu sloganının gündeme oturduğu sıralarda vizyona girmişti. Bana kalırsa konjonktürün Kapan’a gösterilen ilgideki rolü büyüktü. Peele’in filmi özellikle ilk yarısında bu ilgiyi hakkedecek kadar iyiydi gerçekten ama sonrasında açıkça saçmalaşıyordu.

SPOILER’SIZ OLMAZ
Aynı duyguyu “Biz” filminde de yaşadım. Jordan Peele’in filmi konusu dışında gayet iyi bir film. “Biz”in görüntü ve oyuncu yönetimi çok iyi, diyaloglar güzel yazılmış… Ama filmin sürprizi, yani korku öğesi devreye girdiği andan itibaren film anlam üretemiyor. Jordan Peele’le yapılan söyleşilerde yönetmenin duyarlılıklarını, dünyada olan bitenler karşısında ayrıcalıklı yeri olan biri yani bir Amerikan vatandaşı olarak, sorumluluk alma çabasını görüyorum, takdir ediyorum. “Biz” adından da çıkarılabileceği gibi Jordan Peele’in “biz”ini yani Amerikalı olmayı anlatma iddiasında. Sıradan, üst-orta sınıf bir Amerikan ailesinin, kendi karanlık yüzüyle karşılaşması ve bununla savaşması filmin hikâyesi.

Gerilim ya da korku filmlerini spoylır (spoiler-sürpriz-bozan) vermeden eleştirmek imkânsız bence. Bu nedenle filmi seyretmeyenler yazının bundan sonrasını şimdilik okumayabilirler. Hoş, ben yine de yazıyı muğlak bir genellikte bırakmaya çalıştım.

SORUN AMERİKA’DA
Oliver Stone’un bol Oscar’lı (1986) Platoon’unun finalinde filmin kahramanı Chris’in sözlerini yazının başına koydum. Platoon Vietnam Savaşı’na dair bir filmdi. Filmin yönetmeni Oliver Stone ise Hollywood standartlarında solcu bir yönetmen oldu her zaman. Fakat Vietnamlı olsanız yukardaki laflara sinir olmaz mısınız? Adamlar binlerce kilometre öteden gelip milyonlarca insanınızı öldürmüş, halkınıza tecavüz ve işkence etmiş, gelecek kuşakların bile sakat doğmasına neden olacak kadar toprağınızı zehirlemiş olacak ve sonra da biz aslında kendimizle savaştık diyecek. Aslında düşman içimizdeydi, biz düşmanla savaşmadık diyecek. Sizi, konu mankeni yapacak.

Bu sözlerdeki iyi niyeti anlamıyor değilim. Gerçek payını da görüyorum. Burada dünyaya yaşattıkları dehşetin sorumluluğunu üstlenmek isteyen biri var. Jordan Peele de Amerika’yı sorgularken, suçluyu dışarda aramak yerine kendi içine bakmaya, sorunu Amerikan ruhunda aramaya çalışıyor. Ama ortaya çıkan saçma sapan bir şey maalesef. Hani hep diyoruz ya: “Hepimiz aynı gemide değiliz!” Aslında Peele de kısmen bunu diyor. Kimisi güvertede; kimisi ise makine dairesinde, güneş görmeyen kapalı yerlerde. Fakat bu alttakiler üsttekilerin kopyası. Yukardakilerle aşağıdakiler aynı insanlar olunca mesaj karışıyor. Üstelik bu alttakiler anlamsızca kötü olunca ortada mesaj filan da kalmıyor. Geminin altındakiler üsttekilerin kötü birer kopyasıysa, üsttekileri suçlamak da imkansız.

Kısacası ortada sınıfsal bir bakış açısı olmayınca, dünya üzerindeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedenleri insanın özünde bulunuyor. Eşitsizlikten ve adaletsizlikten hepimiz aynı derece suçlu değiliz ama eğer öyleysek, hepimiz eşit derecede suçluysak yapacak bir şey de yok. Kısacası bu, iyi niyetli bakış açısı sonuçta anlamlı bir şey söyleyemeyen bir zevzeklikten ibaret kalıyor ki “Biz” tam da bu: Bir zevzeklik.

KENDİMİZİ İZLETEN FİLM
Tabii filmin hikâyesi boyunca binlerce delikten de belki söz etmek lazım… Nasıl oluyor da alttakiler dışardakilerin haberi olmadan, yukarıyı izliyor, örgütleniyor, yukardaki kopyalarını buluyor falan filan… Nasıl oluyor da sadece çiğ tavşan yiyerek hayatta kalıyorlar? Tavşanlar ne yiyor? Bir örnek giysilerini kim üretiyor?

Filmin başrolündeki Lupita Nyong’o çok başarılı. Kocası rolündeki Winston Duke da iyi fakat karakteri anlamsızca salak olabilen biri olarak çizilmiş. Filmin ince ince verdiği başka mesajlar da var: Filmde, Niggers With Attitude’un (NWA) “Fuck Tha Police”inin çalması, polis şiddetine karşı bir tepki. İki küçük roldeki oyuncunun t-shirt’lerinde de Black Flag grubunun ismi ve logosu var. Black Flag de anarşist bir gruptu ve bir single’ının kapağında ağzına silah sokulmuş bir polis resmi vardı. Ayrıca 11 11 olarak görülebilecek bir logosu vardı grubun ki bu da İncil’deki Jeremyah bölümüne gönderide buluyor. Burada tanrı gazabını göndereceğinden söz ediyor.

Sonuçta, iyi yapılmış bir film olduğu için “Biz” kendini izlettiren bir film. Ama Peele’in sorunu yönetmenliğinde değil, dünyaya bakışında. İki filminin de nihayetinde anlamsızlaşmasının nedeni burada gibi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com