Whitney: Katilini biliyoruz

TARİH:  17 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Whitney Houston ile Michael Jackson buluşurlar, hiçbir şey konuşmadan saatlerce yan yana otururlarmış. Aynı cenderenin altında posaları çıkarılan, pırıl pırıl bir dış görünümün altında kayıp, yaralı iki çocuk… Onlar birbirlerini konuşmadan anlamasın da kim anlasın? “Whitney” adlı belgeselde öğrendiğim en çarpıcı, en dokunaklı bilgi benim için buydu.

whitney-katilini-biliyoruz-531800-1.Bu yıl içinde Whitney Houston üzerine seyrettiğim ikinci belgesel oldu “Whitney”. İlki ki benim daha çok beğendiğim ama genelde daha az beğenileni “Whitney: Can I Be Me?” yani “Whitney: Kendim Olabilir miyim?” adını taşıyordu.

1963 doğumlu Whitney Houston yaklaşık 6 yıl önce Şubat 2012’de hayatını yitirdi. Gelmiş geçmiş en başarılı şarkıcılardan biriydi. Plak satışlarıyla, ardı ardına bir numaraya ulaşan şarkılarının sayısıyla birçok rekora sahip Whitney Houston. Çok güzel bir kadındı. Müzisyenliğinin yanı sıra oyunculuk da yapmıştı ve Kevin Costner’la oynadığı Bodyguard’la da çok başarılı olmuştu.

Bütün bu trajik Hikâyelerin başında hep olduğu gibi Whitney’nin Hikâyesinin de başında mutsuz bir çocukluk ve işlevsiz bir aile var. Bunlara ek olarak Whitney’nin Hikâyesinde bir kuzen tarafından taciz edilme de var ki, birçok şeyi belirliyor. Whitney’nin cinsel kimliğinde yaşadığı karmaşadan uyuşturucu bağımlılığına kadar. Karmaşa dedim ama belki de hem erkeklerle hem de kadınlarla birlikte olan Whitney doğuştan biseksüeldi ve sağlıklı bir şekilde cinsel kimliğini yaşıyordu. Bütün bunları filmden öğrenebilirsiniz ve kendi kararınızı verebilirsiniz.

whitney-katilini-biliyoruz-531802-1.

Asıl büyük etken iğrenç müzik endüstrisi
“Whitney” filminin ilk belgesel “Can I Be Me?”ye kıyasla dezavantajı bana göre Houston’ın Robyn Crawford adlı hayat arkadaşıyla yaşadığı ilişkiyi çok geride bırakması. Whitney Houston’ın koruyucusu, kollayıcısı, tur menajeri ve büyük ihtimalle sevgilisi olan Robyn ikinci filmde neredeyse bir dipnot düzeyine inmiş. İlk filmden anladığım ise Houston’ın Bobby Brown’la evlenmesinden sonra kocasının baskısına boyun eğerek Robyn’i yanından uzaklaştırması, şarkıcının trajik sonunu getiren büyük bir etkenmiş. Ama tabii asıl büyük etkeninin iğrenç müzik endüstrisi olduğunu aklımızda tutarak. Bu dünyada Whitney Houston üzerinden o kadar çok kişi o kadar büyük paralar kazanıyorlar ki… Çevresindeki sülüklerin gözünü para bürüdüğü için altın yumurtlayan kazlarını öldürdüklerini fark etmiyorlar bile. Bu Hikâyeyi biliyoruz, en son Amy Whinehouse’ın Hikâyesinde de seyrettik. Ya da kapitalizmin kâr hırsının gezegenimizi öldürmesini naklen izliyoruz her gün.

Whitney’le dans etmek isterdim, pek beceremesem de… Fonda “I wanna dance with somebody, with somebody who loves me” çalarken…

Whitney, dokunaklı bir film. Bu büyük şarkıcıyı anmak için iyi bir fırsat.

Climax: Tersine Evrim – Bölüm İki

TARİH:  10 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Tanrı aramızda” der, filmin en aklı başında kişisi ve ekibin koreografı olan Selva. Tanrı gerçekten de aralarındadır ve tanrının adı Gaspar Noe’dir. Noe’nin kamerası ve aklı, karakterlerine kelimenin tam anlamıyla tepeden bakar. Tıpkı gökte olduğu düşünülen Hıristiyanların tanrısının bakacağı gibi. Filmin önemli bir bölümünde dansçıları çılgınca hareket eden figürler olarak kuşbakışı görürüz. Bu bakış hepsini benzer varlıklara indirger, yüzlerini ve ifadelerini saklar. Sadece bu da değil, bu dans sahnelerinin hemen hepsi genel plandır, merkezinde bir kişi olsa da.

Böcekler gibidirler. Arılar belki de. Bu dansları güzel bulmak ya da bulmamak tamamen kişisel beğeniyle ilgili bir şey. Ben çirkin buluyorum. Hiç estetik gelmiyorlar bana. Danstan çok akrobasiyle, cimnastik sporuyla benzeşiyorlar. Her bir dansçı bir diğerinden daha süratli, daha çevik, daha esnek ve daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor gibi bu danslarda. Darwinist anlamda kim daha “fit” yarışması gibi bu danslar. Bana estetik ve erotik gelmiyor.Filmin ilk bölümünde karakterleri daha yakından tanıyoruz. David, partideki bütün kızları düzmeyi arzuluyor, buna arkadaşı Müslüman Omar’ın sevgilisi Gazelle de dahil. Omar’ı Gazelle’e birlikte üçlü seks yapamaya ikna etmeye çalışıyor. Grubun yöneticisi ve parti içkisi sangriayı hazırlayan karakter filmin tek çocuk sahibi kişisi, adı Lou’ydu galiba. Artık kendisine yönelik talebin azaldığı bir dönemde rastgele bir ilişkiden peydahladığı oğlu Tito’ya bu çılgın ortamda annelik yapmaya çalışıyor. Bu filmdeki hamilelikler zaten hep rastgele ilişkilerden. Bir başka dansçı kız hamile ama çocuğun babası kim bilmiyor. Kısacası hayvanlar gibi duygusal bağ kurmadan düzüşen bir grup bu ve hayvanlarda olduğu gibi babalar ortada yok. Filmin ilk yarısındaki halleri aslında ikinci yarısındaki hallerinin habercisi.

Filmin ikinci yarısında grup içkilerine bir madde karıştırıldığını bir anda anlıyor ve aynı anda bir linç grubuna dönüşüyor. İçki içmeyen Müslüman Omar anında suçlanıp, karda kışta ölüme terk ediliyor. Omar’ın yokluğunda, fırsattan istifade eden sevgilisi Gazelle önce David’le flört ediyor ardından kendi erkek kardeşiyle yatıyor. Filmde gösterilen tek heteroseksüel ilişki de bu. Kokainman olduğu anlaşılan kız bir kazada alev alıyor, kimse umursamıyor. David, Siyahların saldırısına uğruyor, kafasında şişe kırılıyor ve iğdiş edilmekle tehdit ediliyor durup dururken. Saldırgan siyahlar bununla da yetinmiyor, David’in alnına gamalı haç resmi çiziyor. Filmin son bölümlerinde kamera ters dönüyor. Adı kandan gelen ve kan rengindeki sangria içkisini içen bu “vampir” grubuna uygun biçimde. Bu arada hamile kız da saldırıya uğruyor, sangriaya LSD katmakla suçlanıyor ve kendisini öldürmeye teşvik ediliyor. Annesi oğlu Tito’yu korumak isterken onu tutup elektrik odasına kitliyor ve üstüne bir de anahtarı kaybediyor. Sonucu tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor. Denilebilir ki herkes ilahi bir cezaya uğruyor. Bu film, yönetmenin de dediği gibi Amerika’da çevrilemezdi çünkü kötüler ağırlıklı bir şekilde Siyahlar ve lezbiyenler. Hamile kadının karnına tekmeyi basan da, David’in kafasında şişe kıranlar da Siyahlar. Sangriaya ilaç katan ve her şeyin çığrından çıkmasına neden olan da bir lezbiyen. Noe bu altgrupları hedefine koymamıştır belki ama böyle de okuyanlar çıkabilir ve film bu yorumlara açık. Salonun bir duvarında asılı duran Fransız bayrağından bir milliyetçilik eleştirisi çıkarmaya çalışmak da nafile bir çaba çünkü Noe’nin böyle bir derdi yok. Filmde de söylediği gibi Fransız olmaktan gurur duyan bir film bu. Söyleşilerinde de söylüyor Noe bunu.
Noe filminin Kubrick’in 2001’inin tersini yaptığını, orada hayvandan insana evrimin anlatıldığını, bu filmde ise insandan hayvana ters evrimi anlattığını söylüyor. Darwin’e göre ters evrim diye bir şey evrim kuramına aykırıdır. Evrim geriye gitmez. Noe bir tek evrimden anlıyor ama onu da yanlış anlıyor. Filmde olan bir ters evrim değil elbette. Bana grubun aniden bir linç çetesine dönüşmesi hiç inandırıcı gelmedi bu arada. LSD denemedim ama böyle bir etkisi olsaydı 60’lar hippi kuşağı herhalde toptan telef olurdu.

Filmi neden beğenmediğimi neden çirkin, ahlakçı ve sağcı bulduğumu umarım anlatabilmişimdir. İnsana böcek gibi bakan, ideolojik çerçevesi Darwinizmle (evrim kuramıyla) sınırlı olan, içki ve uyuşturucuların zararlarına dair ders veren ve geriye doğru bir evrim anlattığı iddiasındaki, bence çirkin danslarla bezeli bu filmden hiç hoşlanmadım. Kaldı ki filmin eşcinsel ve Siyahlara dair de hoş şeyler söylemediği iddia edilebilir. Bu arada evrim kuramına ben de inanıyorum. Doğa vahşi ve acımasızdır. İnsan da bunun halâ ve daima bir parçasıdır. Biyolojik varlıklar olduğumuz sürece, 2001’deki gibi safi zihine dönüşmedikçe bu böyle de kalacak. Noe bir 2001 Uzay Yolu Macerası hayranı. Filmi belki 60 kez izlemiş ve 2001’e dair belki de dünyanın bir numaralı koleksiyoncusu. 2001’in, zihnin (aklın) madde ve teknoloji üzerindeki nihai ve mutlak gücünün manifestosu olduğunu söylüyor. Nazım Hikmet olsaydı, Berkeley’e “Behey Berkley!” dediği gibi Noe’ye de benzer şeyler söylerdi herhalde. Evrim gibi maddeci bir kuramdan gelip, aynı zamanda bir ateist olup sonra zihnin madde üzerindeki gücüne inanmak, evrimin belki de bu yönde olmasını ummak büyük çelişki. Tam bir idealizm, felsefi açıdan. Ve biliyor musunuz çocuklar, bütün bunlar sağcılık işte! Sağcı olmanın binbir biçimi var, alkol içmemek, dindar olmak, muhafazakar bir hayat sürmek bunlardan sadece biri.

Ben de evrime inanıyorum, genlerimizin belirleyici önemine inanıyorum. Doğa vahşi, evet. Bunları söylemek hiçbir şey değil. Bunun üzerine konanlar, kanabilenler üzerine konuşmak lazım. Bu sessiz uzayda ve bu vahşi doğada, müthiş yıkıcı ve gaddar olabilen ama hiçbir hayvanın yapamadığını da yapabilen, başka türleri korumak için çaba harcayabilen, doğasına direnip vegan olabilen, sanat yapabilen bir hayvanız. Binlerce yıllık tarihlerimiz, kültürlerimiz var. Türlü türlü ruh hallerimiz, acılarımız, hüzünlerimiz, suçlarımız, pişmalıklarımız var. Noe çok yüzeyde dolaşıyor ve çirkinlikten başka bir şey görmüyor. Çirkinlikten başka bir şey sunmuyor. En azından bana karşı bu böyle. Bu bir yorum, filmin olası tek yorumu değil. Bu arada Noe’nin karısı yönetmen Lucile Hadzihalilovic’in son filminin adının “Evrim” olduğunu hatırlatayım. Ben son derece manasız bulmuştum o filmi de. Anlaşılan karı-koca, evrim kuramında takılıp kalmışlar ama evrimden de pek bir şey anlamıyorlar.

NOT: Filmin senaryosu hakikaten de 5 sayfa değilmiş, topu topu 1 sayfaymış, Noe söylüyor.


Hayvan Mezarlığı: Kötü ikizler, yeniden

TARİH:  4 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeraltından çıkıp gelen kötü ikiz hikâyesi deyince akla şu sıralarda bir tek Jordan Peele’in ‘Biz’i geliyor. Oysa (Uğur Vardan’ın yorumuyla fark ettim benzerliği) bu hikâye çok önceden anlatılmıştı Hayvan Mezarlığı’nda. Filmin yeni çevriminde de tabii aynı şey var. Gömülen ölüler yeraltından çıkıp geri geliyorlar. Tıpkı yaşadıkları dönemdeki gibiler, görünüş açısından. Ama aynı değiller, bunlar kötü ikizlerimiz. İster bastırılanın geri dönüşü deyin, isterseniz ölenin ardından yaşanan suçluluk duygusu. Hikâye eski ve evrensel.

Ölüm, baş edebildiğimiz bir şey değil. Kafamız ne kadar bilimsel çalışırsa çalışsın, ölüm beraberinde suçluluk duygusunu birlikte getiriyor. İlkel insanlar, bir sevdikleri öldüğünde onu illa ki kendi düşüncelerinin ya da başkalarının kötü nazarlarının öldürdüğüne inanırmış. Bugün de çok farklı hissetmiyoruz. Ölenin ardından illa ki kendimizi suçluyoruz. Kendimizi suçladığımız için de ölenin bizi cezalandırmasından korkuyoruz.

Hayvan Mezarlığı, bu korku ve suçluluk duygusu üzerine kurulu. Ölüyü hem geri getirme arzusu, hem de onun gazabından korkmak filmin kahramanlarının açmazları. Şehir hayatından uzaklaşmak isteyen bir doktor ve ailesi yeni evlerinde bekledikleri huzura kavuşamazlar. Erkek (Biz’de de olduğu gibi) kalmakta direnir, kadın gitmek ister. Tabii ki kadın haklıdır.

Hayvan Mezarlığı vasat bir korku filmi. Oyunculuklar iyi ama sanki kısa bir hikâye sündürülmüş izlenimi veriyor.

Biz: Aynı gemide miyiz?

TARİH:  23 Mart 20019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Jordan Peele ilk filmi Kapan’la (Get Out) bence “aşırı” bir ilginin odağı oldu. “Kapan”, çok doğru ve kendisi için talihli bir zamanda sinemalara gelmişti. Korku türüne ırk perspektifinden bakan, en liberal Beyazların bile ruhlarının karanlık köşelerindeki Siyah düşmanlığını gösteren film, Oscar’ların “çok beyaz” olduğu sloganının gündeme oturduğu sıralarda vizyona girmişti. Bana kalırsa konjonktürün Kapan’a gösterilen ilgideki rolü büyüktü. Peele’in filmi özellikle ilk yarısında bu ilgiyi hakkedecek kadar iyiydi gerçekten ama sonrasında açıkça saçmalaşıyordu.

SPOILER’SIZ OLMAZ
Aynı duyguyu “Biz” filminde de yaşadım. Jordan Peele’in filmi konusu dışında gayet iyi bir film. “Biz”in görüntü ve oyuncu yönetimi çok iyi, diyaloglar güzel yazılmış… Ama filmin sürprizi, yani korku öğesi devreye girdiği andan itibaren film anlam üretemiyor. Jordan Peele’le yapılan söyleşilerde yönetmenin duyarlılıklarını, dünyada olan bitenler karşısında ayrıcalıklı yeri olan biri yani bir Amerikan vatandaşı olarak, sorumluluk alma çabasını görüyorum, takdir ediyorum. “Biz” adından da çıkarılabileceği gibi Jordan Peele’in “biz”ini yani Amerikalı olmayı anlatma iddiasında. Sıradan, üst-orta sınıf bir Amerikan ailesinin, kendi karanlık yüzüyle karşılaşması ve bununla savaşması filmin hikâyesi.

Gerilim ya da korku filmlerini spoylır (spoiler-sürpriz-bozan) vermeden eleştirmek imkânsız bence. Bu nedenle filmi seyretmeyenler yazının bundan sonrasını şimdilik okumayabilirler. Hoş, ben yine de yazıyı muğlak bir genellikte bırakmaya çalıştım.

SORUN AMERİKA’DA
Oliver Stone’un bol Oscar’lı (1986) Platoon’unun finalinde filmin kahramanı Chris’in sözlerini yazının başına koydum. Platoon Vietnam Savaşı’na dair bir filmdi. Filmin yönetmeni Oliver Stone ise Hollywood standartlarında solcu bir yönetmen oldu her zaman. Fakat Vietnamlı olsanız yukardaki laflara sinir olmaz mısınız? Adamlar binlerce kilometre öteden gelip milyonlarca insanınızı öldürmüş, halkınıza tecavüz ve işkence etmiş, gelecek kuşakların bile sakat doğmasına neden olacak kadar toprağınızı zehirlemiş olacak ve sonra da biz aslında kendimizle savaştık diyecek. Aslında düşman içimizdeydi, biz düşmanla savaşmadık diyecek. Sizi, konu mankeni yapacak.

Bu sözlerdeki iyi niyeti anlamıyor değilim. Gerçek payını da görüyorum. Burada dünyaya yaşattıkları dehşetin sorumluluğunu üstlenmek isteyen biri var. Jordan Peele de Amerika’yı sorgularken, suçluyu dışarda aramak yerine kendi içine bakmaya, sorunu Amerikan ruhunda aramaya çalışıyor. Ama ortaya çıkan saçma sapan bir şey maalesef. Hani hep diyoruz ya: “Hepimiz aynı gemide değiliz!” Aslında Peele de kısmen bunu diyor. Kimisi güvertede; kimisi ise makine dairesinde, güneş görmeyen kapalı yerlerde. Fakat bu alttakiler üsttekilerin kopyası. Yukardakilerle aşağıdakiler aynı insanlar olunca mesaj karışıyor. Üstelik bu alttakiler anlamsızca kötü olunca ortada mesaj filan da kalmıyor. Geminin altındakiler üsttekilerin kötü birer kopyasıysa, üsttekileri suçlamak da imkansız.

Kısacası ortada sınıfsal bir bakış açısı olmayınca, dünya üzerindeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedenleri insanın özünde bulunuyor. Eşitsizlikten ve adaletsizlikten hepimiz aynı derece suçlu değiliz ama eğer öyleysek, hepimiz eşit derecede suçluysak yapacak bir şey de yok. Kısacası bu, iyi niyetli bakış açısı sonuçta anlamlı bir şey söyleyemeyen bir zevzeklikten ibaret kalıyor ki “Biz” tam da bu: Bir zevzeklik.

KENDİMİZİ İZLETEN FİLM
Tabii filmin hikâyesi boyunca binlerce delikten de belki söz etmek lazım… Nasıl oluyor da alttakiler dışardakilerin haberi olmadan, yukarıyı izliyor, örgütleniyor, yukardaki kopyalarını buluyor falan filan… Nasıl oluyor da sadece çiğ tavşan yiyerek hayatta kalıyorlar? Tavşanlar ne yiyor? Bir örnek giysilerini kim üretiyor?

Filmin başrolündeki Lupita Nyong’o çok başarılı. Kocası rolündeki Winston Duke da iyi fakat karakteri anlamsızca salak olabilen biri olarak çizilmiş. Filmin ince ince verdiği başka mesajlar da var: Filmde, Niggers With Attitude’un (NWA) “Fuck Tha Police”inin çalması, polis şiddetine karşı bir tepki. İki küçük roldeki oyuncunun t-shirt’lerinde de Black Flag grubunun ismi ve logosu var. Black Flag de anarşist bir gruptu ve bir single’ının kapağında ağzına silah sokulmuş bir polis resmi vardı. Ayrıca 11 11 olarak görülebilecek bir logosu vardı grubun ki bu da İncil’deki Jeremyah bölümüne gönderide buluyor. Burada tanrı gazabını göndereceğinden söz ediyor.

Sonuçta, iyi yapılmış bir film olduğu için “Biz” kendini izlettiren bir film. Ama Peele’in sorunu yönetmenliğinde değil, dünyaya bakışında. İki filminin de nihayetinde anlamsızlaşmasının nedeni burada gibi.

Ritüel: Bitmiş bireycilik, yürümeyen cemaatçilik

TARİH:  27 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Baştan söylemeli, ilki 1973’te, ikincisi ise 2006’da çevrilen Wicker Man (Gizemli Ada/Lanetli Ada) filmlerini gördüyseniz, Ritüel’de neler olacağını kolayca tahmin ediyorsunuz. Wicker Man’i görmediyseniz de filmin nereye evrileceğini tahmin etmek zor değil. Titanic’te de geminin batacağını biliyorduk, önemli olan o noktaya nasıl gittiği diyorsanız: Maalesef o noktaya da gerilimi yukarda tutarak, seyircisini avucunun içine alarak gitmiyor film.

Korku ve gerilim filmlerini “spoiler” vermeden yorumlamak çok güç. Filmi anlatmak hiçbir zaman sevdiğim bir şey değil ama yorumlarken de bazı şeyleri anlatmak durumundasınız. Bu yüzden isterseniz okumayı filmi seyretmenin ardına bırakabilirsiniz.

Filmin kahramanı Dani’nin ailesini kaybetmesiyle başlıyor hikâye. Danny’nin bipolar kardeşi Terry, depresyondayken annesi ve babasını öldürüp intihar ediyor. Dani, bu olayın şokunu yaşarken erkek arkadaşı Christian’ın İsveç’e gideceğini öğreniyor. Christian, Josh ve Mark adlı arkadaşlarıyla birlikte Pelle adlı İsveçli arkadaşlarının davetini kabul etmiş. Dani de geziye katılıyor ve 5 arkadaş Horga adlı kuzey İsveç kasabasına geliyorlar. Burada, 9 gün sürecek bir ritüel yaşanacak, bahar karşılanacak. Üstelik, bu yılki 90 yılda bir yapılan özel bir ritüel.

Filmin nasıl karşıtlıklar üzerine kurulu olduğunu anlatmaya çalışayım. Amerikalı gençlerin ilişkileri Mozaik grubunun söyleyebileceği şekilde (Plastik Aşk şarkısına gönderme yapıyorum) plastikten. Ne Christian, Dani’nin sırtını dayayabileceği bir sevgili, ne Dani’nin Josh’la ve Mark’la arkadaşlığı sağlam. Herkes son derece bireyci, son derece yalnız, son derece rekabetçi. Bunun acısını en çok çeken de en kırılgan ruh halindeki Dani. Vahşi kapitalist Amerika’nın bireyci evlatlarının durumu bu.

Yönetmen Ari Aster bu grubun karşısına sosyal demokrat-kapitalist İsveç’in ücra bir kasabasındaki pagan-komünal bir toplumu koyuyor. Bu komünal toplumda birey toplum için var. Seks bile, toplumun kendini yeniden üretmesi için yapılan bir eylem, zevkle alakası yok. Mahremiyet de söz konusu değil. Toplumsal bir kararla, toplu bir törenle çiftleşiliyor. Ölüm bile bireysel değil. Hayatı 16 yıllık mevsimlere bölüyorlar. 48-72 yaşları arasına denk gelen hayatın kış mevsimi sona erince, ölüm de toplumsal bir ritüelle gerçekleşiyor. Henüz ölmemiş ihtiyarlar, topluma yük olmamak ya da ritüel gereği intihar ediyorlar (akla Narayama Türküsü geliyor). Acı birlikte çekiliyor, sevinç birlikte yaşanıyor. Birey topluluk içinde eriyor, birey diye bir şey yok hatta.

Bütün bunlar totaliter komünist toplum imgesini simgeliyor diye düşünmemiz son derece doğal. Hiç de çekici değil, hatta dehşet verici. Yalnız kalmamak güzel ama bunun bedeli, bireysel özgürlüklerden feragat etmek. Daha önceden belirlenmiş bir düzen içinde yaşamak.

Öte yandan yönetmen Aster, filmin kahramanı Dani’ye, erkek arkadaşı Christian’ı değil, pagan-komünal toplumu seçtiriyor. Christian’ın bir ad olmanın yanı sıra Hristiyan anlamına geldiğini de söylemek lazım. Yani Dani, paganlığı Hristiyanlığa, toplumculuğu bireyciliğe tercih etmiş de oluyor. Yönetmenin tercihi de bu mu?

Baktığınız yere göre filmin, bireyci kapitalizmin komünal bir toplumdan daha iyi olduğu mesajını verdiğini de söyleyebilirsiniz, tersini de. Bana birincisi daha makul görünüyor. Sonuçta Dani, ruh sağlığı yerinde olmayan bir kardeşe sahipti ve kendisi de kötü durumdaydı. Sağlıksız bireylerin seçiminin, sağlıksız olduğu filmin mesajı belki de. Ya da belki de ne yalnız ne de birlikte oluyor diyor film. Toplumu bir büyük aile olarak görürsek (ben öyle görmem ama yönetmen filminin aile hakkında olduğunu söylüyor), ne aileyle ne de ailesiz diyor film sanki

Ritüel, Aster’in bir önceki filmi Hereditary’ye göre de, kendi başına
değerlendirildiğinde de başarısız bir film. Fazlasıyla uzun ve yavaş olmanın
yanı sıra, akmayan bir şeyler var filmde. Sinematografi güzel, başarılı
sahneler de var ama olmamış sonuçta. Ayrıca, modern kapitalist, bireyci ve
rekabetçi toplumun ilişkilerinin karşısına, çoktan tarihe karışmış, komünal bir cemaati çıkararak tartışmanın de bir manası yok. Eğer bu cemaat komünist toplumu temsil ediyorsa, bu yanlış bir temsil. Komünizmden anlaşılan bu değil. Ama ABD ve Hollywood’un, bireysel özgürlüklerin tamamen yok edildiği komünizm tahayyülü buna yakın bir şey.

Mutlu Lazzaro: İradenin iyimserliği

TARİH:  16 Mart 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mutlu Lazzaro, vizyona gireli çok oldu ama seyahatlerim nedeniyle yazamadım. Boş geçmek de filme haksızlık olacaktı. Film, Cannes’da en iyi senaryo almıştı zaten. Tromsö Film Festivali’nde ise Ahmet Gürata’nın da üyesi olduğu ana jüri tarafından en iyi film seçildi. Mutlu Lazzaro, doğrusu bu ödülleri hak eden, nevi şahsına münhasır bir film. Film, Nobel ödüllü Garcia Marquez’in tanıttığı büyülü gerçekçilik tanımına giriyor denilebilir. Sadece fantastik ile gerçekçi olanın bir karışımını içerdiği için değil, Marquez’in romanları gibi kalbi solda attığı için de bu tanıma uyuyor. Filmin yönetmeni Alicia Rohrwacher, Tromsö’ye gönderdiği ödül konuşmasında sosyalist Gramsci’nin bir sözünü anımsattı: “Bilincin karamsarlığı ve iradenin iyimserliği” ile yaşamayı önerdi.

“Mutlu Lazzaro” doğrusu pek de mutlu bir öykü anlatmıyor. Film ‘90’larda İtalya’nın geri kalanından kopuk yaşayan bir köyde başlıyor. Bu köyde hala feodal bir düzen hüküm sürmekte, sigara kraliçesi markiz, hiçbir sosyal hakları ve maaşları olmayan marabalarını acımasızca sömürmektedir. Anası-babası olmayan, sadece ninesiyle yaşayan genç Lazzaro ise köylülerin en safıdır. Her şeye iyi niyetle yaklaşır, kendisinden istenen her işi yapar, hiçbir şeyde kötülük görmez. Inviolata (El Değmemiş anlamına geliyor) köyünün “iyi insanıdır” o, tıpkı Brecht’in Sezuan’ın “iyi insanı” gibi. Ama iyi insan olmak sömürülmeye de açık olmak demektir ve Lazzaro’yu herkes sömürür. Bu köyün dünyadan kopuk düzeni, markizin oğlunun kendisine kaçırılma süsü vererek fidye istemesi; bu bilginin de polise ulaşmasıyla bozulur. Polis köye geldiğinde gözlerine inanamaz: Çocuklar okula gitmemekte, onlarca kişi aynı binada kalmakta, hak-hukuk
işlememektedir bu köyde. Dinin de yardımıyla, her şeyden korkmaya koşullanmış köylüler bir karış sığlıktaki dereyi geçmeyi bile becerememektedir. Lazzaro, tam bu sırada uçurumdan düşer ve ölür… Ama Hristiyan mitolojisindeki Lazarus gibi dirilir.

Günümüze geliriz. Şehre göç eden köylülerin hayatı eskisinden de beterdir. Eski feodal sömürgenlerin yerini yenileri almıştır. Hatta eski feodal lordlar da finans kapitalin elinde oyuncak olmuş, her şeylerini kaybetmişlerdir. Yine de kimse geriye dönmek, köyde yaşamak istemez. Saf Lazzaro, bu sırada markizin oğlu Tancredi’yle karşılaşır. Tancredi, zamanında Lazzaro’ya belki de aynı babaya sahip olduklarını, Lazzaro’nun annesinin, çoğu köylü genç kız gibi, babasının tecavüzüne uğramış olabileceğini söylemiştir. Lazzaro, bu yüzden Tancredi’yi kardeşi beller. Ve bankaya gidip kardeşi Tancredi’nin mallarının geri verilmesini ister…

Mutlu Lazzaro’nun iddialı bir konusu var. Sömürünün çağlar ve düzenler boyunca evrimini anlatıyor. Öte yandan da insan iyiliğine her şeye rağmen bir saygı duruşunda bulunuyor. Mutlu Lazzaro, heyecanla izlenen bir film değil belki ama hem acıtan-hem de insanın içini ısıtan ender filmlerden biri. Hala oynuyorsa, kaçırmayın.

Anti-sinemanın bir örneği olarak Zavallı

TARİH:  20 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir avukatın karısı komadadır. Avukat herkesin kendisine acımasından ve ilgi göstermesinden mutludur. Karısının öleceğinden emindir. Ama karısı iyileşince ve kendisine yönelen ilgi azalınca avukatın keyfi kaçar.

Filmin öyküsü bundan ibaret. Yunan “acayip dalgası”nın demirbaş senaristlerinden Efthimis Filippou ile yönetmen Babis Makridis senaryoyu birlikte yazmışlar. Filippou, Lanthimos’un filmlerinin de çoğunun senaristlerinden.

Zavallı en sevmediğim türden sinemanın temsilcisi. Bu türü o kadar sevmiyorum ki perdeye bakmak istemiyorum, enerji tasarrufu moduna geçip minimum çaba harcayarak filmin bitmesini bekliyorum.

Acı çekiyorum film boyunca. Kendisini çok zeki ve üstün zanneden yazar ve yönetmenler insan denen şu tuhaf hayvana bakıp dalga geçiyorlar. O insanı aslında bütün zavallılığından arındırıp gülünç hale getiriyorlar ve önümüze atıyorlar. Bunu yaparken durağan planlar, donuk oyunculuklar, aniden patlayan klasik müzik, sahnelerin arasına giren yazılar filan gibi “yabancılaştırıcı” öğeleri de kullanıyorlar. Bu türe anti-sinema diyebiliriz sanırım. Brecht’i yanlış okumanın sonuçları galiba bunlar. Eğlendirerek düşündürtmeye çalışıyorlar akıllarınca ama ne eğlendiriyorlar ne de tek boyutlu fikirleriyle düşündürtüyorlar. Her şey zaten en baştan o kadar belli ki ve sığ ki.

Fakat Zavallı, kendi sınırlarını da aşmaya kararlı bir film. Filmin kahramanının son sahnede psikopata bağlaması, zaten en ufak bir özdeşlik kurmamızın özenle engellendiği bu zatla olmayan bağımızın tamamen kopması garantiye alınıyor. Peki, niye anlattınız bu aşırı hikayeyi bize? Herkes ilgiyi sever, en acılı anımızda bile gördüğümüz ilgiden zevk alabiliriz. Çocukların hastalanınca gördükleri ilgiden zevk almaları gibi. Şımarma hakkı kutsaldır, vaz geçilemez! Bu duyguyu empatiyle tatlı tatlı da anlatabilirsiniz, böyle kanırta kanırta da anlatabilirsiniz. Zavallı ne yazık ki ikinci yöntemi seçmiş ve böylece festivallerden bir sürü ödül toplamayı da sağlamış.

İki festival: Tromsö’den Bengaluru’ya

TARİH:  9 Mart 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki şehir için de ortak olan bir şey varsa, ikisinin de insanları son derece konuksever, kibar ve sıcaktı. Sonuçta bir şehirden en çok akılda kalan da insanları oluyor

Ocak ve şubat aylarında iki ayrı kıtada iki festivalde jürilerde yer aldım. Ocak ayında, Norveç’in Tromsö kentinde düzenlenen Tromsö Uluslararası Film Festivali’nde (TIFF) Sinema Yazarları Dernekleri Federasyonu (FIPRESCI) adına jüri üyeliği yaptım. Geçen haftalarda ise Hindistan’ın Karnataka eyaletinin başkenti Bengaluru (eski adıyla Bangalor’da) Film Festivali’nde (BIFFES), NETPAC (Asya Sineması’nı Güçlendirme Ağı) adına Asya Filmleri Yarışması’nı değerlendiren jüri içindeydim.

Tromsö ve Bengaluru birbirleriyle zıt iki kent. Tromsö’nün havası ne kadar soğuksa Bengaluru’nunki o kadar sıcak; Tromsö’de sokaklar ne kadar sessiz ve düzenliyse, Bengaluru’da o kadar kaotik ve gürültülüydü. Ama ortak olan bir şey varsa, iki kentin de insanları son derece konuksever, kibar ve sıcaktı. Sonuçta bir şehirden en çok akılda kalan da insanları oluyor.

BIFFES’ten başlayalım. Asya filmlerine ayrılmış bölümde politik filmlerin çokluğu dikkat çekiciydi. Avrupa sineması neredeyse politikadan tamamen kopmuşken, dünyanın başka bölgelerinde politika hak ettiği önemi koruyor. Daha önce Boğaziçi Film Festivali’nde Altın Yunus Ödülü kazanan Filistin Filmi “Tornavida” (Bassam Jarbawi), Asya filmlerinin de en iyilerindendi. Aptalca bir intikam duygusuyla Yahudi sandıkları bir Arap’ı yaralayan bir grup gençten Ziyad’ın öyküsünü anlatıyor film. Ziyad, bizzat yaralayan olmasa da arkadaşlarını ele vermiyor ve 17 yıl İsrail hapishanelerinde yatıyor. Çıktığında bir kahraman gibi karşılanıyor Arap cemaat tarafından. Ama Ziyad “ne kahramanı?” diye sorup duruyor kendisine… Silahsız bir Arap sivili, Yahudi zannederek vurmanın neresi kahramanlık? Ama dışarıya verdiği resim Filistin direnişine halel getirmemeye yönelik. Ziyad, bu çatışmanın altından kalkamıyor ve giderek ruhsal dengesini yitiriyor. Türkiye’de de böyle “siyasi kahramanlar” var mıdır acaba? Bir gün onların da filmleri çekilir mi? Aklıma gelen en yakın film Sonbahar olsa da iki filmin kahramanları arasındaki benzerlik çıktıklarında yaşadıkları iletişimsizlikle sınırlı. Mesela birisi Onat Kutlar’ı öldüren PKK’linin hikayesini film yapar mı? Acaba o da “ne kahramanı?” diye kendisini sorgulamış mıdır?

Aklıma yine Türkiye’yi getiren bir başka film Sri Lanka yapımı “Donmuş Ateş”ti (Anuruddha Jayasinghe). Film, Sri Lanka’da Marksist bir devrim gerçekleştirmeye çalışan Halkın Kurtuluşu Cephesi’nin (Janatha Vimukthi Peramuna-JVP) kurucusu ve lideri Rohana Wijeweera’nın (1943-1989) hayatının yaklaşık son 10 yılını konu alıyordu. 1982’de demokratik mücadeleyi benimseyen, seçimlere giren ve üçüncü olan JVP, Tamil Kaplanları’nın ayrılıkçı başkaldırısı bahane edilerek yasaklanıyordu. Ayrılıkçı Tamil hareketi sadece JVP’nin değil bütün Sri Lanka solunun başını yiyordu. Tamil Kaplanları’na temelden karşı olmasına ve bu ayrılıkçı hareketi gerici bulmasına rağmen yasadışılığa mahkûm edilen JVP hareketi, her türlü devlet şiddetiyle bastırılıyor ve Wijeweera da sonunda öldürülüyordu. Fakat JVP bugün hala varlığını sürdürüyor ve Sri Lanka politikasında etkin bir rol oynuyor.

NETPAC jürisi olarak birincilik ödülünü verdiğimiz “Sivaranjini ve Diğer Kadınlar” (yöneten Vasanth) ise politikayı arka planına alarak Hint kadınlarının ezilmesi ve başkaldırısı üzerine 3 farklı öykü anlatıyordu. Öyküler 1980’lerden günümüze 3 ayrı zaman diliminde geçiyordu. Birinci öyküde eşinin terk ettiği yoksul bir kadın, fabrikada çalışmaya başlayarak özgürlüğe adım atıyordu; ikinci öyküde burjuva bir kadın, mahremiyetini ve özel bir günlük tutmasını ahlaksızca bulan geniş ailesine teslim olmayıp evini terk ediyordu. Üçüncü öykü ne yazık ki dünyadaki gerilemeye uygun bir şekilde kadının yeteneklerini evin hizmetine sokuşuyla bitiyordu. Zaman hep ileriye gitse de insanlık helezonik bir yol izliyor. Bazen geriye de dönülüyor.

Tromsö’ye de kısaca değinelim. FIPRESCI olarak ödül verdiğimiz film “Gundermann” Doğu Alman bir madenci/şarkıcıyı konu alıyordu. Gundermann, inançlı bir komünistti ama bu yine de Doğu Alman rejimiyle sorunsuz bir ilişkisi olduğu anlamına gelmiyordu. Filmin, ödül gerekçemizde de belirttiğimiz üzere Doğu Almanya’ya bakışı alışageldiğimiz filmlerden farklıydı. Genellikle bir cehennem olarak çizilen sosyalist sistem, siyah-beyaz bir keskinlikte çizilmiyor aradaki farklı renklere de yer veriliyordu. Andreas Dresen’in filmi, sözünü ettiğim filmler içinde görme şansımız en yüksel olanı. Umarım bir festivale gelir.

Kül En Saf Beyazdır: Bir zamanlar Çin’de

TARİH:  13 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kül En Saf Beyazdır (KESB), bir kadının 18 yıl her türlü ihanete uğramasına karşın sevdiği erkekten kopmamasının “epik” öyküsü. Bu 18 yıl Çin’in mafyatik örgütlerinin da sermayelerini büyütüp, modern kapitalist şirketlere evrildiği dönem. Bu söylediklerimden fazla heyecanlanmayın ama. KESB, her açıdan yüzeysel, inandırıcılıktan yoksun ve fazla uzun bir film. Mafyanın kapitalist şirkete dönüşmesi ya da politikaya soyunması deyince benzer bir süreci kapsayan Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika’da”sı dururken KESB’in esamesi okunmaz. Ya da aşkta dengelerin değişmesi konusunda aklıma (doğru yanlış) gelen Bunuel’in “Tristana”sıyla bu film arasında dağlar kadar fark var.

Filmin kahramanı Zhao’nun adı Çavçav gibi okunuyor, filmde duyduğumuz kadarıyla. Çin isimlerinin İngilizce transkripsiyonları bir felaket. Biz de onlardan aynen aldığımız için okuduğumuz harflerden doğru telaffuza ulaşmamız imkânsız. Zhao, kasabanın kabadayısı Bin’in sevgilisi. Bin, birisine bir soru sordu mu, o kişi eninde sonunda doğruyu söyler! Öyle bir otoritesi var Bin’in. Bin’in mafyatik işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamasak da inşaat sektöründen güçlü bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. Film işte bu güçlü arkadaşın öldürülmesinden sonra hızla inandırıcılıktan uzaklaşıyor. İnşaatçının cenazesinde bir çift salon dansı yaptıktan sonra (bu sahne o kadar absürd ki gerçekçi olabilir), Bin de saldırıya uğruyor. Bin ve ekibi saldırganları yakalıyorlar ama inşaatçı cinayetiyle aralarında bir bağ kurmadıkları gibi, hiçbir şey yapmadan serbest bırakıyorlar. Olacak şey değil. Beslersen kargayı gözünü oyar. Bin’in de gözünü oyuyor birileri. Neyse hikâyeyi anlatmayayım uzun uzun. Fakat neredeyse her sahnesine bir muhalefet şerhi koyabilirim filmin. Her şey karikatür, her şey çöpten adamlar düzeyinde.

Zhao, Bin’e sorar: “Nasıl felç oldun?”. Bin cevaplar: “Bir gece çok içtim!”. Böyle bir felç elbette akupunktur tedavisiyle düzelir. Belki iki aspirinle de çözülürdü. Ya da züğürt mü kaldınız? Lüks bir lokantada toplanan erkek grubundan bireylere “O hamile”, dersiniz; birinden biri muhakkak suçluluk duygusuyla cebini boşaltır, size verir. Bu kadar basit! Böyle uyduruk bir hikâye sonra da gider Cannes’da Altın Palmiye için yarışır. Kül mü en saf (saftorik anlamında) yoksa sinema aristokrasisi mi karar vermek zor. Jia Zhangke, gerçi Cannes’ın gediklilerinden, ne yapsa festivale seçiliyor zaten.

Oryantalist bakış açısı: Sibel

TARİH:  2 Mart  2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sibel” üzerine yazmayı bir yandan istemedim, bir yandan da yazma arzuma engel olamadım. Yazmak istemedim çünkü, sonuçta “iyi niyetli” bir çaba olduğunu inanıyorum. Yazmak istedim çünkü tam bir çorba olduğunu, “Mustang” ve sadece bir kere Adana Festivali’nde gösterilen “Dar Elbise” gibi oryantalist filmler kategorisine girdiğini düşünüyorum. “Dar Elbise”de benim de bir rolüm vardı, ama heyhat film vizyona sokulamayacak kadar berbat bir oryantalizm ürünüydü. Bütün bu filmlerin ardında Türkiye’de yaşamayan yönetmenlerin ve/veya senaristlerin olması tesadüf değil. Ama Türkiye’de yaşamamak bir özür de değil. “Sibel” üzerine okuduğum en iyi yazıyı Variety yazarı Jay Weissberg yazdı. Aslında onun yazısını çevirip koymak da bir seçenek olabilir. Jay Weissberg, Türkiye’yi yakından izleyen ama burada yaşamayan ve adından da anlaşılabileceği gibi buralı olmayan bir eleştirmen.

“Sibel” filmine adını veren Sibel bir dilsiz. Bu sakatlığı (engeli) aslında onun iletişim kurmasına engel değil. Çünkü yaşadığı dağ köyünün ıslıkla iletişim kurmak gibi bir özelliği var. Dolayısıyla Sibel istediğini, istediği sözcüklerle ama ıslıkla seslendiriyor. Hal böyleyken, köyün kötücül kadınları Sibel’i, Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bully’ler yani mahalle ya da okul kabadayıları gibi aşağılıyor ve dışlıyorlar. Gel de bu ortamın varlığına inan! Mesela Sibel bir kına gecesine gidiyor ama bütün kızlar çevresinde alaycı ve aşağılayıcı gülümsemeleriyle toplanıyor ve onu dışlıyorlar. Yapmayın Allah aşkına! Elbette Sibel’i, kendilerinden aşağıda görebilirler ama böyle bir tavır olası mı?!

Sibel’in sorunu kadın olduğu için erkek egemen bir dünyada ayakta kalmak değil, Sibel’in sorunu çalıştığı tarlanın sahibi (her kimse) ile değil, Sibel’in sorunu engelli (aslında o da gerçek bir engel sayılmaz) olduğu için kendisini aşağılayan diğer kadınlarla ve kendi kız kardeşiyle. “Sibel”i kimlikçi bakış açısına bile sokmak zor, sınıfsalı çoktan geçtik. Kadın kadının kurdudur, belki de filmin asıl mesajı. Sibel’in babasının kızını oldukça özgür yetiştirdiği de düşünülürse…

Sibel, dışlanmışlığından kurtulmak için dağda olduğuna inandığı ama kimseye bir zarar verdiği duyulmayan, dolayısıyla aslında var olmayan bir kurdu öldürmeye çalışıyor. Kurt bir şeyin metaforuysa, neyin metaforu olduğu belli değil. Bu sırada, dağda dolaşan bir erkekle karşılaşıyor. Vicdani retçi biri bu, belli ki şehirli. Askere gitmeyi reddediyor. Askere gitmeyi reddeden ya da askerden kaçan her Türk erkeği gibi dağlarda dolaşıyor! Yapmayın Allah aşkına! Var mı böyle bir şey? Herkes bilir ki, bir gün paralı askerlik çıkar, o gün kısa dönem askerliğini yapar, kurtulur. Ne yiyip, ne içeceği, nerede barınacağı belli olmayan dağlara tek başına çıkmaz. Ya da vicdani retçiyse de bunu politik bir tavra dönüştürür. Ama bu erkek PKK’den firar etmiş biri olarak çizilebilirdi, o zaman dağda olması anlamlı olurdu. O zaman da film yurtdışından ödüllerle dönemezdi. Özgürlük savaşçıları hiç firar eder mi?

Erkek yaralanınca, hemşire kadın-yaralı erkek klişesi başlar. Dağda derin yaralar dikilir, yaralı adam katiyen enfeksiyon kapmaz, kolayca iyileşir, Sibel ile kaçak sevişir, falan filan. Kadın erkek rollerine karşı çıkmak isteyen film, bir anda, bin yıllık sağaltan kadın, yaralı erkek kalıbına giriverir.

Dağda yaşayan bir de yaşlı, çatlak ve belli ki eski devlet tiyatrosu sanatçısı kadın vardır (böyle diyorum çünkü en kötü devlet tiyatrosu oyunculuğu görüyoruz). Kaçtığı erkek linç edilerek öldürülmüştür, onu beklemektedir.

Neyse lafı uzatmayayım. Sibel sonuçta kadınlara, konumlarınıza razı olmayın, baş kaldırın mesajı vermek isteyen bir film. Burası güzel. Ama çatışmasını kadınlarla diğer kadınlar üstüne kuruyor en temelde. Ve “özgürleştirici” mesaj o kadar tepeden inme, o kadar dışardan ve inandırıcı olmayan bir hikâye içinde veriliyor ki, teşekkür ederim almayayım demek lazım diye düşünüyorum. Denebilir ki, bu bir masal, önemli olan ne dediği. Pek öyle de değil. Film, gerçekçilikle masalsılık arasında ikna edici bir denge kuramıyor. Damla Sönmez dilsiz bir rolde olabileceği kadar iyi ama karakter inandırıcı değildi benim için. Genel olarak oyuncu yönetimini beğenmediğimi de ekleyeyim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com