Post-İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood!

TARİH:  5 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Stand-Up Filozof Zizek
Giderek artan bir aseksüelleşmeye dikkat çeken Zizek, ‘Da Vinci Kodu’
gibi Hollywood filmlerinde artık çiftlerin seks yapmadıklarını belirtti

Sloven felsefeci Zizek son yıllarda hiçbir düşünüre nasip olmayan bir ün kazandı. Zizek, üstelik bu ününü liberalizmin doludizgin gittiği zamanlarda Ekim Devrimi’ni savunarak, klasik Marksizm’e saygıda kusur etmeyerek elde etti. Global kriz sonrası keşfedilmedi, zaten tanınıyordu. Zizek’i başkalarından ayıran özelliği işini eğlendirerek yapması. Zizek gerçek bir şovmen, tabir-i caizse bir tür stand-up filozof. Bana Cem Yılmaz’ın stand-up showlarından daha eğlenceli geliyor Zizek’i izlemek. Zizek’i bugüne kadar “Zizek!” ve “Sorgulanmış Yaşam” gibi belgesel filmlerde ya da youtube’da izlemiştim. Daha önce Türkiye’ye gelişinde kaçırmıştım fakat bu kez 3 Aralık Perşembe günü Boğaziçi Üniversitesi’nde kendisini canlı dinleme fırsatı buldum. Bu konuşmayı kaçırmamam için zaten başlığı yeterliydi: “Post-İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood”. Tam benim konum yani. Baştan söylemek gerekirse Zizek’i izlemek yine çok keyifliydi, çok güldük falan ama başlığın içeriği dolmadı. Üstelik kimi anlattıklarını daha önce de belgesellerde, şurada burada söylemişti. Yani benim için ikinci baskı oldu. İki saatlik konuşmanın sonlarına doğru ancak sinemaya gelebildi. Peşrev bölümünde Türkiye ve Avrupa ilişkilerine değindi. AB’yi ‘Dan Brown topluluğu’ olarak tanımlaması çok isabetliydi kanımca. AB’nin Türkiye politikasını ikiyüzlü buluyordu. Bütün Avrupa devletlerinin kendilerini asıl Avrupalı diğerlerini ise barbarlar olarak tanımladığını belirten Zizek’in İngiltere’nin Avrupa kıtasını toptan Osmanlı İmparatorluğu olarak gördüğünü söylemesi üzerine kahkaha koptu.

‘EVLEN VE ÜRE!’
Zizek’in ideolojinin işleyişine dair söyledikleri çok yenilik içeren şeyler değildi kanımca. İdeolojinin kendisini ilişkilerdeki örtük anlaşmalarda, söylenen şeylerden çok söylenmeyen şeylerde, özgürlükçü gibi görünen ama aslında dayatmacı davranışlarda yeniden üretme şansı bulduğunu söylerken bunları çeşitli filmlerden örneklerle de süsledi. Mesela ‘Neşeli Günler’ müzikalinde baş rahibenin kendisini cezalandırmasını bekleyen kahramanımız, cevap olarak ‘Climb Every Mountain’ şarkısını alır. Yani “sen kurallara uyuyor görün ama istediğini yap!” mesajıdır verilen. Ve Zizek kuralların aslında ihlal edilmek için var olduklarını söylüyor. Carpenter’ın ‘Yaşıyorlar!’ filmini övgüyle andı (bu filmde takılan bir gözlük, örneğin ‘Karayipler’de Tatil’ yazılı bir billboard’da aslında ‘Evlen ve Üre!’ yazdığını görünür kılar). ‘Tom & Jerry’ çizgi filminde olan vahşetin bir an gerçekte yaşandığını hayal etmemizi istedi. ‘Kung-Fu Panda’ filminin ideolojinin saf hali olduğunu ileri sürdü. Bu filmde new-age bir felsefe kendisiyle dalga geçilerek servis edilir. İroni ideolojiyi kabul edilir kılar. İdeoloji ise ‘inanmak’a vurgu yapar. Burada anlattığı Nils Boehr’le ilgili hikaye doğrusu pek hoştu. Nobel ödüllü fizikçinin kapısında bir at nalı asılıymış. “Yahu bu saçmalıklara inanıyor musun?” dendiğinde Boehr “inanmıyorum elbette, ama bana, at nalının, inanmasan bile şans getirdiğini söylediler” demiş. Kung-Fu Panda’nın ideolojisi de böyle bir şey: “ustanın yemek tarifinde gizli, özel hiçbir malzeme yok ama önemli olan sizin o malzemelerin çok özel olduklarına inanmanız!”.

DİRENİŞİN BAŞLADIĞI NOKTA…
Bu arada giderek artan bir aseksüelleşmeye dikkat çekti. Seksin fazlasıyla sorunlu bir hale dönüşmesiyle James Bond’un son filmi ‘Quantum of Solace’da olsun, ‘Da Vinci Kodu’ gibi filmlerde olsun artık çiftlerin seks yapmadıklarını belirtti. ‘Beşir’le Vals’in savaşı sosyo-politik bağlamından koparıp bir tankın içine hapsettiğini ve bu sayede anti-militaristmiş gibi göründüğünü ama aslında filmin depolitize edici bir işlevi olduğunu söyledi.
Catherine Breillat’nın filmlerinde porno ile konulu filmleri bir anlamda birleştirerek yutulması çok zor bir iş yaptığını belirtti. Bertolucci’nin ‘1900’ünde toprak sahibine kendi kulağını keserek meydan okuyan çiftçiyle, ‘Dövüş Kulübü’nde Edward Norton’un canlandırdığı karakterin patronu karşısında kendi kendini dövmesi arasında bağlantı kurarak, bu (kendine zarar veren) eylemlerin direnişin başladığı nokta olduğunu belirtti. Ve son olarak Endonezya’da komünistleri katleden kitlesel katiller üzerine yapılan ‘Freeman’ adlı bir belgeseli anlattı. Bu kitlesel katiller, eylemlerini yaparken kendilerine Hollywood’un kötü adamlarını (James Cagney) gibi örnek almışlar. Kısa kesmem gerektiği için ayrıntılara girmiyorum ama Zizek’in her bir film üzerine söyledikleri zaten çoğunlukla ikişer, üçer cümleden fazla değildi. Zizek’i bıraksan günlerce konuşabilir ve bizler de günlerce dinleyebiliriz. Kısacası iki saat ne ona ne bize yetti.

ELVIS PRESLEY VE TARKAN: Bir intihal daha mı var?

TARİH:  18 Eylül 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Benim meselem şu: gerek Alper Görmüş”ün ‘“bence” portreler’ köşesindeki yazısı olsun, gerekse de Can Dündar’ın yazısı, “bence” hepsi de benim yazıma fena halde benziyorlar. Tabii, aklın yolu birdir de denebilir ama ben de hakkımı istiyorum artık. Kimseye intihal yaptınız demiyorum ama bundan sonra diyeceğim!

Tarkan hakkında tek bir yazı yazdım hayatımda. Övünmek gibi olmasın bu yazıda yaptığım benzetme, o kadar çok kişiye esin kaynağı oldu ki! Çok bereketli bir yazıymış, vesselam! Eylül 1994’te Yön Dergisi’nde çıkan yazımda Elvis Presley’le Tarkan arasında gördüğüm benzerliklere dikkat çekmiştim. İki sanatçının da kışkırtıcı bir cinsellikleri vardı. Elvis ikinci sınıf zencilerin rock’n’roll’unu, Tarkan ise varoşların Arabesk’ini pop müziğe taşımıştı. İkisi de hem büyük ilgi görmüşlerdi hem de büyük bir tepkiyle karşılanmışlardı. Bu yazıyı yazdığımda Tarkan daha megastar olmamıştı ve dünyaya açılmamıştı. O sırada Tarkan’ın galiba daha sadece 2 tane hit şarkısı vardı, o kadar. Mart 2000’de bu kez İngiliz Independent gazetesi “Türkiye’nin Elvis’e Yanıtı: Tarkan” başlıklı bir yazı yayımladı. Bunun üzerine Yön’de çıkan yazımı Post Express’in Ağustos 2001 tarihli dördüncü sayısında yeniden yayımladık ve Elvis’le, Tarkan arasındaki benzerliğe 6 yıl önce değindiğimizi belirttik.

Can Dündar benim bu yazılarımdan habersiz miydi bilmiyorum ama 16 Ekim 2001’de o da Elvis ile Tarkan arasında paralellikler kuran bir yazı yazdı. “1950’lerin ortalarında Elvis Presley Amerika için neyse , 200’ler Türkiyesi için de Tarkan o…” dedi Dündar. “…Tarkan’ın bir yönüyle 1950’lerin Elvis Presley’iyle çok benzeştiği söylenebilir”, demiştim ben Eylül 1994’te ve Ağustos 2001’de. Benzerlik büyüktü ama bir gönderme yapılmamıştı. Belki de Can Dündar da aynı benzerliği kendi kendine kurmuştu, bilemeyiz.

Benim yazımın çıkmasının üzerinden tam 16 yıl geçti. Birkaç gün önce bir doktor muayenehanesinin bekleme odasında otururken karıştırdığım Aktüel dergisinde (sayı 225; 2-15 Eylül 2010) Alper Görmüş’ün “‘bence’ portreler” başlıklı köşesini okurken, yazdığım yazıyla yeniden karşılaştım. Aynısıyla değil tabii ama içerik olarak çok benzeriyle. Bu dediğim yazının belli bölümleri için geçerli, yoksa Tarkan için sivil demek 40 yıl düşünsem benim aklımdan geçmez mesela. Alper Görmüş de Tarkan’la Elvis Presley arasında benzerlikler kurmuş. Spotta şu yazıyordu: “Tarkan Türkiye’de ‘ne olduğu belli olmayan’ Elvis Presley’in Amerikan toplumunda yarattığına benzer bir rahatsızlık yarattı”. Yazı içinde ise şu var: “Presley erkekti ama kalça sallıyordu, ne olduğu belli olmayan anarşik bir müzik yapıyordu; tutucu Amerikan medyası bu belirsiz şahsiyetin gençliğe kötü örnek olacağından korktu, onunla ciddi bir mücadeleye girişti.”

Bense şunları yazmışım 16 yıl önce : “Elvis de 50’lerde ortaya çıktığında tepkiyle karşılaşmıştı. Kabul edilmesi 60’lar ve 70’lerde oldu. Elvis’in de öne çıkardığı yanı, bugün Tarkan’ın yaptığı gibi cinselliğiydi. Elvis’in görüntüleri 50’lerin televizyon programlarında sansürlü olarak gösterilirdi. Çünkü kalça hareketleri fazla erotikti, cinsel çağrışımlarla yüklüydü. Bu nedenle TV’de Elvis gösterilirken kalçasının bulunduğu bölge siyah bir bantla karartılırdı… Tarkan da, Elvis de kadınsı bir güzelliğe sahipler (…) Erkek imajında bir dönüşümün öncülüğünü yaptılar, yapıyorlar.” Yazımda Derya Köroğlu’nden Yaşar Kemal’e herkesin Tarkan’ı yozlaşmanın simgesi olarak gördüğünü de belirtmiştim. Şimdi anlamak ve hatırlamak belki zor ama Tarkan gerçekten çok büyük bir tepki çekmişti. 12 Eylül en çok sözcüğün her anlamıyla ‘neşeli’ olmayı yasaklamışken, Tarkan’ın neşesi 12 Eylül yozlaşmasının simgesi olarak görülür olmuştu.

Neyse, benim meselem şu: gerek Alper Görmüş”ün ‘“bence” portreler’ köşesindeki yazısı olsun, gerekse de Can Dündar’ın yazısı, “bence” hepsi de benim yazıma fena halde benziyorlar. Tabii, aklın yolu birdir de denebilir ama ben de hakkımı istiyorum artık. Bundan sonra benim yazdığım şeyleri yeniden formüle edip yazacaklara söylüyorum: bana gönderme yapın! Görmüş, internetten derlediği yüz bin vuruştan çıkarak yazdığı yazısında ne güzel Fatih Özgüven’e ve Perihan Mağden’e gönderme yapmış. Bundan sonra bana da yapılsın! Artık bilmemek mazeretiniz olamaz, söylemedi demeyin. Kimseye intihal yaptınız demiyorum ama bundan sonra diyeceğim!

Zaman tedavi etmez

TARİH:  17 Ağustos 2013
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ece’yle birlikte CNN-Türk’te çalışıyorduk deprem olduğunda. Beni Perşembe akşamüstü arayıp bu yazıyı yazmamı talep ettiğinde belki de ret edemememin sebebi, o günleri hatırlamamdır. Ece’den 30 TL (ya da 30 milyon TL) borç alıp Yalova’ya gidişimi, Ece’nin acımı paylaşan ilk kişilerden biri oluşunu…

Ama halâ bilmiyorum ne yazacağımı. Üzerinden 14 yıl geçmiş ama ben o sarsıntının etkisindeyim. Ne kendi duygularımı doğru dürüst biliyorum, ne de hayatımın nasıl değiştiğinin çok farkındayım. Çünkü halâ sallanıyorum, halâ kendimde değilim.

Ayşegül’le 1989’da evlendik. Çocuk yapmak çok büyük bir karardı ve biz cesaret edemiyorduk bir türlü. Sonra 30 Aralık 1994’te bir bomba patladı. The Marmara Oteli’ndeki Opera Pastanesi’ne Deniz Demir adlı bir PKK militanı bomba koymuştu. Onat Kutlar eşi Filiz’le buluşacaktı o pastanede o gün. Ablam da arkadaşı Beyza’dan doğum günü hediyesini alacaktı. Yasemin bomba patlar patlamaz, Onat abi 11 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra hayatını kaybetti.

Yasemin’in ölümü ailemizi darmadağın etti. Annem bir daha eskisi gibi olmadı. Yasemin için şiirler, kitaplar yazdı, anma toplantıları düzenledi. Eskisi gibi olmak istemiyordu zaten. Yasemin o gün evden çıkmayı hiç istemiyormuş ve annemden Beyza’ya telefonda “Yasemin evde yok” demesini istemiş. Ama ya o söylemekte geç kalmış ya annem yalan söylemeyi becerememiş ve Yasemin, Beyza’yla konuşup randevu vermek zorunda hissetmiş kendini. Ama bu hikaye yaşanmış olmasa da bir yakınını kaybedenler bilir hayatta kalanın suçluluk duygusunu. Bu duygunun mantıklı bir nedeni olması gerekmez. O ölmüştür ve siz yaşıyorsunuzdur. Demek ki yapmanız gereken bir şeyi eksik yapmışsınızdır. Ya da siz de onunla birlikte ölmemişsinizdir. Niye?

Ölüme yaşamla cevap vermek Yasemin’in ölümünün ardından aklımıza düştü Ayşegül’le. Ve iki çocuk yapmaya karar verdik. Şansımız yaver giderse bir erkek, bir de kız çocuğu istiyorduk. Ali böyle oldu. Ve Ali doğacak gün olarak 30 Aralık’ı yani Yasemin’in öldüğü günü seçti. 1997’nin 30 Aralık’ında annem ve babam Yasemin’in anma toplantısındayken Ayşegül Ali’yi doğuruyordu. Kaderin çok acayip bir tesadüfüydü.

Ali… Mavi gözlü, siyah saçlı, gürbüz bir bebek olarak doğduğunda, ağladım. Yine de baba olma fikrine alışmak o kadar kolay değildi. Ama Ali gülücüklerle uyanan, daha 1 yaşındayken bile çevresine empati gösterebilen özel bir çocuktu. Her görenin aman nazar boncuğu takın dediği bir çocuk güzeliydi.

Doğacak çocuğumuzla Yasemin’in geri gelmesini bekleyen annem Ali’ye alışmakta çok zorluk çekti. Bütün ultrasonlara rağmen son ana kadar bir kız çocuk beklemeyi sürdürmüştü. Erkek çocuk onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca yasından çıkmak da istemiyordu. O günlerde çekilen fotoğraflarda annem Ali’yi zoraki tutan, severmiş gibi yapmaya çalışan bir haldeydi. Ama Ali kendisini sevdirmeyi bildi. Babam zaten Ali’yle hemen aşk yaşamaya başlamıştı. Ali de dedesine çok düşkündü.

Ben, Ali doğduğunda bir yandan Roll ve Ekspress’te yazıyor bir yandan da Açık Radyo’da program yapıyordum. Paramı ise rehberlikten kazanıyordum. Ali doğunca yaşam biçimimi değiştirmeye karar verdim ve CNN-Türk’te yazar olarak çalışmaya başladım. Ayşegül de IBM’de çalıştığı için Ali gündüzleri evde bakıcıyla kalıyordu. Ağustos ayında annemler Fethiye’ye tatile gitmek istediler Ali’yle birlikte. Ama arabalarının arka koltuğunda emniyet kemeri yoktu. Öyle olunca da bebek koltuğunu bağlamak mümkün değildi ve bu riskli bir şeydi. Biz, emniyet kemeri olmadan yola çıkmalarına itiraz edince onlar Fethiye seyahatinden vazgeçtiler ve Yalova’da, Yüksel Sitesi’ndeki yazlıklarına gitmeye karar verdiler. 14-15 Ağustos’ta Ayşegül’le ben de Yalova’daydık. Annem artık yasından çıkmış ve Ali’yle o da aşk yaşamaya başlamıştı. Yıllardır yüzü gülmeyen annem, Ali’den söz ederken gözlerinin içi gülerek “Öyle tatlı şımarıyor ki!” demişti. Ali’ye şişme bir havuz almıştık. Havuzu şişirtmek için benzinciye giderken, yol kenarında ölü bir yalıçapkını kuşu gördüm. Yalıçapkınını Yalova’da daha önce hiç görmemiştim. Güney Ege’de veya Akdeniz bölgesinde görmüşlüğüm vardı, bu harika güzellikteki kuşlardan ama Yalova’da, Marmara’da? İlk kez görüyordum ve o da ölüydü. Bu garip imge kafama çakılıp kaldı. Sanki kötü bir şeyler olacağının habercisi gibiydi. Kuşa üzülmüştüm ama üzerinde de durulacak bir şey değildi. Bunlar tabii ki anlamsız tesadüfler ama insan aklı en anlamsız şeylerden anlamlar çıkarır. Benim zihnim de sonra hep bu yalıçapkınını hatırlayacaktı.

15’i akşamı annemi, babamı ve Ali’yi son kez gördüm. Vedalaştık ve biz İstanbul’a Şişli’deki evimize döndük. Aradan 27-28 saat geçmişti korkunç sarsıntıyla uyandığımda. Ne kadar uzun bir sarsıntıydı, ne kadar korkunçtu. Elektrikler kesikti. Telefonlar çalışmıyordu. Sokağa inip arabanın radyosundan depremin merkezini öğrenmeye çalıştık ama sağlıklı bir bilgi yoktu. Bunun üzerine birlikte CNN-Türk’ün merkezine gittik, belki daha sağlıklı bir bilgi ediniriz diye. Cüneyt Özdemir de gazeteci refleksiyle hemen kanala gelmişti. Sabahın erken saatinde beni görünce iş yaptıracak adam bulduğu için sevinmişti. Ben, halâ kendimden utanırım, “buraya çalışmaya değil aileme ne olduğunu anlamaya geldim” diyemediğim ve havaalanına helikopter kiralamaya yola çıktığım için. Atatürk havaalanının daha önce hiç görmediğim garip yerlerinde sersem sersem helikopter kiralayan yer aradığımı hayal meyal hatırlıyorum. Bir rüyada gibiydim. Ayşegül ise yalnız başına Yalova’ya gitmeye karar vermişti. Depremin merkezinin Gölcük olduğunu ancak öğleyin öğrendim ve derhal yola çıktım. Feribot rıhtıma yanaşırken o kadar büyük bir sorun yok gibi gözüküyordu. Minibüse binip Yüksel Sitesi dediğimde bir gariplik olduğunu sezdim. Yüksel Sitesi’ne geldiğimizde ise… Yüksel Sitesi yoktu. Çevresindeki birçok site az hasarla ya da hasarsız atlatmıştı depremi ama bizim site tuzla buz olmuştu. Yanlış yere geldiğimi sandım ama sitenin komşuları, Şekerbank Kampı ve Aydın 6 Sitesi oradaydı işte. Ortada da bizim sitenin olması gerekiyordu ama yoktu. Ayşegül’ü buldum. Ayşegül enkazı gördüğünde bayılmış. Ben yanında değildim. Ben ise kustum. Sersem gibiydim.

Ve sonra enkaz kaldırma çalışması başladı. Yıkıntıdan nerede olduklarını bile tahmin edemedik uzun süre. Bir gece, bir çocuğun cesedi çıkarken oradaydım. Çocuk kapkara olmuştu, toz topraktan. “Ali değil” diye sevinmiştim belli belirsiz. Ama o çocuğu unutamadım sonra, utançla hatırladım o korkunç anı.

İnanılmaz bir dayanışma gördüm. Çok sayıda tanıdığım, arkadaşım, yıllardır görüşmediğim dostlarım koştular yardıma. Ancak birkaç gün sonra Ali’nin oyuncakları ve giysileri çıkmaya başladı enkazdan. Artık yaşama şansları kalmamıştı. Ve Ayşegül’le ben, o an orada olmak istemedik. Arkadaşlarımız ve akrabalarımız çıkardı Ali’yi, annem Tuncay’ı ve babam Hikmet’i. Onları ölü olarak hiç görmedim. Görmeliymişim diye düşünüyorum halâ. Sanki öldüklerini halâ anlamış değilim. Belki de bu nedenle, onları ölü olarak hiç görmediğim için anlayamıyorum, kavrayamıyorum öldüklerini.

Hayatımız kökünden değişti sonrasında. Ayşegül de ben de işimizden ayrıldık. Ayşegül psikoloji okudu, ben önce radyoya döndüm, sonra Birgün’de çalışmaya başladım. Psikolojik yardım almaya başladım. Son derece irrasyonel işler yaptım, hayatımı maddi olarak çok zora soktum. Ve bütün bunları bile yeni yeni fark ediyorum. Sarsıntı sürüyor derken, bunları kastediyorum. Deprem benden hem geçmişimi hem de geleceğimi aldı. Anne, baba ve çocuk… Bir anda annesiz ve babasız bir çocuk ve çocuksuz bir baba haline geldim 1999’da. Yasemin’in öldüğü gün doğan ve nihayetinde annem ve babamı hayata döndüren Ali, annem ve babamla birlikte bu dünyadan ayrılmıştı.

Hayat devam etti. Bir erkek bir de kız çocuğu istemiştik; Ali’nin kardeşi Elif 2001 sonunda doğdu. Keşke abisi, dedesi, babaannesi, halası da hayatta olsalardı. Ama ben yine çocuklu bir babayım ve kızım bizi çok mutlu ediyor.

Büyük travmalar yaşamamış insanlar zamanla bazı şeylerin izinin kalmaması gerektiğini sanıyorlar. “Aradan bilmem kaç yıl geçmiş, artık bazı şeylerin bir anlamı kalmamış olması gerek” diye düşünüyorlar. Bazen en yakınındaki insan en anlayışsız ve en acımasız davranan olabiliyor. Oysa, zaman bazen hiçbir şeyi çözmüyor. Yara içten içe işlemeye devam ediyor. Bilmiyorum, neden deprem sırasında Yalova’da olmadığımı, neden onları orada bıraktığımı, neden oğlumu kucağıma alıp balkondan atlamadığımı, neden Fethiye’ye gitmelerine izin vermediğimi…

Güzel Adam Süreyya: Beşiktaş’ın kalbi

TARİH:  10 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şimdi Amerikalılardan daha iyi insanlarız gibi saçma bir şey iddia edecek değilim ama şu da bir gerçek: Bizim mahalle kültürümüzde takımda herkese yer vardı. Küçük büyük, becerikli beceriksiz herkes futbol oynardı. Ama fasulyeden ama ciddi. Ben Şişli’de, henüz boş arsaların olduğu dönemde büyüdüm. Arsaya da gerek yoktu aslında, yola 2 taş koyar, kale yapardık. Yol dediğim, bugün karşıdan karşıya geçmekte güçlük çekeceğiniz Sıracevizler Caddesi’nden söz ediyorum. Amerikan filmlerinde görüyorum da, beceriksizlerin dışlanmasını filan, garipsiyorum. Süreyya Soner de beceriksiz bir futbolcuymuş. Kalecilik yaptığında gol yeme rekorları kırarmış. Ama her zaman da kalede kendine yer bulmuş mahallesinde.

Beşiktaş’a kaleci olarak giremese de malzemeci olarak girmiş 37 yıl önce. O gün bugündür takımın bel kemiği o. Ya da Les Ferdinand’ın dediği gibi: Takımın nabzı, takımın kalp atışı o.

Süreyya Soner ilkokulu 7 yılda bitirmiş; ortaokulla 3 sene cebelleştikten sonra eğitim konsunda pes etmiş. Ama Süreyya Soner bir dâhi. Biliyorsunuzdur, zekâyı bir IQ ile bir de EQ ile ölçerler. EQ denilen duygusal zekâ, başkalarıyla ve kendinle empati kurabilme, iletişime geçebilme yeteneği gibi şeylerdir. İşte bu zekâ alanında Süreyya Soner sanırım zirvelerde bir yerde yer alıyor. Hiç yabancı dil bilmemesine rağmen Beşiktaş’ın yabancılarının hemen her zaman en yakın arkadaşı olmuş, sevgisini kazanmış biri. O yabancılar da doğrusu müthiş insanlar. Örneğin Les Ferdinand. Süreyya 4-5 gün işe gelmeyince, birilerinden adresini bulmuş ve Süreyya’nın gecekondusuna gitmiş. Süreyya’yı yorgan döşek yatar bulunca, alıp bir hastaneye yatırmış, tedavi ettirmiş. Şimdi de bizim mahalleye çakmanın zamanı: O zamana kadar kulübün aklı neredeymiş? Neyse… Gordon Milne, antremanlara geç gelen Feyyaz’a, sırf Süreyya üzülmesin diye kızmazmış.

Güzel İnsan Süreyya belgeseli, sinema tarihinde muhtemelen bir ilki gerçekleştirmiş; bir takımın futbolcusunu değil de malzemecisini, basit bir emekçisini merkezine oturtmuş. Beşiktaş’a da bu yakışırdı doğrusu. Bir Beşiktaşlı olarak gururlandım bu belgeseli izlerken. Ama belgeseli izlemek için Beşiktaşlı olmak şart değil. 37 yıl içinde futbolun ne kadar değiştiğini, ne kadar büyük yoksunluklardan nasıl büyük paraların döndüğü bir endüstriye dönüştüğünü izlemek için de gidilir bu belgesele. Bir de keşke Yılmaz Erdoğan’ın o itici ses tonuyla anlatışı olmasaymış. Maçoluktan bu kadar uzak bir futbol filmine hiç yakışmamış o davudi ses tonu.

Guardian gazetesine açık mektup: Standartlarınız nelerdir?

TARİH:  21 Temmuz 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Guardian diye bir İngiliz ya da Birleşik Krallık (BK) gazetesi var. İyi bir gazete diyebilirim. Ben okuyorum, uygulaması cep telefonumda yüklü. Batı’nın ana-akım standartlarında solda yer alıyor. Mesela BK’nin Yemen’de işlediği insan hakları suçlarını Guardian’dan öğrendim. Temmuz’un 17’sinde Çıralı hakkında bir gezi yazısı yayımlandı Guardian’da. Yazının altındaki okur yorumlarına baktığımda ise, Türkiye’yi boykot etmeye çağıran birçok yazı gördüm. Çünkü Türkiye’de insan hakları ihlalleri vardı ve Türkiye’ye gitmek diktatöre destek olmak anlamına gelecekti. Bunlara cevap olarak “ama bundan zarar görecek olanlar masum halk” diyenlere karşı, “Onlar bunu hak ediyor, Erdoğan’ı seçmeselerdi” yanıtı geliyordu. Bir okur ise daha da ileri gidiyor ve “ben Yunanlıyım, ülkemin egemenliği Türkiye’nin tehditi altında, Türk çocuklarının açlıktan kırılması umurumda değil” diyebiliyordu. Tabii, asıl söylemek istediği, “paranızı, gelin Yunanistan’da harcayın”dı.

“Onlar” diye söz edilenler arasında ben de varım. Hepimiz varız. Erdoğanı hak ediyorlar denilenler arasında AKP’nin cezalarla sindirmeye çalıştığı benim gazetem Birgün de var, hepimiz varız. Açlıktan kırılsınlar denilenler arasında benim çocuğum da var, sizinkiler de var. Bütün bunlar, Guardian gazetesinin community standartına yani cemaat koşullarına uygun yorumlar. Çocuklarımızın ölmesini umursamamak bile buna dahil. Çocuk katli bile cemaatın hoşgörü sınırları içinde kendisine yer bulabiliyor.


Ama benim okur yorumum bu cemaatin yüksek standartları arasında kendisine yer bulamadı ve sansürlendi. Ne yazmıştım? Aşağı yukarı şunu: “Türkiye’yi boykot etmekle yetinmeyin Irak’ı , Libya’yı, Suriye’yi, Suudiler üzerinden Yemen’i bombaladığınız gibi bombalayın. Sizin gibi uygar ülke insanlarının bize vereceği derslere ihtiyacımız var. Yalnız bana bir şeyi anlatın. Biz Türkiye’deki rejimi değiştirmeye çalışırken siz 2013’e kadar neden desteklediniz?” Bu söylediklerim, Guardian’ın cemaat standartlarına uygun bulunmadığı için silinmiş yani sansürlenmiş. Olması gereken yerde Cuneyt başlığı altında “moderatörümüz tarafından silindi” bilgisi var.

Tabii ki yazdıklarım ironikti. Türkiye’yi bombalamalarını asla istemem. Kimsenin buna hakkı olduğunu da düşünmem. Ama Erdoğan’ın şeytanlaştırılması, Saddamlaştırlması, Batılının gözünde her şeyi mümkün kılıyor. Saddam’ı devirmek o kadar meşru gösterildi ki, bugün bile Avrupa’da birçok entelektüel Irak’ın işgalini meşru görüyor. Yalan “kitle imha silahı” iddialarının filan gerekçe yapıldığını hatırlayan bile yok. Libya için de aynısı geçerli. “Kaddafi deliydi, sarayında kürtaj masaları vardı” filan diye Libya’nın imha edilmesini ve yüzbine yakın sivilin öldürülmesini sorgulamıyor Avrupa aydını. Cannes’da pırıltılı film festivalleri düzenlenirken, karşı kıyıda Fransız jetlerinin Libya’yı bombalıyor oluşu, o çok duyarlı yönetmenlerin ve oyuncuların umurunda olmuyordu. Hâlâ da olmuyor.

ABD’nin sadık destekçisi BK, Ortadoğu’daki her saldırıda yer aldı. En son, Suriye’yi, kimyasal silah saldırısı yaptı diye bombaladılar ama ortada herhangi bir delil de yoktu Suriye hükümetinin bunu yapması için mantıklı bir gerekçe de. Şimdi sen, insan hakları konusunda bu kadar suçlu ol (kolonyalist geçmişini gündeme getirmiyorum bile) ve ondan sonra ona buna ders ver. Amerikalıların dediği gibi “give me a break.” Ya da “bırakın Allah aşkına.” İnsanların yaşama hakkına saygı duymayan ülkelerin başkalarına insan hakkı dersi vermesini kabul edemiyorum. Ve ayrıca son cümlemde dediğim gibi, biz Erdoğan’la mücadele ederken siz onu kayıtsız şartsız destekliyordunuz. Ta ki 2013’e kadar. Bugün de AKP’nin eski ortağı, darbeci FETÖ Batı tarafından korunuyor ve destekleniyor. Kim oluyorsunuz da, “onlar bunu hak ediyor, çocukları açlıktan kırılsın” diyebiliyorsunuz?

Peki benim ironik metnimi neden sansürlediniz? Hangi gerekçeyle? Demokratlığınız, eleştiri kendi ülkenize yöneltiğinde bitti mi? Çocuklarınız açlıktan kırılsın gibi alçakça bir şey mi söyledim? Cemaatinizin hangi yüksek standartını ihlal ettim? Lütfen beni bilgilendirin. Yoksa despotça davranan siz olacaksınız.

Eksantrikler daha uzun yaşıyor daha sağlıklı ve daha yaratıcılar

Tarih: 3 Mart 1995 Cuma
Gazete dergi: Tanin

‘Çatlaklar kutsaldır, çünkü ışığın içeri girmesine izin verirler.’ Bu aydınlatıcı fikrin sahibi klinik psikolog David Weeks’in incelediği bin küsur eksantrik arasında yer alan, kafasını kedilere ve dans etmeye takmış Ella adlı yaşlı bir ‘çatlak’.

Kısacası Ella teyze, Weeks’in uzun araştırmaları sonucunda vardığı sonucu zaten içgüdüsel olarak biliyormuş.

Weeks’in araştırmasının sonuçlarına göre eksantriklerin (bu kavram için Türkçede ‘lodosçu’ karşılığını öneriyoruz) oranı toplam nüfus içinde yalnızca on binde bir. Ama yaratıcılıkları, zekaları, sağlıkları, saadetleri ve hatta yaşama süreleri toplum standartlarının çok üstünde. Bu olgunun nedenlerini anlamak herkes için daha iyi bir hayatın kapısını aralayabilir.

Weeks’in ‘Eksantrikler-Kahve Masası Kitabı’ adlı yapıtı Şubat ayı içinde yayımlandı. Weeks’e göre ‘Lodosçular ifade özgürlüğünün olduğu ortamlarda kendilerini bulabiliyorlar. Baskıcı rejimlerde onlara hoşgörü gösterilmiyor.

Amerikalı lodosçularla İngiliz lodosçular arasında da farklar var. ‘Amerikalılar daha nazikken, İngilizler daha alaycı. Amerika’da daha çok kadın lodosçu var ve daha iddiacılar. İngiltere’de lodosçuların üçte ikisi erkek, Amerika’da ise üçte ikisi kadın. Bunun nedeni muhtemelen Amerikan kadınlarının daha uzun süredir özgür düşünüyor olmaları.’ diyor Weeks. 

Refah düzeyinin de lodosçulukta önemli payı var. Varlıklı insanlar alışılmadık biçimde davranmada daha özgürler.

Bilim laboratuvarları ve akademilerin fildişi kuleleri de lodosçuların çiçek açabildiği verimli topraklar arasında.

Buraları 18. yüzyıl  giysileri giyen ve Yunan şiirinin Altın Çağı üzerine araştırmalar yapan profesör  Jonathan Barnes gibileri için ideal ortamlar. Sanat ve moda dünyası da öyle. Bir rockçı için ise lodosçu olmamak düşünülemez.

Weeks’in  gözde lodosçusu ise Dr. Patch Adams. Gerçek bir doktor olan Adams hastalarını muayene ederken kırmızı bir burun takıyor ve bir palyaço gibi davranıyor.

Ama en önemlisi hastalarından ücret almıyor. ‘Patch lodosçuluğun en iyi yanlarını kendinde barındırıyor‘ diyor Weeks.

Weeks  espri anlayışının insanların uzun yaşamasındaki en önemli etken olduğunu düşünüyor: Lodosçulardan öğrendiklerimi depresyon tedavisi için gelen hastalarıma uyguluyorum ve eskisinden çok daha iyi sonuçlar alıyorum.

Gevşemelerine, hayal güçlerini ve mizah yeteneklerini kullanmalarına yardımcı oluyorum. Nevrotikler genellikle aşırı ciddi oluyorlar. Onlara, lodosçuların yaptığı gibi kendilerine ve dünyaya gülebilmeyi öğretmeye çalışıyorum. ‘Lodosçu düşünme terapisi’ dediğim bir yöntem geliştirdim.

‘Nevrotikler, toplumun kendilerinden beklediğinden de fazla, aşırı uyumlu olma eğilimindeler. Bu da endişeye ya da kronik depresyona yol açabiliyor.

Lodosçular çok nadir olarak depresyona giriyorlar. Nevrotikler herkes kadar iyi olmadıklarını düşündüklerinden kendilerini perişan hissediyorlar ama ‘lodosçular farklı olduklarını biliyorlar ve bundan keyif alıyorlar.’

Sabahtan akşama kadar, çoğu insanın çöplük diyebileceği bir kulübede yaşayan ya da sadece patatesle beslenen lodosçular sağlıklarını mizah duygularına mı borçlular? En azından kendileri böyle düşünüyor. Neredeyse yalnızca  patatesle beslenen Alan Fairweather ‘Başkalarının hiç fark etmedikleri şeylere gülüyorum’ diyor.

İnsanın KF’si – tıkırdama faktörü- olmalı diye ekliyor sütyen ısıtıcısı adlı meme koruyucu bir araç icat eden John Ward.

Weeks’in  lodosçu olarak kabul edilebileceğini düşündüğü ünlüler arasında Samuel Johnson, Albert Einstein, Charlie Chaplin, Emily Dickinson ve Alexander Graham Bell gibi adlar var.

Gayriresmi çağdaş lodosçular listesinde ise Michael Jackson, Katherine Hepburn, Bob Dylan, Brigitte Bardot ve David Ballamy bulunuyor.

Lodosçuluğun yaşla da ilgisi var. Özellikle kadınların lodosçuluk özellikleri yaşlandıkça gün ışığına çıkıyor.

Weeks  bunun menopozla alakasının olmadığını, kadınların çocuk yetiştirme gibi görevlerinin sona ermesini beklediklerini ileri sürüyor.

Farklı olmanın 10 ilkesi

David Weeks lodosçuların bazı özelliklerini sıralıyor (önem sırasına göre)

Hepsi bu özelliklerin tümüne sahip değiller elbette. Ama en azından 10’una sahipseniz büyük bir  ihtimalle bir lodosçusunuz ( Bu durumda ‘normal’ dostlarınızdan -tabii hala kaldıysa- büyük bir ihtimalle daha uzun daha sağlıklı bir hayat süreceksiniz.)

  • uyumsuz
  •  yaratıcı
  •  çok meraklı
  •  idealist (dünyanın daha iyi bir yer ve insanların daha mutlu olmasını isteyen)
  •  bir ya da daha fazla hobiyle saplantılı biçimde uğraşan
  •  çocukluğunda farklı biri olduğunun farkında olan
  •  zeki, fikir sahibi, açık sözlü
  •  haklılığına ve dünyanın yanlış yolda olduğuna inanan
  •  yarışmacı olmayan (onaylanmaya ya da desteklenmeye ihtiyacı olmayan)
  • sıradışı beslenme alışkanlıkları ve yaşama düzeni olan
  • başka insanların fikrine ve eşliğine pek meraklı olmayan (kendi -doğru- fikrine ikna etmek dışında)
  •  sıradışı bir mizah duygusuna sahip
  • bekar
  • genellikle ailenin tek ya da en büyük çocuğu
  • kelimeleri deforme ederek kullanan

Eccentrics- The Coffe Table Book, David Weeks and Jamie James, Weidenfeld and Nicolson Yayınevi

© 2020 -CuneytCebenoyan.com