İnsan hayvan ilişkisi, sinemanın sevdiği konulardandır. Bunun içinde bir alt türü de kuşlara ayrılabilir. Alkatraz Kuşçusu, Kerkenez ve Birdie ilk aklıma gelenler. Bu fimlerin sanırım ortak özelliği kahramanının yalnızlığı, başkalarıyla iletişim kurmada güçlük çekmesiydi. Sanırım diyorum, aklımda öyle kalmışlar ama hafıza-ı beşer malum yanıltıcı olabilir.
Güvercin filminin genç kahramanı Yusuf da yalnız ve insanlarla iletişim kurmakta güçlük çeken biri. Yusuf abisi ve ablasıyla yaşıyor ve damında beslediği güvercinlerle zamanını geçiriyor. İhtiyacı olduğu parayı, başkalarının güvercinlerini çalıp, satarak kazanıyor. Ama abisinin baskılarıyla bir kaportacının yanında çalışmaya başlayınca gerçek dünyanın emek hırsızlarıyla da tanışıyor.
Yusuf’un hırsızlıklarının çok masum kaldığı bu dünyada, polisiye anlamda hırsızlıklar da var.
Yusuf, uzaktan melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisinin kuşunu da satıyor ve başı bu kez daha ciddi derde giriyor.
Güvercin, bize, kendi kabuğu içinde yaşasa da, başkalarıyla, özellikle de melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisiyle rekabet eden, kuşlarıyla ilişkisinde başka bir boyuta geçen kusurlu ve orijinal bir karakter sunuyor Yusuf’la.
Yusuf’un favori kuşu Maverdi’yle ilişkisi en azından benim için unutulmaz anlar içeriyor. Maverdi’nin Yusuf’a kırgınlığını ifade edişi, kanadıyla onu tokatlayışı inanılmazdı, çünkü gerçekti.
Güvercin, yan karakterleri, daha ayrıntılandırsa, mesela kaportacı karakterini derinleştirse çok daha iyi bir film olacakmış.
Fakat bir ilk film olarak başarılı bir iş çıkarmış Banu Sıvacı. Zaten filmin festivallerde aldığı ödüller bunu gösteriyor: 37. İstanbul Film Festivali’nde ‘En İyi İlk Film’ ve En İyi Özgün Müzik’ ,Sofya’da ‘En İyi Yönetmen’ , Ankara Film Festivali’nde ‘Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülleri kazandı şu ana kadar Güvercin.
Orijinal müzik Canset Özge Can imzalı. Yusuf rolünde ise Kemal Burak Alper var.
Gaspar Noe’nin “Boşluk-Enter the Void” dışındaki bütün filmlerini seyrettim. Pek beğenilmeyen Aşk’ı beğendim. İlk filmi Herkese Karşı Tek Başına’yı çok beğenmiştim. Dönüş Yok (Irreversible) konusunda net bir kararım yok. Tekrar izlemeliyim ama sorunlu olduğunu düşünmüştüm. Çok rahatlıkla homofobik olarak nitelendirebilirdi bence. Rectum adlı eşcinsel barı, cehennemin ta kendisiydi. Cehennem benzetmesi Noe’nin son filmi Climax için de yapıldı. Noe, kendisinin bir ateist olduğunu söylüyor ama 2009’daki bir röportajında ruhani bir yolculuğu imgelerle anlatma zorluğunu göğüslemek istediğini de söylüyordu. Noe, bir ateist için çok fazla dinsel çağrışımlar yapan (cennet-cehennem gibi) filmler yapıyor.
Bir filmi, yönetmenin kendisi hakkında ya da filmi hakkında söyledikleri ile değerlendirmemeliyiz. Bu sözlere kulak vermeli, kimi zaman onlardan yararlanmalı ama değerlendirmemizi perdede gördüklerimize göre yapmalıyız. Biz seyirciyiz sonuçta ve yönetmenin ne külliyatını bilmek zorundayız ne de kendisi hakkında ne düşündüğünü. Kaldı ki insanlar kendileri hakkında nesnel olamazlar. Sorsanız hiçbir entelektüel ne ırkçıdır ne homofobiktir ne de kadın düşmanıdır. Ama kazıdığınızda herkesin altından neler çıkar neler.
FİLM BİZE NE ANLATTI?
Noe’nin Climaz’ını da böyle değerlendirmek lazım. Yani Noe’nin kendisi hakkında ne düşündüğüyle değil perdede ne gördüğümüzle. Peki ne gördük? Film bize ne anlattı? Bir anlamı var mıydı anlatılan hikâyenin. Yoksa sarhoş edici ve biraz da ürkütücü bir deneyimden mi ibaretti?
Tuhaftır filmin anlam dünyasına nüfus etmek isteyen, bu dünyayı yorumlamaya çalışan bir çabaya rastlamadım. Hiçbir film tek bir yoruma kitlenemez. Her seyirci için farklı anlamlar taşıyabilir. Ben şu andaki “kendim”e göre bir yorum yapacağım ki bu yorum ilerde muhakkak değişecektir. Başkalarından da böyle bir çaba beklerim ama bu çabayı kimsede göremiyorum. Uzun uzun film hakkında yazanlarda bile.
Filmden çıktıktan sonra sıcağı sıcağına twitter’da şu paylaşımı yaptım: “Climax son derece ahlakçı, sağcı ve çirkin bir film. Gördüğüm en çirkin filmlerden biri. Kökten dinci bir kurum tarafından finanse edilmiş olsa şaşırmam. Senaryosu 5 sayfaymış. Ne bulmuşlar o kadar yazacak?” Beklenebileceği üzere oldukça yoğun bir karşılık buldu bu tweet’im. Beğeneni çok oldu. Ama beğenmeyen ve benim sinemadan hiç anlamadığımı düşünen birkaç kişi de vardı. Üstelik bunlardan biri Birgün’e de katkıda bulunan biri. Hiç sinemadan anlamayan birine çıkmaya başladığı ilk günden beri yazı yazdıran Birgün’e nasıl saygı duyup da iş yapıyor bu şahıs anlamış değilim. Neyse… Ben twitter’daki paylaşımımı açmaya çalışayım.
Film öz itibariyle insanın özünde şiddet dolu bir hayvan olduğunu, herkesin birbirini düzmek dışında bir şey düşünmediğini, buna kardeşler arasındaki ensest ilişkinin de dahil olduğunu, insanı sınırlayan ahlaki kuralların alkol ve uyuşturucu etkisiyle kalktığında bu hayvanın çirkin başını derhal kaldırdığını anlatır. Tersine bir evrim gerçekleşir. İnsan hayvana dönüşür hızla. Filmin düşünce dünyasının en fazla sosyal darwinizm ile sınırlı olduğunu, buna biraz da ahlakçılık eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sosyal darwinizm bilindiği gibi Darwin’in doğaya değin geliştirdiği kuralları insan toplumuna uygular ve faşist düşünceyle akrabadır. Noe’nin bakış açısı ne bireyler arası ne de toplumlar arası farklılıklara yönelik bir anlayış içerir. İnsanı çok basit ilkel dürtülere indirger.
Bunlar filmden çıkarılabilen şeyler ama Noe’nin röportajlarından da bunları çıkarabilirsiniz. Telegraph gazetesindeki bir söyleşisinde “insanlar tıpkı eğitimli ve şık giyimli bonobolar gibiler. Ama gece çöktüğünde üstlerindeki bu giysiyi çıkarmak isterler” der. Bonoboların bu arada cinselliğe en meraklı maymun türü olduğunu söyleyeyim. Ben bu bakış açısını sağcı buluyorum. Ama çoğu genç yazarın aklına sağcı deyinde badem bıyıklı bir AKP’li geliyor. Elini alkole sürmeyen, seksi tu kaka eden biri… Noe’yi bu sağcı tipine oturtamıyorlar. Öyle ya Noe’nin filmlerinde seks ve içki gırla gidiyor. Ama nasıl bir rol oynuyor seks bu filmlerde? Ya da içki? Seks, “Dönüş Yok”ta 10 dakikalık bir tecavüz sahnesi olarak karşımıza çıkmıştı. Climax’ta da sekse dair fantazilerin sadizmle paralel gittiğini söyleyebiliriz. İki Siyahinin tartışması bunun en uç örneğidir. İş arkadaşlarıyla kayganlaştırıcı olmadan, onların canlarını isteyerek acıtarak, nasıl düzeceklerini konuşurlar. Seks böyleyken alkole yaklaşımı nasıl? Noe Climax’ın 12-13 yaşındaki küçük çocuklara gösterilmesi gerektiğini düşünüyor. Parti yapmaya başlamadan önce ders alsınlar diye. Şaka yapmıyor! Climax’ın alkolün zararları konusunda onları bilinçlendireceğini düşünüyor. Oysa yine bir sinema yazarı bana “filmin uyuşturuculara yönelik bir uyarı taşıdığını düşünüyor olamazsınız değil mi?” tarzında bir tweet atmıştı ve bayağı da destek görmüştü.
VAHŞET VE ACIMASIZLIK
Öncelikle filmin geçtiği dünyaya bakalım. Film acımasız bir doğanın ortasında başlıyor. Kar kış kıyamet hüküm sürüyor. Her taraf bembeyaz. Bu ortamda korumasızsanız, donarak ölürsünüz. Vahşet ve acımasızlık doğaya içkindir. Ulumaya benzer sesler ve köpek havlamaları eşliğinde yaralı bir kadın üzerinde incecik giysileriyle karda yürümektedir. Bir süre sonra karda debelenmeye başlar.
Sonraki sahnede bir yanında kitaplar diğer yanında video kasetler dizili bir tv’den bir dizi dansçıyla yapılan röportajları izleriz. Birisi bir adamı öldüresiye dövmüştür ve pişman değildir. Bir başkası rolü kapmak için her şeyi yapacağını söyler. Birisi Berlin’de uyuşturucunun, özellikle LSD’nin çok yaygın olduğunu, Christiane F. (bir dönem Almanya’da büyük etki yapmış bir roman ve film. Uyuşturucu “batağındaki” gençleri anlatır.) gibi olmamak için Berlin’den ayrıldığını söyler. Bir diğeri hayatında sadece bir kez kokain kullandığını anlatır vs. Filmin sonunda bunların birçoğunun yalan olduğunu anlarız. Daha sonra dansçılar bir prova yaparlar. Bittiğinde sonuçtan çok memnun olan koreograf “Tanrı aramızda” der.
23 Ekim’de Tarık Sipahi hayatını kaybetti. Tarık, ressamdı; hikâye, şiir, roman yazarıydı ve gazeteciydi. AnaBritannica Ansiklopedisi’nde çalışıyorduk ikimiz de; orada tanıştık. Aramızda 16 yaş fark vardı ama arkadaş olduk. Yıl 1987’ydi. O dönem çok gezdik AnaBrittannica’cılar olarak. Kimsenin arabası yoktu. Minibüs tutar kuzey Ege’de gezerdik. Assos’u keşfetmiştik ve büyülenmiştik. Tarık bu gezilerin ayrılmaz parçasıydı. O gezilerde minibüste dinlediğimiz müzikler ve çevrede gördüklerimiz başta Eleni Karaindru olmak üzere aklıma kalıcı şekilde işlenmiştir. Bir de Goran Bregovic&Iggy Pop şarkısı “The fish knows everything” vardı ki üzerine bir dizi resim yapmıştı Tarık. Tabii ki balık her şeyi bilir, onun için düşünmesine gerek yoktur!
Tarık’tan Tom Waits’i öğrenmiştik bir de. Tom Waits, Tarık’ın alter-egosu (öteki beni) gibiydi. Yani sanırım onunla bir özdeşleşme yaşıyordu. Tanıdığım en bohem (?) adamdı Tarık. Aslında doğru mu bu tanım bilmiyorum ama bana sanki ona uyuyor gibi geliyor. Evi, evden başka her şeye benzerdi. Yatacak bir döşek yeterli eşyaydı Tarık için. Mala, mülke önem vermezdi. Sorun şu ki, sizin malınıza mülkünüze de önem vermezdi. Cebinde beş lira varsa, ki zaten daha fazla pek olmazdı, size verirdi düşünmeden. Sizinkini de size sormadan alabilirdi ama. Bu yüzden belki, fazla arkadaşı olmadı. Tarık’tan bir de İstanbul’un erguvanlarını sevmeyi öğrendim. İlk diktiğim ağaç bir erguvan ağacıydı, son radyo programımın adı da Erguvani İstimbot. Aslında bunlardaki Tarık etkisini bugüne kadar hiç düşünmemiştim.
Önemli olan resmin yapılmasıydı
Tarık Sipahi’nin bazı kitaplarının adlarını vereyim: Dokuz Öpüşen Balık; Köprücücesi; Lacivert Kedi; Hala Kitabı; Üsküdar; Dilsiz Martı vs.. Sanırım ilkini bulmak en kolayı. Ve de sayısız resmi var Tarık’ın. Bir türlü satamadığı… Neredeyse bedava vermeye hazır olduğu… Ne bulursa onun üzerine yapardı resimlerini çoğunlukla. Atılmış suntalar, aynalar. Bazen de olması gerektiği gibi tuvale. Önemli olan resmin yapılmasıydı, neyin üzerine yapıldığı değil. Tuval için para gerekiyordu ayrıca.
Tarık umarım ışıklar içinde uyumuyordur, biri ışıkları söndürmüştür. Yok o ışıklar yanıyorsa da, uyuyamadığı için küfür ediyordur. Yine de… Ruhun şad olsun be Tarık! Tarık Sipahi iyi ki vardı, iyi ki hayatıma girdi. Hakkını helal etmiştir umarım, benimki de helal olsun.
Freud ve Marx’tan etkilenmişti
Bernardo Bertolucci’yi kaybetmişiz dün. Tarık, Bertolucci ve benim kesiştiğimiz bir nokta var. Hayatta profesyonel bir dergide yayımlanan ilk sinema yazımın adı “Paris’te Son Tango ve Çölde Çay”dı ya da buna benzer bir başlığı vardı. Yazıda, Bertolucci’nin iki filminde gördüğüm tematik benzerlikleri anlatmıştım ve 1992’de aylık Antrakt Sinema Dergisi’nde yayımlanmıştı. Bu benzerlikleri önce Tarık’a anlatmıştım, o da yazsana, Antrakt’ta tanıdıklarım var, yayımlattırırım demişti. Sanırım Serhat Öztürk’tü o tanıdık. Ben de yazmıştım ve her zaman yarı amatör kalacak olan film eleştirmenliğime bu şekilde başlamıştım.
Bertolucci mühim yönetmendir. Freud ve Marx’tan etkilenmiştir ve filmlerinde bu iki düşünürün izleri bulunur. Çoğu entelektüel gibi o da son dönemlerinde dünyanın gidişatından, reel sosyalizmin çöküşünden etkilenmiş, giderek “konformist” biri olmuştur (Il Conformista!).
Bertolucci denilince akla ilk gelen film Paris’te Son Tango’dur (PST; 1972) halâ. O yıllarda sadece Marksizm değil, film eleştirisi de çok önemliydi ve Pauline Kael gibi sinema yazarlarının değerlendirmelerine herkes kulak kabartırdı. New Yorker dergisinde çıkan yazısında Kael, PST’nin etkisini, Stravinsky’nin Bahar Ayini’nin ilk temsilinin etkisine benzetmişti. Yani şoke eden, şaşırtan, infial yaratan, sarsan ve hayran bırakan büyük bir sanat eseri. Genç yaşıma ve aşk-meşk ilişkilerindeki azıcık tecrübeme rağmen PST’yi ilk izlediğimde ben de çok etkilenmiştim. Ne biliyordum ki o dönemde bu filmden bu kadar etkilenmiştim? Hatırlamıyorum. Ama karısının intiharının ardından, hayatla son bağını da kaybeden, zaten karısını da hiç tanımadığının farkına varan, topsumsallığından sıyrılıp bir hayvan gibi cinsellik yaşamaya çalışan ama nihayetinde ilişki kurduğu genç kızı sevmeye başlayan, yeniden toplumsal hayata katılmaya karar verdiğinde ise öldürülen ve ana rahmindeki bir cenin gibi kıvrılıp kalan filmin kahramanı Paul’den çok etkilenmiştim. Filmin Marksist bir yanı varsa, o da burjuva toplumuna en az filmin kahramanı Paul kahramanı kadar tepki duyuyor oluşuydu. Freudyen yanı ise… O zamanlar Freud’u pek bilmezdim açıkçası ama “uygarlığın huzursuzluğu” diyebiliriz belki de (kitabı okuduğum sanılacak, okumadım).
PST’yi son seyrettiğimde o ilk etkiyi yaratmamıştı. Hatta bayağı misojen olduğunu da düşünmüştüm. Yıllar sonra Bertolucci, filmin meşhur seks sahnelerinden birinde tereyağı kullanmaya, Paul’ü canlandıran Marlon Brando’yla birlikte karar verdiklerini ve bundan Maria Schneider’i haberdar etmediklerini komik bir şeymiş gibi anlatmıştı. Evet, yönetmenler şaşırtmayı bir oyuncu yönetme yöntemi olarak kullanırlar. Ama iki erkeğin ‘oyuncu yönetme’ adı altında böyle bir tecavüz sahnesinde bir kadın oyuncuya bunu yapmaları kesinlikle kabul edilemez. Bu arada medyada, tereyağıyla sınırlı olan bu bilgi saklama, Maria Schneider’in sahnenin tümünden habersiz olduğuna evrildi. Ayrıca Marlon Brando sanki o sahnede Maria Schneider’e gerçekten tecavüz etmişti! Bunlar da medyanın yapmaması gereken çarpıtmalardı.
Bertoluci yıllar sonra Çöl’de Çay’da, sanki PST’nin eşini kaybeden erkek kahramanının yerine bir kadını koydu. Çölde Çay’ın kahramanı Kit (Debra Winger), eşinin ölümünden sonra tıpkı Paul’ün yaptığı gibi, çocuk yaşta bir eş bulup onunla cinselliğe dayanan, “dilsiz” bir ilişki kurmuştu. Bertolucci’nin Oscarlarda sansasyonel bir başarısı da oldu: Son İmparator 9 Oscar kazandı. Görkemli bir filmdi ama o kadar önemli miydi, emin değilim.
Ve Roeg…
Son olarak Nicholas Roeg’i de anmak isterim. Çocukluğumun en etkili filmlerinden biriydi “The Walkabout”. Son filmi The Puffball’la Antalya Film Festivali’ne gelmişti Roeg. Ben filme bayılmıştım. Roeg’e basın toplantısında filmi sanki perdeye yapışmış bir şekilde seyrettiğimi söylediğimde sevindiğini hatırlıyorum. Ama sonra filmde neyi anlamadığımı ifade edememiş, sanki onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Saçma belki ama, bugüne kadar içime dert olmuştur bu olay. Belki o günden belliydi bu filmin Roeg’in son filmi olacağı. Çok yaşlıydı yönetmen ve filmi beğenen benden başka pek kimse yoktu. Ben de filmi anlamamış ama çok beğenmiştim. Evet, böyle şeyler de oluyor. Neyse öbür dünyada Roeg’i bulup derdimi daha iyi ifade etmeye çalışacağım. Bertolucci ve Roeg’in de ruhları şad olsun. İyi ki vardılar, iyi ki filmleriyle hayatımıza girdiler.
Bu yazı filmde olan ya da belki de olmayan sırları açık etmeye çalışacaktır. “Şüphe” için eksiklik üzerine eksik bir film denilebilir. Bu dediğimi daha sonra açmaya çalışacağım.
Filmin yüzeyde anlattığı bir hikâye var. Genellikle eleştiriler bu çerçevede yapılmış. Yani, öfkeli ve yoksul bir genç (Jong-su), sevdiği kadını (Hae-mi) öldürdüğünü düşündüğü zengin yuppie’nin (Ben) peşine düşer ve gerçeği bulmaya çalışır. Kısacası iki erkek ve bir kadından oluşan, erkekler arasındaki olağanüstü sınıfsal farklılıktan ateşini alan, üçlü bir aşk hikâyesi bu.
Fakat filmi bu şekilde okumak da neredeyse imkânsız. Her şey o kadar muğlak, o kadar havada ki. Seyrettiklerimizin ne kadarı gerçek, ne kadarı yazar olma heveslisi, yoksul Jong-su’nun zihninin ürünü bilemiyoruz. Erkekler arasındaki rekabetin nesnesi Hae-mi gerçekten var mı yoksa tümden bir hayal mi? Bu dünyadan biri gibi hissetmediği hep sıkılmasından ve esnemelerinden belli yuppie Ben, zaten “orada” değil ki hiç.
HAYAL Mİ? GERÇEK Mİ?
Yüzeydeki hikâyede, bir dükkanın önünde şarkı söyleyip, dans ederek müşteri toplamaya çalışan Hae-mi, Jong-su’yu görüyor ve ona sesleniyor. Hae-mi, Jong-su’yla çocukluk arkadaşı olduklarını iddia ediyor. Yine de tanınmayınca “estetik ameliyatı” olduğunu söylüyor. Hae-mi, ilerde Jong-su’ya yine palavra mı, gerçek mi olduğunu tam bilemeyeceğimiz anılarından söz edecek. Hae-mi’yi çocukken düştüğü kuyudan Jong-su kurtarmış ama Jong-su bırakın kızı kurtardığını, kuyunun varlığını bile hatırlamıyor.
Yoksa eksik olan Jong-su’nun hafızası mı? Seyretmediğim bir önceki filmi Şiir’de Lee Chan-dong’un kadın kahramanı Alzheimer hastasıymış, yani hafızasını yitirmekteymiş. Lee’nin daha önce seyretme şansı bulduğum tek filmi Vaha’nın (Oasis; 2001) kahramanları da zihinsel engellilerdi. Lee’nin filmlerinde, akıl ve hafıza eksikliği, dünyada olan biteni anlayamamanın mecazı (metaforu) sanki.
Filme dönersek Hae-mi, Jong-su’ya pantomim öğrendiğini söylüyor ve hayali bir mandalinayı soyup yiyor. Pantomim yaparken inandırıcı olabilmek için gereken ise Hae-mi’ye göre “mandalinanın varlığına inanmak” değil, “var olmadığını unutmak”! Hae-mi’nin var olup olmadığını düşünmemiz için bir ipucu daha!
Jong-su ile Hae-mi sevişiyorlar ve ardından kız Kenya’ya “büyük açlığını” dindirmeye gidiyor. Açlık, yani eksiklik. Geriye de Jong-su’ya bakması için görünmeyen (!) kedisini bırakıyor. Kedi var mı, yok mu?
Hae-mi döndüğünde havalimanında tanıştığı Ben’i getiriyor yanında. Ben “oynayarak” hayatını kazandığını söyleyen zengin bir yuppie. Oynamak deyince herhalde borsada oynamayı kastediyor ama bu hiç netleşmiyor. Ben’in gelişiyle Jong-su, bu üçlü ilişkide yedek oyuncuya dönüşüyor. Kıskançlıkla olan biteni izleyen ve sıranın kendisine gelmesini bekleyen bir yedek oyuncu! Hatta Hae-mi’yi sevdiğini söyleyerek rakibi Ben’den kendisine merhamet etmesini bekliyor ve kızı kendisine bırakmasını umuyor. Ben’in ise aklında “sera yakmak” var. Ben’in böyle tuhaf bir hobisi varmış, iki ayda bir filan bir serayı kundaklarmış. Ve ardından Hae-mi yok oluyor. Bir keresinde dediği gibi, “sanki hiç yaşamamışcasına!”.
Bütün bunlar, Jong-su’nun anne ve babasıyla yaşadıklarını da yankılıyor. Babasının şiddet eğilimi annesini evden kaçıran şey olmuş. Annesinin nerede olduğunu 16 yıldır bilmiyor Jong-su. Tıpkı sevdiği kızın nerede olduğunu bilmediği gibi. Ve onların eksikliğini gidermeye çalışıyor.
ARMUT UZAĞA DÜŞMEZ
Babanın şiddet eğilimi Ben’in insanları kullanıp atmasında, seraları yakmasında yankılanıyor olabilir mi? Ya da armut uzağa düşmez, Jong-su’nun ilerde görülecek şiddet eğilimi, babasından aldığı genetik/kültürel miras mı? İki erkek bir kadın üçgeni görüp de psikanalize bulamış herkesin ilk aklına gelecek şey Ödipal karmaşadır. Jong-su’nun Hae-mi’yle yatıp, Ben’i öldürmesi tipik bir Ödipal karmaşa şeması zaten. Hele hele Jong-su’nun bu üçlüde kıskançlıkla sırasını bekleyen adam konumunda olması onun ilerde yapabileceklerinin de habercisi.
Amerikan Sapığı filminin psikopatı bir borsacı yuppieydi. Ben’i tanıdıkça aklıma bu yuppie geldi. Ama acaba hangisi Güney Kore sapığıydı Ben mi, yoksa Jong-su mu? Ben’in net bir şiddet eylemini görmedik. Bana kalırsa asıl Güney Kore sapığı Jong-su’ydu.
Amerikan Sapığı dışında filmin çağrıştırdığı bir film daha var. Antonioni’nin Cinayeti Gördüm filminde de hem pantomimciler, hem de işlenip işlenmediği hiçbir zaman açığa çıkmayan bir cinayet vardı.
Şüphe, içerdiği bütün ilginç temalara rağmen beni çok sarmadı. Arthouse yani sanat sineması denilen türün “belirsizlik” tutkusunu sevmiyorum. Şüphe, belirsizlikte zirvede duran filmlerden biri. Tamam, her şeyi apaçık ortaya koymak, her şeyi bilen yönetmeni oynamak sevimsiz olmalı. Ama kendini ve seyirciyi sınırlamayacağım diye her şeyi bulanık bırakmak da bana kaçak güreşmek gibi geliyor. Bazen acaba yönetmen de kahramanları gibi, baktığı hayatı anlayamıyor, her şeyi bir gizem halesi içinde mi görüyor diye düşündüm. Bu da fazla ukalaca geldi (kendim için).
Her neyse… Birçok eleştirmene göre yılın en önemli başyapıtlarından biri Şüphe. Yabanı dilde Oscar için de ön aday listesinde yer alıyor.
Neil Jordan’ın filmografisinde İçindeki Yabancı (The Brave One) gibi alenen faşizan bir film var. Var olduğu için de yapacağım şey yani Greta’daki yabancı düşmanlığına dair öğelere bakmak tam da öküz altında buzağı aramak olmayacak. Olsa olsa öküzün altındaki buzağıya bir kardeş bulmak kadar enteresan olabilir eleştirim.
Başrolünde Jodie Foster’ın oynadığı The Brave One, Charles Bronson’lu Death Wish’in (Ölüm Arzusu), erkek kahramanlı bir versiyonuydu. Ki Ölüm Arzusu’nun da yine rezil yeni bir versiyonu Eli Roth tarafından geçen yıllarda yapıldı. Tabii Greta için bir Death Wish ya da hatta bir The Brave One denemez. Onlardan çok çok daha hafif bir film bu kötü niyet açısından ama yine de yabancı düşmanlığı çok açık.
Greta aslında ilginç bir karakter analizi yapacakmış gibi başlıyor. Yabancılarla tanışmak için onlara yem atan, yemine gelen genç kadınların hayatından çıkmak bilmeyen, çıkmakta direneni de buna pişman eden tacizci bir kadın Greta (Isabelle Huppert). Kadın tacizci de olur! Burada bir kadının başka bir kadını tacizi söz konusu. Ama her türlü kombinasyon mümkün. Tabii hangi kadının beyanının asıl olduğu gibi bir problem de var önümüzdeki hikâyede. Çünkü tacizin iki tarafında da kadınlar var.
Neyse… Yakın zamanda annesini kaybetmiş genç Frances (Chloe Grace Moretz), Greta’da bir anne figürü bulduğunu düşünür. Fakat kısa zamanda Greta’nın ruh sağlığının yerinde olmadığını fark eder. Bundan sonrası Frances’in Greta’dan kurtulup kurtulamayacağı üzerine kurulu. Doğrusu Greta, seyircisini elinde tutmayı ve heyecanlandırmayı başardı. Festival seyircisi bile film sırasında alkışlayarak tepki verdi. Yeşilçam seyircisinden hiç farkı yoktu festival seyircisinin bu açıdan. Benim gibi kaşarlanmış seyirciler içinse ortada çok da heyecanlanacak bir şey yoktu doğrusu.
Jordan, kahramanlarının psikolojisiyle sadece gerilim türüne hizmet ettikleri ölçüde ilgileniyor. Genç kadın annesini kaybetmiş, anladık hadi; yaşlı kadın peki ne? Onun travması ne ki manyakça davranıyor? Film bununla hiç ilgilenmiyor. Greta hakkında bildiğimiz, sonradan Amerikalı olduğu. Batının en doğusundan, ‘demirperde’ ülkesi denilen topraklardan, eski komünist Macaristan’dan geldiği.
New York’ta, bir çanta bulunduğunda ne yapılmalıdır? İçinde bomba olabileceği şüphesiyle polise haber verilmelidir! Çünkü kötü yabancılar kol gezer. Filmin zayıf genç kadını Frances en başta bu hatayı yapar: Bulduğu çantayı polise vermez, sahibine teslim eder. Sahibi de kötü bir yabancı çıkar işte! Gördünüz mü olanı! İşte öküzün altındaki buzağı. Beğenmezseniz kışt deyin yeter! Greta’nın sular seller gibi İngilizce konuşan, arada bilinmeyen bir dilden kelimeler söylemeyen biri olması halinde film bir şey kaybeder miydi? Hayır! O zaman ne gerek vardı, kötülüğü bir ‘ötekiye’ yakıştırmaya? Tam da yabancı düşmanlığının ayyuka çıktığı, göçmenler önüne yasak üstüne yasak konulduğu günümüzde Greta’nın Amerikalı değil de Amerikalılaşmış olduğunu söylemenin anlamı ne?
Filmin mantığı zorlayan yanlarını bir kenara bırakıyorum. Sonuçta geriyor mu, geriyor. Öküzün altındaki buzağıyı da düşünmeniz şart değildir. Ama benim gibi düşünmeden edemeyenlerdenseniz de mideniz bulanıyor bir miktar.
Mutlu Lazzaro, vizyona gireli çok oldu ama seyahatlerim nedeniyle yazamadım. Boş geçmek de filme haksızlık olacaktı. Film, Cannes’da en iyi senaryo almıştı zaten. Tromsö Film Festivali’nde ise Ahmet Gürata’nın da üyesi olduğu ana jüri tarafından en iyi film seçildi. Mutlu Lazzaro, doğrusu bu ödülleri hak eden, nevi şahsına münhasır bir film. Film, Nobel ödüllü Garcia Marquez’in tanıttığı büyülü gerçekçilik tanımına giriyor denilebilir. Sadece fantastik ile gerçekçi olanın bir karışımını içerdiği için değil, Marquez’in romanları gibi kalbi solda attığı için de bu tanıma uyuyor. Filmin yönetmeni Alicia Rohrwacher, Tromsö’ye gönderdiği ödül konuşmasında sosyalist Gramsci’nin bir sözünü anımsattı: “Bilincin karamsarlığı ve iradenin iyimserliği” ile yaşamayı önerdi.
“Mutlu Lazzaro” doğrusu pek de mutlu bir öykü anlatmıyor. Film ‘90’larda İtalya’nın geri kalanından kopuk yaşayan bir köyde başlıyor. Bu köyde hala feodal bir düzen hüküm sürmekte, sigara kraliçesi markiz, hiçbir sosyal hakları ve maaşları olmayan marabalarını acımasızca sömürmektedir. Anası-babası olmayan, sadece ninesiyle yaşayan genç Lazzaro ise köylülerin en safıdır. Her şeye iyi niyetle yaklaşır, kendisinden istenen her işi yapar, hiçbir şeyde kötülük görmez. Inviolata (El Değmemiş anlamına geliyor) köyünün “iyi insanıdır” o, tıpkı Brecht’in Sezuan’ın “iyi insanı” gibi. Ama iyi insan olmak sömürülmeye de açık olmak demektir ve Lazzaro’yu herkes sömürür. Bu köyün dünyadan kopuk düzeni, markizin oğlunun kendisine kaçırılma süsü vererek fidye istemesi; bu bilginin de polise ulaşmasıyla bozulur. Polis köye geldiğinde gözlerine inanamaz: Çocuklar okula gitmemekte, onlarca kişi aynı binada kalmakta, hak-hukuk
işlememektedir bu köyde. Dinin de yardımıyla, her şeyden korkmaya koşullanmış köylüler bir karış sığlıktaki dereyi geçmeyi bile becerememektedir. Lazzaro, tam bu sırada uçurumdan düşer ve ölür… Ama Hristiyan mitolojisindeki Lazarus gibi dirilir.
Günümüze geliriz. Şehre göç eden köylülerin hayatı eskisinden de beterdir. Eski feodal sömürgenlerin yerini yenileri almıştır. Hatta eski feodal lordlar da finans kapitalin elinde oyuncak olmuş, her şeylerini kaybetmişlerdir. Yine de kimse geriye dönmek, köyde yaşamak istemez. Saf Lazzaro, bu sırada markizin oğlu Tancredi’yle karşılaşır. Tancredi, zamanında Lazzaro’ya belki de aynı babaya sahip olduklarını, Lazzaro’nun annesinin, çoğu köylü genç kız gibi, babasının tecavüzüne uğramış olabileceğini söylemiştir. Lazzaro, bu yüzden Tancredi’yi kardeşi beller. Ve bankaya gidip kardeşi Tancredi’nin mallarının geri verilmesini ister…
Mutlu Lazzaro’nun iddialı bir konusu var. Sömürünün çağlar ve düzenler boyunca evrimini anlatıyor. Öte yandan da insan iyiliğine her şeye rağmen bir saygı duruşunda bulunuyor. Mutlu Lazzaro, heyecanla izlenen bir film değil belki ama hem acıtan-hem de insanın içini ısıtan ender filmlerden biri. Hala oynuyorsa, kaçırmayın.
Jordan Peele ilk filmi Kapan’la (Get Out) bence “aşırı” bir ilginin odağı oldu. “Kapan”, çok doğru ve kendisi için talihli bir zamanda sinemalara gelmişti. Korku türüne ırk perspektifinden bakan, en liberal Beyazların bile ruhlarının karanlık köşelerindeki Siyah düşmanlığını gösteren film, Oscar’ların “çok beyaz” olduğu sloganının gündeme oturduğu sıralarda vizyona girmişti. Bana kalırsa konjonktürün Kapan’a gösterilen ilgideki rolü büyüktü. Peele’in filmi özellikle ilk yarısında bu ilgiyi hakkedecek kadar iyiydi gerçekten ama sonrasında açıkça saçmalaşıyordu.
SPOILER’SIZ OLMAZ
Aynı duyguyu “Biz” filminde de yaşadım. Jordan Peele’in filmi konusu dışında gayet iyi bir film. “Biz”in görüntü ve oyuncu yönetimi çok iyi, diyaloglar güzel yazılmış… Ama filmin sürprizi, yani korku öğesi devreye girdiği andan itibaren film anlam üretemiyor. Jordan Peele’le yapılan söyleşilerde yönetmenin duyarlılıklarını, dünyada olan bitenler karşısında ayrıcalıklı yeri olan biri yani bir Amerikan vatandaşı olarak, sorumluluk alma çabasını görüyorum, takdir ediyorum. “Biz” adından da çıkarılabileceği gibi Jordan Peele’in “biz”ini yani Amerikalı olmayı anlatma iddiasında. Sıradan, üst-orta sınıf bir Amerikan ailesinin, kendi karanlık yüzüyle karşılaşması ve bununla savaşması filmin hikâyesi.
Gerilim ya da korku filmlerini spoylır (spoiler-sürpriz-bozan) vermeden eleştirmek imkânsız bence. Bu nedenle filmi seyretmeyenler yazının bundan sonrasını şimdilik okumayabilirler. Hoş, ben yine de yazıyı muğlak bir genellikte bırakmaya çalıştım.
SORUN AMERİKA’DA
Oliver Stone’un bol Oscar’lı (1986) Platoon’unun finalinde filmin kahramanı Chris’in sözlerini yazının başına koydum. Platoon Vietnam Savaşı’na dair bir filmdi. Filmin yönetmeni Oliver Stone ise Hollywood standartlarında solcu bir yönetmen oldu her zaman. Fakat Vietnamlı olsanız yukardaki laflara sinir olmaz mısınız? Adamlar binlerce kilometre öteden gelip milyonlarca insanınızı öldürmüş, halkınıza tecavüz ve işkence etmiş, gelecek kuşakların bile sakat doğmasına neden olacak kadar toprağınızı zehirlemiş olacak ve sonra da biz aslında kendimizle savaştık diyecek. Aslında düşman içimizdeydi, biz düşmanla savaşmadık diyecek. Sizi, konu mankeni yapacak.
Bu sözlerdeki iyi niyeti anlamıyor değilim. Gerçek payını da görüyorum. Burada dünyaya yaşattıkları dehşetin sorumluluğunu üstlenmek isteyen biri var. Jordan Peele de Amerika’yı sorgularken, suçluyu dışarda aramak yerine kendi içine bakmaya, sorunu Amerikan ruhunda aramaya çalışıyor. Ama ortaya çıkan saçma sapan bir şey maalesef. Hani hep diyoruz ya: “Hepimiz aynı gemide değiliz!” Aslında Peele de kısmen bunu diyor. Kimisi güvertede; kimisi ise makine dairesinde, güneş görmeyen kapalı yerlerde. Fakat bu alttakiler üsttekilerin kopyası. Yukardakilerle aşağıdakiler aynı insanlar olunca mesaj karışıyor. Üstelik bu alttakiler anlamsızca kötü olunca ortada mesaj filan da kalmıyor. Geminin altındakiler üsttekilerin kötü birer kopyasıysa, üsttekileri suçlamak da imkansız.
Kısacası ortada sınıfsal bir bakış açısı olmayınca, dünya üzerindeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedenleri insanın özünde bulunuyor. Eşitsizlikten ve adaletsizlikten hepimiz aynı derece suçlu değiliz ama eğer öyleysek, hepimiz eşit derecede suçluysak yapacak bir şey de yok. Kısacası bu, iyi niyetli bakış açısı sonuçta anlamlı bir şey söyleyemeyen bir zevzeklikten ibaret kalıyor ki “Biz” tam da bu: Bir zevzeklik.
KENDİMİZİ İZLETEN FİLM
Tabii filmin hikâyesi boyunca binlerce delikten de belki söz etmek lazım… Nasıl oluyor da alttakiler dışardakilerin haberi olmadan, yukarıyı izliyor, örgütleniyor, yukardaki kopyalarını buluyor falan filan… Nasıl oluyor da sadece çiğ tavşan yiyerek hayatta kalıyorlar? Tavşanlar ne yiyor? Bir örnek giysilerini kim üretiyor?
Filmin başrolündeki Lupita Nyong’o çok başarılı. Kocası rolündeki Winston Duke da iyi fakat karakteri anlamsızca salak olabilen biri olarak çizilmiş. Filmin ince ince verdiği başka mesajlar da var: Filmde, Niggers With Attitude’un (NWA) “Fuck Tha Police”inin çalması, polis şiddetine karşı bir tepki. İki küçük roldeki oyuncunun t-shirt’lerinde de Black Flag grubunun ismi ve logosu var. Black Flag de anarşist bir gruptu ve bir single’ının kapağında ağzına silah sokulmuş bir polis resmi vardı. Ayrıca 11 11 olarak görülebilecek bir logosu vardı grubun ki bu da İncil’deki Jeremyah bölümüne gönderide buluyor. Burada tanrı gazabını göndereceğinden söz ediyor.
Sonuçta, iyi yapılmış bir film olduğu için “Biz” kendini izlettiren bir film. Ama Peele’in sorunu yönetmenliğinde değil, dünyaya bakışında. İki filminin de nihayetinde anlamsızlaşmasının nedeni burada gibi.
Baştan söylemeli, ilki 1973’te, ikincisi ise 2006’da çevrilen Wicker Man (Gizemli Ada/Lanetli Ada) filmlerini gördüyseniz, Ritüel’de neler olacağını kolayca tahmin ediyorsunuz. Wicker Man’i görmediyseniz de filmin nereye evrileceğini tahmin etmek zor değil. Titanic’te de geminin batacağını biliyorduk, önemli olan o noktaya nasıl gittiği diyorsanız: Maalesef o noktaya da gerilimi yukarda tutarak, seyircisini avucunun içine alarak gitmiyor film.
Korku ve gerilim filmlerini “spoiler” vermeden yorumlamak çok güç. Filmi anlatmak hiçbir zaman sevdiğim bir şey değil ama yorumlarken de bazı şeyleri anlatmak durumundasınız. Bu yüzden isterseniz okumayı filmi seyretmenin ardına bırakabilirsiniz.
Filmin kahramanı Dani’nin ailesini kaybetmesiyle başlıyor hikâye. Danny’nin bipolar kardeşi Terry, depresyondayken annesi ve babasını öldürüp intihar ediyor. Dani, bu olayın şokunu yaşarken erkek arkadaşı Christian’ın İsveç’e gideceğini öğreniyor. Christian, Josh ve Mark adlı arkadaşlarıyla birlikte Pelle adlı İsveçli arkadaşlarının davetini kabul etmiş. Dani de geziye katılıyor ve 5 arkadaş Horga adlı kuzey İsveç kasabasına geliyorlar. Burada, 9 gün sürecek bir ritüel yaşanacak, bahar karşılanacak. Üstelik, bu yılki 90 yılda bir yapılan özel bir ritüel.
Filmin nasıl karşıtlıklar üzerine kurulu olduğunu anlatmaya çalışayım. Amerikalı gençlerin ilişkileri Mozaik grubunun söyleyebileceği şekilde (Plastik Aşk şarkısına gönderme yapıyorum) plastikten. Ne Christian, Dani’nin sırtını dayayabileceği bir sevgili, ne Dani’nin Josh’la ve Mark’la arkadaşlığı sağlam. Herkes son derece bireyci, son derece yalnız, son derece rekabetçi. Bunun acısını en çok çeken de en kırılgan ruh halindeki Dani. Vahşi kapitalist Amerika’nın bireyci evlatlarının durumu bu.
Yönetmen Ari Aster bu grubun karşısına sosyal demokrat-kapitalist İsveç’in ücra bir kasabasındaki pagan-komünal bir toplumu koyuyor. Bu komünal toplumda birey toplum için var. Seks bile, toplumun kendini yeniden üretmesi için yapılan bir eylem, zevkle alakası yok. Mahremiyet de söz konusu değil. Toplumsal bir kararla, toplu bir törenle çiftleşiliyor. Ölüm bile bireysel değil. Hayatı 16 yıllık mevsimlere bölüyorlar. 48-72 yaşları arasına denk gelen hayatın kış mevsimi sona erince, ölüm de toplumsal bir ritüelle gerçekleşiyor. Henüz ölmemiş ihtiyarlar, topluma yük olmamak ya da ritüel gereği intihar ediyorlar (akla Narayama Türküsü geliyor). Acı birlikte çekiliyor, sevinç birlikte yaşanıyor. Birey topluluk içinde eriyor, birey diye bir şey yok hatta.
Bütün bunlar totaliter komünist toplum imgesini simgeliyor diye düşünmemiz son derece doğal. Hiç de çekici değil, hatta dehşet verici. Yalnız kalmamak güzel ama bunun bedeli, bireysel özgürlüklerden feragat etmek. Daha önceden belirlenmiş bir düzen içinde yaşamak.
Öte yandan yönetmen Aster, filmin kahramanı Dani’ye, erkek arkadaşı Christian’ı değil, pagan-komünal toplumu seçtiriyor. Christian’ın bir ad olmanın yanı sıra Hristiyan anlamına geldiğini de söylemek lazım. Yani Dani, paganlığı Hristiyanlığa, toplumculuğu bireyciliğe tercih etmiş de oluyor. Yönetmenin tercihi de bu mu?
Baktığınız yere göre filmin, bireyci kapitalizmin komünal bir toplumdan daha iyi olduğu mesajını verdiğini de söyleyebilirsiniz, tersini de. Bana birincisi daha makul görünüyor. Sonuçta Dani, ruh sağlığı yerinde olmayan bir kardeşe sahipti ve kendisi de kötü durumdaydı. Sağlıksız bireylerin seçiminin, sağlıksız olduğu filmin mesajı belki de. Ya da belki de ne yalnız ne de birlikte oluyor diyor film. Toplumu bir büyük aile olarak görürsek (ben öyle görmem ama yönetmen filminin aile hakkında olduğunu söylüyor), ne aileyle ne de ailesiz diyor film sanki
Ritüel, Aster’in bir önceki filmi Hereditary’ye göre de, kendi başına
değerlendirildiğinde de başarısız bir film. Fazlasıyla uzun ve yavaş olmanın
yanı sıra, akmayan bir şeyler var filmde. Sinematografi güzel, başarılı
sahneler de var ama olmamış sonuçta. Ayrıca, modern kapitalist, bireyci ve
rekabetçi toplumun ilişkilerinin karşısına, çoktan tarihe karışmış, komünal bir cemaati çıkararak tartışmanın de bir manası yok. Eğer bu cemaat komünist toplumu temsil ediyorsa, bu yanlış bir temsil. Komünizmden anlaşılan bu değil. Ama ABD ve Hollywood’un, bireysel özgürlüklerin tamamen yok edildiği komünizm tahayyülü buna yakın bir şey.
İki şehir için de ortak olan bir şey varsa, ikisinin de insanları son derece konuksever, kibar ve sıcaktı. Sonuçta bir şehirden en çok akılda kalan da insanları oluyor
Ocak ve şubat aylarında iki ayrı kıtada iki festivalde jürilerde yer aldım. Ocak ayında, Norveç’in Tromsö kentinde düzenlenen Tromsö Uluslararası Film Festivali’nde (TIFF) Sinema Yazarları Dernekleri Federasyonu (FIPRESCI) adına jüri üyeliği yaptım. Geçen haftalarda ise Hindistan’ın Karnataka eyaletinin başkenti Bengaluru (eski adıyla Bangalor’da) Film Festivali’nde (BIFFES), NETPAC (Asya Sineması’nı Güçlendirme Ağı) adına Asya Filmleri Yarışması’nı değerlendiren jüri içindeydim.
Tromsö ve Bengaluru birbirleriyle zıt iki kent. Tromsö’nün havası ne kadar soğuksa Bengaluru’nunki o kadar sıcak; Tromsö’de sokaklar ne kadar sessiz ve düzenliyse, Bengaluru’da o kadar kaotik ve gürültülüydü. Ama ortak olan bir şey varsa, iki kentin de insanları son derece konuksever, kibar ve sıcaktı. Sonuçta bir şehirden en çok akılda kalan da insanları oluyor.
BIFFES’ten başlayalım. Asya filmlerine ayrılmış bölümde politik filmlerin çokluğu dikkat çekiciydi. Avrupa sineması neredeyse politikadan tamamen kopmuşken, dünyanın başka bölgelerinde politika hak ettiği önemi koruyor. Daha önce Boğaziçi Film Festivali’nde Altın Yunus Ödülü kazanan Filistin Filmi “Tornavida” (Bassam Jarbawi), Asya filmlerinin de en iyilerindendi. Aptalca bir intikam duygusuyla Yahudi sandıkları bir Arap’ı yaralayan bir grup gençten Ziyad’ın öyküsünü anlatıyor film. Ziyad, bizzat yaralayan olmasa da arkadaşlarını ele vermiyor ve 17 yıl İsrail hapishanelerinde yatıyor. Çıktığında bir kahraman gibi karşılanıyor Arap cemaat tarafından. Ama Ziyad “ne kahramanı?” diye sorup duruyor kendisine… Silahsız bir Arap sivili, Yahudi zannederek vurmanın neresi kahramanlık? Ama dışarıya verdiği resim Filistin direnişine halel getirmemeye yönelik. Ziyad, bu çatışmanın altından kalkamıyor ve giderek ruhsal dengesini yitiriyor. Türkiye’de de böyle “siyasi kahramanlar” var mıdır acaba? Bir gün onların da filmleri çekilir mi? Aklıma gelen en yakın film Sonbahar olsa da iki filmin kahramanları arasındaki benzerlik çıktıklarında yaşadıkları iletişimsizlikle sınırlı. Mesela birisi Onat Kutlar’ı öldüren PKK’linin hikayesini film yapar mı? Acaba o da “ne kahramanı?” diye kendisini sorgulamış mıdır?
Aklıma yine Türkiye’yi getiren bir başka film Sri Lanka yapımı “Donmuş Ateş”ti (Anuruddha Jayasinghe). Film, Sri Lanka’da Marksist bir devrim gerçekleştirmeye çalışan Halkın Kurtuluşu Cephesi’nin (Janatha Vimukthi Peramuna-JVP) kurucusu ve lideri Rohana Wijeweera’nın (1943-1989) hayatının yaklaşık son 10 yılını konu alıyordu. 1982’de demokratik mücadeleyi benimseyen, seçimlere giren ve üçüncü olan JVP, Tamil Kaplanları’nın ayrılıkçı başkaldırısı bahane edilerek yasaklanıyordu. Ayrılıkçı Tamil hareketi sadece JVP’nin değil bütün Sri Lanka solunun başını yiyordu. Tamil Kaplanları’na temelden karşı olmasına ve bu ayrılıkçı hareketi gerici bulmasına rağmen yasadışılığa mahkûm edilen JVP hareketi, her türlü devlet şiddetiyle bastırılıyor ve Wijeweera da sonunda öldürülüyordu. Fakat JVP bugün hala varlığını sürdürüyor ve Sri Lanka politikasında etkin bir rol oynuyor.
NETPAC jürisi olarak birincilik ödülünü verdiğimiz “Sivaranjini ve Diğer Kadınlar” (yöneten Vasanth) ise politikayı arka planına alarak Hint kadınlarının ezilmesi ve başkaldırısı üzerine 3 farklı öykü anlatıyordu. Öyküler 1980’lerden günümüze 3 ayrı zaman diliminde geçiyordu. Birinci öyküde eşinin terk ettiği yoksul bir kadın, fabrikada çalışmaya başlayarak özgürlüğe adım atıyordu; ikinci öyküde burjuva bir kadın, mahremiyetini ve özel bir günlük tutmasını ahlaksızca bulan geniş ailesine teslim olmayıp evini terk ediyordu. Üçüncü öykü ne yazık ki dünyadaki gerilemeye uygun bir şekilde kadının yeteneklerini evin hizmetine sokuşuyla bitiyordu. Zaman hep ileriye gitse de insanlık helezonik bir yol izliyor. Bazen geriye de dönülüyor.
Tromsö’ye de kısaca değinelim. FIPRESCI olarak ödül verdiğimiz film “Gundermann” Doğu Alman bir madenci/şarkıcıyı konu alıyordu. Gundermann, inançlı bir komünistti ama bu yine de Doğu Alman rejimiyle sorunsuz bir ilişkisi olduğu anlamına gelmiyordu. Filmin, ödül gerekçemizde de belirttiğimiz üzere Doğu Almanya’ya bakışı alışageldiğimiz filmlerden farklıydı. Genellikle bir cehennem olarak çizilen sosyalist sistem, siyah-beyaz bir keskinlikte çizilmiyor aradaki farklı renklere de yer veriliyordu. Andreas Dresen’in filmi, sözünü ettiğim filmler içinde görme şansımız en yüksel olanı. Umarım bir festivale gelir.
Son zamanlarda şöhretimi haklı çıkarır bir şekilde (hiçbir filmi beğenmediğim söyleniyormuş) filmleri kötüleyip duruyorum. Fakat gerçekten çok kötü filmler giriyor vizyona. “En Sevdiğim Kumaş”ın yapılmış olmasına şaşırıyor insan. Proje beğenilmiş, finanse edilmiş, bitince de Cannes Festivali’ne gönderilmiş. Oradaki seçiciler de beğenmişler ve Belirli Bir Bakış bölümüne seçmişler filmi. Cannes’ın resmi yarışmalı bu bölümüne seçilmek son derece zordur. Ama olmuş işte ve şimdi film karşımızda. Onca film varken bu film bu aşamalardan geçmiş, hayret.
Filmin hikâyesi Suriye “iç” savaşının başlangıç günlerinde geçiyor. Bunu televizyon görüntüleri ya da radyo konuşmalarından anlıyoruz. İşin tuhafı medya şiddetli bir biçimde Beşşar Esad aleyhtarı. Demek ki, Esad iddia edildiği kadar bir diktatör değilmiş, Suriye’de ifade özgürlüğü varmış. Tabii filmin vermek istediği mesaj bu değil. Tam tersine, Esad’ın ve devletin acımasızlığını göstermek filmin amacı. Köktendinci dehşetinin nasıl ortaya çıktığı, filmin göstermek istediği şeylerden biri değil.
Bu ortamda dul bir kadın yetişkin üç kızıyla Şam’da yaşamaktadır. Kızlardan büyük olanı Nahla’ya Amerika’da yaşayan bir Suriyeli talip çıkar. Fakat filmin kahramanı olan genç kadın tutarsız davranışlar içindedir. Muhtemelen Türk dizilerinde gördüğü tipte bir erkeğin (mesela Kıvanç Tatlıtuğ) hayalini kurmaktadır. Bir yandan taliplisini tahrik edecek şekilde davranır, ona sürtünür; bir yandan da adamı sözleriyle kendinden uzaklaştırır.
Bu sıralarda ailenin oturduğu apartmanın üst katına bir kadın taşınır. Sonradan bu kadının bir “mama” olduğunu ve randevu evi işlettiğini anlarız. Nahla bu durumdan etkilenir ve randevuevine gitmeye başlar. Önce gerçekte var olmayan, hayali sevgilisiyle buluşmak için; sonra da oranın sürekli müşterilerinden biri olan askerle yatmak için. Bu askerin de bir fantezisi vardır. Sevişeceği kadınlardan kendisine Hazreti Yusuf’un hikâyesini anlatmasını ister. Yusuf babasının en sevdiği oğlu olduğu için diğer 11 kardeşinin nefretini üzerine çekmiştir ve onlar tarafından kuyuya atılır. Kurtulur, fakat yeni efendisinin karısı yakışıklı Yusuf’la yatmak ister. Yusuf reddeder ve zindana atılır. Yusuf’un bir özelliği de rüya yorumcusu olmasıdır. Bir tür film eleştirmeni yani.
Genç kadın hikâyeyi kendisine göre değiştirir, kadınla Yusuf’u seviştirir. Asker çıldırır… Neden? Belki de kadının isteğini gerçekleştirmiş olması adamın maçoluğunu rencide etmiştir. Filmin feminist mesajı olarak algılanan şey bu.
Bu arada taliplisi de genç kadından vazgeçmiş, onun yerine çok daha uysal olan kardeşini istemeye karar vermiştir.
Film bu minvalde sürer gider. Anlatılanlardan film size ilginç gelebilir ama inanın değil. Ne kahramanımızın ruhuna, ne ülkenin içinde olduğu duruma, ne askerin neden böyle bir fantezisi olduğuna, ne de diğer kız kardeşlerin halet-i ruhiyesine dair bir şey geçiyor seyirciye. Bu film ne anlattı diye sorduğumda aklıma bütün hikâyelerde olan ortak bir tema geliyor: Kardeş kavgası. Suriye ülke olarak bir kardeş kavgasında, askerin fantezisi kardeş kavgasına dair ve genç kadın evinde kız kardeşiyle rekabet içinde. Güzel, ama orada kalıyorum. Bir adım daha attıramıyor film bana. Yine de siz bilirsiniz. Arap coğrafyasından her zaman bir film gelmiyor ülkemize. Filmin Bunuel’in Gündüz Güzeli’yle akraba olduğunu da düşünenler var. Çok uzaktan, evet.