2. El Gouna Film Festivali: Ödüller ve ötesi

TARİH:  6 Ekim 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivalin sloganı Cinema for Humanity yani İnsanlık İçin Sinema idi. Festivalin seyirci ödülleri de bu adla verildi. Ödül iki film arasında paylaşıldı: Biri daha önce söz ettiğim Cannes’da da Altın Palmiye için yarışan Yommedine oldu. Diğeri yani Hayattan Bir Gün Daha (Another Day of Life) ise bende hem film olarak hem de film sonrasında çıkan tartışma nedeniyle en çok iz bırakan filmdi. Hayattan Bir Gün Daha, belgesel yarışması içinde yer alıyordu ama 86 dakikalık filmin yaklaşık 60 dakikası Polonyalı gazeteci yazar Ryszard Kapuscinski’nin aynı adlı kitabının anime bir uyarlamasıydı. Filmin animasyonla anlatılmış bölümlerinde Kapuscinski’nin Portekiz egemenliğinden yeni çıkmış ve derhal iç savaşın içine düşmüş Angola’ya 1975 yılında gidişi ve burada yaşadıkları anlatılıyor. Geri kalan sahnelerde ise 1975’teki karakterlerle bugün yapılmış röportajlar yer alıyor. Türkçeye de kitapları çevrilmiş olan Kapuscinski’yi tanımıyordum filmi seyredene kadar. Meğerse çok ünlü bir yazarmış, bir dönem Nobel alacağı düşünülürmüş, birçok insanın hayatını etkilemişmiş. Benim cehaletim.

Angola iç savaşı ise çok uzun yıllar boyunca sürdüğü için elbette az çok bildiğim bir şeydi ama çok da değil. Aslında iç savaş diyorsak da tam da öyle değil. Soğuk savaşın sürdüğü yıllarda bu savaş nihayetinde sosyalist sistemle kapitalist sistemin çarpıştığı bir meydan. Küba’nın desteklediği MPLA, iç savaşın iyi ve tabii ki sosyalist olan tarafı. Karşısında ise CIA destekli katil sürüleri var. Bunların başlıcası da UNITA. Angola’nın kuzeyinde MPLA iktidarda olsa da, güneyde UNITA güçlü ve Kapuscinski ülkeye ulaştığında savaş sürüyor.

Kapuscinski karanlığın kalbine, iç savaşın merkezine ulaşmak istiyor. Ayrıca, Afrika’nın Che Guevera’sı olabileceğini düşündüğü MPLA lideri General Farrusco’yu bulmak ve onunla konuşmak niyetinde. Fakat güneye gitmek kolay değil. Arturo adlı arkadaşıyla çıktığı yolda bir katliamın kurbanlarıyla karşılaşmaları ikisinde de derin izler bırakıyor. Bu sırada UNITA’nın içlerinde çocukların da bulunduğu katillerini saldırısına da uğruyorlar. Kapuscinski ve Arturo, Carlota liderliğindeki gerillalar tarafından kurtarılıyor. Carlota, Kapuscinski için devrimin simgesi, güzel yüzü oluyor. Kapuscinski sonunda Farrusco’yu buluyor fakat durum sandığından da vahim. Çünkü ırkçı (apartheid rejimi altındaki) Güney Afrika Cumhuriyeti de UNITA’ya destek için savaşa giriyor ve ülkeyi güneyden işgal etmeye başlıyor. Kapuscinski bir ikilemde kalıyor, olayları bildirmesi ve Küba’yı müdahaleye çağırması iç savaşın daha da uzamasına, belki de daha çok insanın ölümüne neden olacak. Kapuscinski yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapıyor.

Filmin kusurlarının başında Kapuscinski’nin resmedilme tarzı olduğunu söyleyebilirim. Biraz fazla Hemingway tarzı erkek kahraman havasındaydı. Carlota da biraz klişeydi. Fakat filmin, yine de ele aldığı tarihsel dönem ve politik içeriğiyle diğer filmlerden ayrıştığını söyleyebilirim. Filmin yönetmenleri olarak iki isim geçiyor. Biri Bask İspanyol yönetmen Raúl de la Fuente, diğeri ise Polonyalı animasyoncu Damian Nenow. Film bittiğinde yönetmen Fuente ve seyirciler arasında başlayan tartışma ise şaşırtıcıydı. İlk söz alan seyirci neredeyse hesap soran bir tavırdaydı. Nasıl olur da sosyalizmi yücelten bir film yapılırdı? Kapuscinski güvenilir bir anlatıcı mıydı? Polonya’nın komünist rejimiyle uyumlu değil miydi? Ardından bir iki kişi daha benzer telden çaldı. Sonunda ben dayanamayıp söz aldım. Angola’daki sosyalistlerin karşısında, yakın tarihin en korkunç ırkçı rejimini temsil eden Güney Afrika’nın ve CIA destekli UNITA’nın olduğunu söyledim (hoş bugünlerde CIA destekli olmak Suriye’de kimsenin karizmasını çizmiyor). Yönetmen Fuente de biraz rahat nefes aldı. Ayrıca dünyanın en anti-sosyalist ülkelerinden biri olan Polonya’nın bu filme nasıl destek olduğunu sordum. Fuente bu soruyu çok beğendi. Polonyalılarla ırkçılığın kötü bir şey olduğu konusunda anlaştıklarını, filme bu sayede destek bulabildiğini söyledi. Fuente’nin de bu arada oldukça milliyetçi olduğunu ve Bask ülkesinin bağımsızlığını istediğini belirteyim.

Festivalde gösterilen tek Türk filmi ise Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı”ydı. 80 civarında filmin gösterildiği El Gouna Festivali henüz ikinci yılında sanırım Mısır’ın şu anda en önemli festivali olmuş durumda.

2. El Gouna Film Festivali: Mısır Filmleri

TARİH:  29 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ikinci kez düzenlendi. 20 Eylül’de başlayan festival 28 Eylül’deki (dün akşam) ödül töreniyle sona erdi ama ben bu yazıyı daha önce yazdığım için size sonuçları bildiremiyorum. El Gouna’dan geçen sene de söz etmiştim. Mısır’ın Kızıldeniz kıyısındaki mercan resifleriyle ünlü bu sahil kenti Hurgada’ya çok yakın. El Gouna, mühendis Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir tatil beldesi. Sawiris kardeşler için mühendis dedim çünkü onlar kendilerini işadamından önce mühendis diye tanıtıyorlar. Burada hâlâ bilimle ilgili olmak iş adamlığından daha önemli gibi.

Festival, daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmış olan ve Intishal Al Timimi liderliğindeki son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Program hiç aksamadan işliyor, Ortadoğu’da olduğunuzu hissettirecek hiçbir baştan savmalıkla karşılaşmıyorsunuz. Ulaşıma bu yıl, siyah İngiliz taksileri eklenmiş. Çoğu mükemmel İngilizce bilen Mısırlı gönüllü gençlerle birlikte düşününce sanki İngiltere’deyiz. Burada temel sorun benim için soğuk! Dışarıda 36 derece olan hava, sinema salonlarında sanki eksilere düşüyor. O kadar güçlü bir soğutma uyguluyorlar ki bazen dayanamayıp sinemadan çıktığım oldu. Sıcağa alışkın Mısırlıların bu soğuk salonlara nasıl dayanabildiklerini anlayabilmiş değilim.

3 yarışma var

Festivalin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da üç yarışması vardı: Uzun metraj, dokümanter ve kısa film. Yine geçen yıl olduğu gibi Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün oldu. Mısır’ı bu yıl Cannes’da temsil eden Yommedine festivalin uzun metraj yarışmasının en heyecanla karşılanan filmiydi. Seyirci beklediğini fazlasıyla buldu Yommedine’de ve filmi bitmesiyle birlikte uzun süre ayakta alkışladı. Filmin kahramanları Beshay ve Obama, ilki boyu ve adamdan sayılmayışıyla, diğeri çocuk oluşuyla küçük seyircilere de hitap etti. Yommedine, Mısır’ın yabancı dilde Oscar adayı olarak da gösterildi.
Kahire’nin oldukça yakınında hâlâ bir cüzzam kolonisi var. Türkan Saylan Türkiye’de cüzzamı sona erdiren kişiydi. Mısır’ın da kendi Türkan Saylan’ını bulmasını dileyelim. Film bu cüzzam kolonisinde başlıyor. Beshay, cüzzamdan çok çekmiş, elleri ve yüzü çok deforme olmuş ama artık cüzzamı yenmiş bir hurdacı. Çok sevdiği eşeği ve arabası onun tek sermayesi. Obama ise öksüz ve yetim bir çocuk, ülkenin güneyinden, Nübye’den. İkisi de aileleri tarafından terk edilmişler. Beshay, hasta olan karısını kaybedince, iyileştikten sonra kendisini geri alacağını söyleyen ailesini bulmak için yola koyuluyor. Obama da gizlice Beshay’ın arabasına saklanıyor ve eşekle birlikte bu üçlü güneye doğru yola çıkıyor. Fil Adam’dan beri gördüğümüz belki de en deforme olmuş bedene sahip film kahramanı olan Beshay rolünde gerçek bir cüzzamlı olan Rady Gamal müthiş bir oyunculuk sergiliyor. Filmin Mısır ve Avusturya kökenli yönetmeni A.B. Shawky, Beshay’a Fil Adam’ın unutulmaz repliği “Ben bir insanım”ı da söyleterek, iki film arasındaki ilişkiye işaret ediyor zaten. Senaryonun kimi kusurlarına ve bir ilk film olmanın kimi acemilikleri ve Ortadoğulu olmanın kimi aşırı duygusallıklarına rağmen Yommedine’nin Cannes’da yarışmaya seçilmesi filmin iletişim kurmadaki becerisinden kaynaklanıyor. Filmin adı ise kıyamet günü anlamına geliyor. Zenginle yoksulun, güçlüyle güçsüzün eşitleneceği gün Yommedine!

‘Haydan Gelen’

Festivalin belgesel film yarışmasında seyrettiğim diğer 2 Mısır filmi de son derece ilginçtiler. Reem Saleh’in “Haydan Gelen”i (Al Gami’ya) Kahire’nin yoksul bir mahallesindeki hayata odaklanıyor. Burada bir dayanışma sistemi kurulmuş ve bir yardım fonu oluşturulmuş. Birinin bir ihtiyacı olduğunda, sosyal devletin yapmadığını mahalleli kendi kendine yapıyor ve ihtiyacı olana yardım ediyor. Film, bekleneceği üzere bir yoksulluk sömürüsü filmi değil. Aksine, güçlü ve hayattan kâm almasını bilen insanlar üzerine bir belgesel. Filmin bir de Dünya adlı karakteri var ki, seyretmeye doyamıyorsunuz. Florida Project’i görenler oradaki büyümüş de küçülmüş kızı hatırlayacaklardır. Dünya işte onun Mısırlı versiyonu. Babasının şiddetle karşı çıkmasına rağmen annesiyle işbirliği yaparak sünnet olan (evet, Mısır’da kadın sünneti yaygın), kuzeniyle evlenmeyi ve büyüyünce ondan sabah, akşam dayak yemeyi (!) hayal eden bu kız çocuğu sanmayın ki sevimsiz… Dünya tatlısı bir şey. Sırf onun için bile bu film görülmeye değer. Ayrıca kadın-erkek rollerinin nasıl kendisini yeniden ürettiği üzerine de düşündürücü…

Diğer Mısır belgeseli ise aslında belgesel ile kurmaca arasındaki belirsiz bölgede duran “Hayal Ettiğimiz Gibi Uzaklara” (Al Holm Al Ba’eed). Marouan Omara ile Johanna Domke’nin birlikte yönettikleri film, kahramanlarının hayatına dayanıyor. Şarm El Şeyh, Mısır’ın en büyük tatil beldesiydi, 2015’e kadar. 31 Ekim 2015’te Şarm El Şeyh’ten havalanan bir Rus uçağı Sina yarımadası üzerinde düştü. Uçağın IŞİD tarafından yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu düştüğü tahmin ediliyor. 224 kişinin öldüğü bu katliamdan sonra, Şarm El Şeyh bir hayalet şehre dönüşmüş. Ama yine de otellerde animatörler hayat normal akışındaymış gibi olmayan müşterileri eğlendirmeye çalışıyor, masörler, güzel kızları “rahatlatmayı” hayal ediyor, dj’ler Avrupa’da bir iş bulmanın yolunu aramaya çalışıyor, donmuş heykel rolü yapanlar, çözülmeyi umuyor.

Filmin kahramanlarının askıda kalmış, belirsizlik içindeki hayatlarının sinemasal karşılığını bulmaya çalışmış sanki yönetmenler. Donny Darko’nun dev tavşanını hatırlatan dev bir maymunla iç hesaplaşmalarını yapan kahramanların bu tuhaf hikâyesi, seyirciyi belirsizliklerine rağmen kendisine bağlamayı başarıyor.

El Gouna’ya ödüller açıklandıktan sonra da devam edeceğim.


Anons: Zamanımızın bazı kahramanları

TARİH:  20 Ekim 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Anons’u bilgisayarda, internet üzerinden izledim. Yazmadan önce sinemada seyretmek istiyordum ama fırsat olmadı. Anons, 1960 başlarında bir grup askerin/asker emeklisinin İstanbul’da darbe yapmak amacıyla radyo binasını ele geçirme ve buradan anons yaptırma çabasını anlatıyor.

Anons’u estetik açıdan mükemmel buldum. Her planın uzunluğu, temposu, ışığı; oyuncuların performansları, diyalogların ikna ediciliği ve filmin baştan sona merakı ayakta tutması hayranlık verici. “Peki ama film bize ne söylüyor? Bugüne dair ne anlatıyor?” Birçok meslektaşımın filmle ilgili kaygısı bu yönde.

Faşizmin kapıları

Bana göre film bir tipolojiyi anlatıyor. Mozaik Müzik Topluluğu’nun 1990’da “Emekli Albay Hilmi Ertunç” şarkısında karikatürize ettiği asker tipini ete kemiğe büründürüyor. Evet bu adamların ideolojik duruşları, kime karşı darbe yapmaya çalıştıkları, politik görüşleri filmde anlatılmıyor. Ama ben, bir “yüce”yi temsil ettiği inancıyla – bu “yüce” vatan, millet olabilir; din, kutsal kitap, tanrı olabilir ya da tarih olabilir – kendinden menkul bir misyonla hareket eden bir insan tipinin anlatıldığını düşündüm. Bir kez bir yüceyi temsil ettiğini düşünmeye başlayan kişi için gerisi teferruattır. Bu teferruat, evine ekmek götürmekten başka bir derdi olmayan gariban bir taksici olabilir. Bu taksicilerden yüzbinlercesi ya da milyonlarcası da olabilir. Tarihin akışı önünde bunların esamesi okunmaz ve bazılarımız kendilerini tarih adına, vatan adına, tanrı adına konuşmaya yetkili ve görevli hisseder. Faşizmin kapıları böyle açılır. Katliamlar böyle meşru kılınır. Canavarlar tarafından değil, insanlar tarafından. Belki de öyleyizdir, tarih karşısında teferruattan ibaretizdir ama sorun şurda: Kimin teferruat olduğuna kim karar veriyor? Bir babanın, bir çocuğun, bir annenin, bir kardeşin teferruat olduğuna hükmetme hakkını kendinde buluyor?

Kaçırmayın

Ve filmin bıyık altından gülerek gösterdiği bir şey daha var: Bu yüce misyonların adamları, gündelik hayatın acemileri. Zihinleri çok yukarlarda dolaştığından, yeryüzü işlerinde çok beceriksizler.

Her hâlükârda verimli bir tartışmaya kapı açabilir Anons. Kaçırmayın.


Climax: Tersine Evrim – Bölüm İki

TARİH:  10 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Tanrı aramızda” der, filmin en aklı başında kişisi ve ekibin koreografı olan Selva. Tanrı gerçekten de aralarındadır ve tanrının adı Gaspar Noe’dir. Noe’nin kamerası ve aklı, karakterlerine kelimenin tam anlamıyla tepeden bakar. Tıpkı gökte olduğu düşünülen Hıristiyanların tanrısının bakacağı gibi. Filmin önemli bir bölümünde dansçıları çılgınca hareket eden figürler olarak kuşbakışı görürüz. Bu bakış hepsini benzer varlıklara indirger, yüzlerini ve ifadelerini saklar. Sadece bu da değil, bu dans sahnelerinin hemen hepsi genel plandır, merkezinde bir kişi olsa da.

Böcekler gibidirler. Arılar belki de. Bu dansları güzel bulmak ya da bulmamak tamamen kişisel beğeniyle ilgili bir şey. Ben çirkin buluyorum. Hiç estetik gelmiyorlar bana. Danstan çok akrobasiyle, cimnastik sporuyla benzeşiyorlar. Her bir dansçı bir diğerinden daha süratli, daha çevik, daha esnek ve daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor gibi bu danslarda. Darwinist anlamda kim daha “fit” yarışması gibi bu danslar. Bana estetik ve erotik gelmiyor.Filmin ilk bölümünde karakterleri daha yakından tanıyoruz. David, partideki bütün kızları düzmeyi arzuluyor, buna arkadaşı Müslüman Omar’ın sevgilisi Gazelle de dahil. Omar’ı Gazelle’e birlikte üçlü seks yapamaya ikna etmeye çalışıyor. Grubun yöneticisi ve parti içkisi sangriayı hazırlayan karakter filmin tek çocuk sahibi kişisi, adı Lou’ydu galiba. Artık kendisine yönelik talebin azaldığı bir dönemde rastgele bir ilişkiden peydahladığı oğlu Tito’ya bu çılgın ortamda annelik yapmaya çalışıyor. Bu filmdeki hamilelikler zaten hep rastgele ilişkilerden. Bir başka dansçı kız hamile ama çocuğun babası kim bilmiyor. Kısacası hayvanlar gibi duygusal bağ kurmadan düzüşen bir grup bu ve hayvanlarda olduğu gibi babalar ortada yok. Filmin ilk yarısındaki halleri aslında ikinci yarısındaki hallerinin habercisi.

Filmin ikinci yarısında grup içkilerine bir madde karıştırıldığını bir anda anlıyor ve aynı anda bir linç grubuna dönüşüyor. İçki içmeyen Müslüman Omar anında suçlanıp, karda kışta ölüme terk ediliyor. Omar’ın yokluğunda, fırsattan istifade eden sevgilisi Gazelle önce David’le flört ediyor ardından kendi erkek kardeşiyle yatıyor. Filmde gösterilen tek heteroseksüel ilişki de bu. Kokainman olduğu anlaşılan kız bir kazada alev alıyor, kimse umursamıyor. David, Siyahların saldırısına uğruyor, kafasında şişe kırılıyor ve iğdiş edilmekle tehdit ediliyor durup dururken. Saldırgan siyahlar bununla da yetinmiyor, David’in alnına gamalı haç resmi çiziyor. Filmin son bölümlerinde kamera ters dönüyor. Adı kandan gelen ve kan rengindeki sangria içkisini içen bu “vampir” grubuna uygun biçimde. Bu arada hamile kız da saldırıya uğruyor, sangriaya LSD katmakla suçlanıyor ve kendisini öldürmeye teşvik ediliyor. Annesi oğlu Tito’yu korumak isterken onu tutup elektrik odasına kitliyor ve üstüne bir de anahtarı kaybediyor. Sonucu tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor. Denilebilir ki herkes ilahi bir cezaya uğruyor. Bu film, yönetmenin de dediği gibi Amerika’da çevrilemezdi çünkü kötüler ağırlıklı bir şekilde Siyahlar ve lezbiyenler. Hamile kadının karnına tekmeyi basan da, David’in kafasında şişe kıranlar da Siyahlar. Sangriaya ilaç katan ve her şeyin çığrından çıkmasına neden olan da bir lezbiyen. Noe bu altgrupları hedefine koymamıştır belki ama böyle de okuyanlar çıkabilir ve film bu yorumlara açık. Salonun bir duvarında asılı duran Fransız bayrağından bir milliyetçilik eleştirisi çıkarmaya çalışmak da nafile bir çaba çünkü Noe’nin böyle bir derdi yok. Filmde de söylediği gibi Fransız olmaktan gurur duyan bir film bu. Söyleşilerinde de söylüyor Noe bunu.
Noe filminin Kubrick’in 2001’inin tersini yaptığını, orada hayvandan insana evrimin anlatıldığını, bu filmde ise insandan hayvana ters evrimi anlattığını söylüyor. Darwin’e göre ters evrim diye bir şey evrim kuramına aykırıdır. Evrim geriye gitmez. Noe bir tek evrimden anlıyor ama onu da yanlış anlıyor. Filmde olan bir ters evrim değil elbette. Bana grubun aniden bir linç çetesine dönüşmesi hiç inandırıcı gelmedi bu arada. LSD denemedim ama böyle bir etkisi olsaydı 60’lar hippi kuşağı herhalde toptan telef olurdu.

Filmi neden beğenmediğimi neden çirkin, ahlakçı ve sağcı bulduğumu umarım anlatabilmişimdir. İnsana böcek gibi bakan, ideolojik çerçevesi Darwinizmle (evrim kuramıyla) sınırlı olan, içki ve uyuşturucuların zararlarına dair ders veren ve geriye doğru bir evrim anlattığı iddiasındaki, bence çirkin danslarla bezeli bu filmden hiç hoşlanmadım. Kaldı ki filmin eşcinsel ve Siyahlara dair de hoş şeyler söylemediği iddia edilebilir. Bu arada evrim kuramına ben de inanıyorum. Doğa vahşi ve acımasızdır. İnsan da bunun halâ ve daima bir parçasıdır. Biyolojik varlıklar olduğumuz sürece, 2001’deki gibi safi zihine dönüşmedikçe bu böyle de kalacak. Noe bir 2001 Uzay Yolu Macerası hayranı. Filmi belki 60 kez izlemiş ve 2001’e dair belki de dünyanın bir numaralı koleksiyoncusu. 2001’in, zihnin (aklın) madde ve teknoloji üzerindeki nihai ve mutlak gücünün manifestosu olduğunu söylüyor. Nazım Hikmet olsaydı, Berkeley’e “Behey Berkley!” dediği gibi Noe’ye de benzer şeyler söylerdi herhalde. Evrim gibi maddeci bir kuramdan gelip, aynı zamanda bir ateist olup sonra zihnin madde üzerindeki gücüne inanmak, evrimin belki de bu yönde olmasını ummak büyük çelişki. Tam bir idealizm, felsefi açıdan. Ve biliyor musunuz çocuklar, bütün bunlar sağcılık işte! Sağcı olmanın binbir biçimi var, alkol içmemek, dindar olmak, muhafazakar bir hayat sürmek bunlardan sadece biri.

Ben de evrime inanıyorum, genlerimizin belirleyici önemine inanıyorum. Doğa vahşi, evet. Bunları söylemek hiçbir şey değil. Bunun üzerine konanlar, kanabilenler üzerine konuşmak lazım. Bu sessiz uzayda ve bu vahşi doğada, müthiş yıkıcı ve gaddar olabilen ama hiçbir hayvanın yapamadığını da yapabilen, başka türleri korumak için çaba harcayabilen, doğasına direnip vegan olabilen, sanat yapabilen bir hayvanız. Binlerce yıllık tarihlerimiz, kültürlerimiz var. Türlü türlü ruh hallerimiz, acılarımız, hüzünlerimiz, suçlarımız, pişmalıklarımız var. Noe çok yüzeyde dolaşıyor ve çirkinlikten başka bir şey görmüyor. Çirkinlikten başka bir şey sunmuyor. En azından bana karşı bu böyle. Bu bir yorum, filmin olası tek yorumu değil. Bu arada Noe’nin karısı yönetmen Lucile Hadzihalilovic’in son filminin adının “Evrim” olduğunu hatırlatayım. Ben son derece manasız bulmuştum o filmi de. Anlaşılan karı-koca, evrim kuramında takılıp kalmışlar ama evrimden de pek bir şey anlamıyorlar.

NOT: Filmin senaryosu hakikaten de 5 sayfa değilmiş, topu topu 1 sayfaymış, Noe söylüyor.


Düzenbazlar: Tatsız bir film

TARİH:  1 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

25-30 yılda bir aynı filmi görüyoruz. Biri küçük, diğeri büyük üçkağıtçı önce rakip sonra ortak olurlar ve zenginleri dolandırırlar. Bu senaryonun ilk versiyonunda Marlon Brando ve David Niven varmış (Bedtime Story; 1964). Steve Martin ve Michael Caine’li ‘Kirli, Çürük ve Adi’ (Dirty Rotten Scoundrels; 1988) daha başarılıydı. Bu hafta vizyona giren Anne Hathaway ve Rebel Wilson’lı ‘Düzenbazlar’ ise tam anlamıyla bir felaket. Hiç güldürmüyor.

Bir komedi izlerken hikâyeden gerçekçilik beklemezsiniz. Amaç saçmayı hedeflemekse, daha da iyi, absürt komediyi severim. Ama saçma başka abuk sabuk başka. Düzenbazlar saçma değil, saçmasapan.

İşin enteresanı bu senaryodan yapılan üç filmde de muazzam oyuncular yer almış: Marlon Brando, Michael Caine, Anne Hathaway…

BÜYÜK GERİLEME

Anlamakta güçlük çekiyorum, Anne Hathaway gibi A sınıfı bir oyuncu bu senaryoyu okuyup da neden kabul etmiş? Hakikaten iyi bir şey çıkacağına inanmış olabilir mi? Rebel Wilson’ın olayı ise zaten iğrenç, regresif tipleri canlandırmak. Hiçbir sınır
tanımayan, iğrenç ile normal arasındaki farkı bilmeyen bebek-kadın rolleri alanında bir kariyer yapıyor. İşin enteresanı böyle bir regresif yetişkin modelinin Holyywood’da sürekli karşımıza çıkması.

Metis Yayınları’ndan Büyük Gerileme (Die Grosse Regression) diye bir kitap çıktıydı. Siyaset alanındaki sağ popülizmin yükselişine odaklanıyordu kitaptaki yazılar çoğunlukla. Siyasetteki gerilemenin birey üzerindeki yansıması olabilir bu geri (regresif) tipin sinemada karşımıza çıkması.

Sonuç olarak Anne Hathaway için Rachel Evleniyor’u (Rachel Getting Married), Rebel Wilson için ise Nedimeler’i (Bridesmaids) izleyin yeniden veya tercihen.


Sınır vizyonda: İnsanlar, insansılar ve hayvanlar

TARİH:  25 Mayıs 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

İki ülke arasındaki hayali çizgidir sınır. Bizle ötekileri ayırır. Ama başka sınırlar da var. Zenginler ile yoksullar arasında, erkeklerle kadınlar arasında, insanlarla hayvanlar arasında ve belki de en muğlak olanı, insanlarla insan gibi gözüken canavarlar arasında. ‘Sınır’ filmi bu sınırların hepsine dair, belki şu anda aklıma gelmeyen başkalarına da.

Bir gümrük memurunu gösteriyor film önce bize. Yurtdışından ülkeye sokulan kaçak ya da yasadışı malları tespit ediyor Tina (Eva Melander). Yalnız, Tina hem görünümüyle hem de yetenekleriyle sıradışı biri. Yüzü, ilkel insanlarınkine benziyor ve suçluları yaydıkları kokudan tespit edebiliyor.

Bir
köpek yetiştiricisiyle evini paylaşan ama bir ilişki yaşamayan Tina, bir gün
kendisine benzer biriyle, Vore (Eero Milonoff) ile tanışıyor. Vore’yle karşılaşmak
Tina için o güne kadar anlam veremediği birçok şeyin yerine oturmasını sağlıyor.
İsveç’in yerlilere uyguladığı dehşet öykülerini öğreniyor.

Filmin yönetmeni Ali Abbasi İran asıllı bir Danimarkalı. Bu onun ikinci uzun metrajlı filmi. Abbasi, ‘Sınır’ ile geçen yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde en iyi yönetmen seçildi. Oyuncuların makyajı çok başarılı, zaten film makyaj ve saç stili dalında Oscar’a aday gösterildi. Her gün 4 saat sürüyormuş makyaj yapımı.

‘Sınır’ın başka festivallerde kazanılmış 20’ye yakın ödülü var. ‘Sınır’ iyi bir film. İnsan olmanın esasına değin sorular soruyor. Bu film de, tıpkı geçen haftanın ‘İçerdekiler’i gibi. Fakat film o kadar tuhaf bir çifti anlatıyor ki, insanın kendisini onlara yakın hissetmesi neredeyse olanaksız. Bir çiftleşme sahnesi var ki, hem çok şaşırtıcı hem de çok itici olmayı başarıyor. Film bittiğinde doğrusu rahatlıyor insan.

İçerdekiler: İnsan olmak…

TARİH:  18 Mayıs 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hüseyin Karabey’in filmleri, sanat sinemamızdaki genel eğilimin tersine, insana dair umudun korunduğu öyküler anlatıyor. Ben bir karamsarım, ama insana dair bir pırıltı görmeyi arzuluyorum seyrettiğim filmlerde. “İçerdekiler”de bu pırıltı var.

Film, Melih Cevdet Anday’ın 1965 tarihli tiyatro oyununa dayanıyor. Bir öğretmen, bir bildiri yazdığı iddiasıyla siyasi şube tarafından içeri alınır. 185 gün boyunca işkenceye maruz kalır ve hiçbir yakınını görmesine izin verilmez. Bir gün, karısıyla görüşmesine izin çıkar. Üstelik, bir saat boyunca yalnız kalabilecekler ve sevişebileceklerdir. Fakat, kocasını görebileceğini, hatta baş başa kalabileceğini bilmeyen kadın hastalığı yüzünden ziyarete gelmez. Yerine kardeşini gönderir. Filmin ilk bölümü tutuklu ile polis şefi arasındaki diyalogla geçerken, ikinci bölümü tutuklu ve baldızı arasındaki diyaloga dayanıyor.

Filmin finaline doğru, tutuklunun baldızına anlattığı bir hikâye var. Bir büyüme hikayesi bu. Hikâye ve film aslında aynı şeyi anlatıyorlar. Biyolojik anlamda insan olarak doğarız ama sosyal anlamda insan olmamız bir büyüme sürecinden geçmemizi, başkalarının farkına varmamızı gerektirir. İnsan ancak sosyal ilişkileriyle insan olur. Sosyal ilişkilerinden arındırılmış bir insan, insanlıktan çıkar. İçerde tutuklulara uygulanan tecridin amacı da budur: Sosyal ilişkilerinden uzaklaştırarak kişiyi insanlıktan çıkarmak. Tutuklu insanlıktan çıktıktan sonra, gerisi kolaydır. Tutuklunun çözülmemesi için bir neden kalmaz çünkü en başta kendi gözünde “insan” olarak bir değeri kalmaz. Kendisini insanlıktan çıkaranlara benzer sonunda.

Filmin başrol oyuncuları Caner Cindoruk, Settar Tanrıöğen ve Gizem Soysaldı çok iyiler. Settar Tanrıöğen’den özellikle çok etkilendim. Anday’ın diyaloglarına hayran oldum çoğunlukla ama beni ikna etmediği zamanlar da oldu.

Filmin en ciddi sorunu “ses”i. Söze çok dayanan bir hikâyede sözlerin anlaşılmasının önemini vurgulamaya gerek yok. Kimi zaman karakterlerin birbirlerine ne söylediğini anlamak neredeyse imkânsız. Basın gösteriminden sonra konuştuğum iki meslektaşım da aynı sorunu yaşamışlar. Böyle olunca da bazen dikkatim dağıldı ve filmden koptuğum anlar oldu.

İçerde olmakla dışarda olmak arasındaki sınırın bu kadar inceldiği bu dönemde “İçerdekiler”i izleyin. İnsan olmanın zorluğu, çirkinliği ve güzelliği üzerine düşündürücü bir film.

Greta: New York’ta bir göçmen

TARİH:  20 Nisan 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Neil Jordan’ın filmografisinde İçindeki Yabancı (The Brave One) gibi alenen faşizan bir film var. Var olduğu için de yapacağım şey yani Greta’daki yabancı düşmanlığına dair öğelere bakmak tam da öküz altında buzağı aramak olmayacak. Olsa olsa öküzün altındaki buzağıya bir kardeş bulmak kadar enteresan olabilir eleştirim.

Başrolünde Jodie Foster’ın oynadığı The Brave One, Charles Bronson’lu Death Wish’in (Ölüm Arzusu), erkek kahramanlı bir versiyonuydu. Ki Ölüm Arzusu’nun da yine rezil yeni bir versiyonu Eli Roth tarafından geçen yıllarda yapıldı. Tabii Greta için bir Death Wish ya da hatta bir The Brave One denemez. Onlardan çok çok daha hafif bir film bu kötü niyet açısından ama yine de yabancı düşmanlığı çok açık.

Greta aslında ilginç bir karakter analizi yapacakmış gibi başlıyor. Yabancılarla tanışmak için onlara yem atan, yemine gelen genç kadınların hayatından çıkmak bilmeyen, çıkmakta direneni de buna pişman eden tacizci bir kadın Greta (Isabelle Huppert). Kadın tacizci de olur! Burada bir kadının başka bir kadını tacizi söz konusu. Ama her türlü kombinasyon mümkün. Tabii hangi kadının beyanının asıl olduğu gibi bir problem de var önümüzdeki hikâyede. Çünkü tacizin iki tarafında da kadınlar var.

Neyse… Yakın zamanda annesini kaybetmiş genç Frances (Chloe Grace Moretz), Greta’da bir anne figürü bulduğunu düşünür. Fakat kısa zamanda Greta’nın ruh sağlığının yerinde olmadığını fark eder. Bundan sonrası Frances’in Greta’dan kurtulup kurtulamayacağı üzerine kurulu. Doğrusu Greta, seyircisini elinde tutmayı ve heyecanlandırmayı başardı. Festival seyircisi bile film sırasında alkışlayarak tepki verdi. Yeşilçam seyircisinden hiç farkı yoktu festival seyircisinin bu açıdan. Benim gibi kaşarlanmış seyirciler içinse ortada çok da heyecanlanacak bir şey yoktu doğrusu.
Jordan, kahramanlarının psikolojisiyle sadece gerilim türüne hizmet ettikleri ölçüde ilgileniyor. Genç kadın annesini kaybetmiş, anladık hadi; yaşlı kadın peki ne? Onun travması ne ki manyakça davranıyor? Film bununla hiç ilgilenmiyor. Greta hakkında bildiğimiz, sonradan Amerikalı olduğu. Batının en doğusundan, ‘demirperde’ ülkesi denilen topraklardan, eski komünist Macaristan’dan geldiği.

New York’ta, bir çanta bulunduğunda ne yapılmalıdır? İçinde bomba olabileceği şüphesiyle polise haber verilmelidir! Çünkü kötü yabancılar kol gezer. Filmin zayıf genç kadını Frances en başta bu hatayı yapar: Bulduğu çantayı polise vermez, sahibine teslim eder. Sahibi de kötü bir yabancı çıkar işte! Gördünüz mü olanı! İşte öküzün altındaki buzağı. Beğenmezseniz kışt deyin yeter! Greta’nın sular seller gibi İngilizce konuşan, arada bilinmeyen bir dilden kelimeler söylemeyen biri olması halinde film bir şey kaybeder miydi? Hayır! O zaman ne gerek vardı, kötülüğü bir ‘ötekiye’ yakıştırmaya? Tam da yabancı düşmanlığının ayyuka çıktığı, göçmenler önüne yasak üstüne yasak konulduğu günümüzde Greta’nın Amerikalı değil de Amerikalılaşmış olduğunu söylemenin anlamı ne?

Filmin mantığı zorlayan yanlarını bir kenara bırakıyorum. Sonuçta geriyor mu, geriyor. Öküzün altındaki buzağıyı da düşünmeniz şart değildir. Ama benim gibi düşünmeden edemeyenlerdenseniz de mideniz bulanıyor bir miktar.

Mutlu Lazzaro: İradenin iyimserliği

TARİH:  16 Mart 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mutlu Lazzaro, vizyona gireli çok oldu ama seyahatlerim nedeniyle yazamadım. Boş geçmek de filme haksızlık olacaktı. Film, Cannes’da en iyi senaryo almıştı zaten. Tromsö Film Festivali’nde ise Ahmet Gürata’nın da üyesi olduğu ana jüri tarafından en iyi film seçildi. Mutlu Lazzaro, doğrusu bu ödülleri hak eden, nevi şahsına münhasır bir film. Film, Nobel ödüllü Garcia Marquez’in tanıttığı büyülü gerçekçilik tanımına giriyor denilebilir. Sadece fantastik ile gerçekçi olanın bir karışımını içerdiği için değil, Marquez’in romanları gibi kalbi solda attığı için de bu tanıma uyuyor. Filmin yönetmeni Alicia Rohrwacher, Tromsö’ye gönderdiği ödül konuşmasında sosyalist Gramsci’nin bir sözünü anımsattı: “Bilincin karamsarlığı ve iradenin iyimserliği” ile yaşamayı önerdi.

“Mutlu Lazzaro” doğrusu pek de mutlu bir öykü anlatmıyor. Film ‘90’larda İtalya’nın geri kalanından kopuk yaşayan bir köyde başlıyor. Bu köyde hala feodal bir düzen hüküm sürmekte, sigara kraliçesi markiz, hiçbir sosyal hakları ve maaşları olmayan marabalarını acımasızca sömürmektedir. Anası-babası olmayan, sadece ninesiyle yaşayan genç Lazzaro ise köylülerin en safıdır. Her şeye iyi niyetle yaklaşır, kendisinden istenen her işi yapar, hiçbir şeyde kötülük görmez. Inviolata (El Değmemiş anlamına geliyor) köyünün “iyi insanıdır” o, tıpkı Brecht’in Sezuan’ın “iyi insanı” gibi. Ama iyi insan olmak sömürülmeye de açık olmak demektir ve Lazzaro’yu herkes sömürür. Bu köyün dünyadan kopuk düzeni, markizin oğlunun kendisine kaçırılma süsü vererek fidye istemesi; bu bilginin de polise ulaşmasıyla bozulur. Polis köye geldiğinde gözlerine inanamaz: Çocuklar okula gitmemekte, onlarca kişi aynı binada kalmakta, hak-hukuk
işlememektedir bu köyde. Dinin de yardımıyla, her şeyden korkmaya koşullanmış köylüler bir karış sığlıktaki dereyi geçmeyi bile becerememektedir. Lazzaro, tam bu sırada uçurumdan düşer ve ölür… Ama Hristiyan mitolojisindeki Lazarus gibi dirilir.

Günümüze geliriz. Şehre göç eden köylülerin hayatı eskisinden de beterdir. Eski feodal sömürgenlerin yerini yenileri almıştır. Hatta eski feodal lordlar da finans kapitalin elinde oyuncak olmuş, her şeylerini kaybetmişlerdir. Yine de kimse geriye dönmek, köyde yaşamak istemez. Saf Lazzaro, bu sırada markizin oğlu Tancredi’yle karşılaşır. Tancredi, zamanında Lazzaro’ya belki de aynı babaya sahip olduklarını, Lazzaro’nun annesinin, çoğu köylü genç kız gibi, babasının tecavüzüne uğramış olabileceğini söylemiştir. Lazzaro, bu yüzden Tancredi’yi kardeşi beller. Ve bankaya gidip kardeşi Tancredi’nin mallarının geri verilmesini ister…

Mutlu Lazzaro’nun iddialı bir konusu var. Sömürünün çağlar ve düzenler boyunca evrimini anlatıyor. Öte yandan da insan iyiliğine her şeye rağmen bir saygı duruşunda bulunuyor. Mutlu Lazzaro, heyecanla izlenen bir film değil belki ama hem acıtan-hem de insanın içini ısıtan ender filmlerden biri. Hala oynuyorsa, kaçırmayın.

Biz: Aynı gemide miyiz?

TARİH:  23 Mart 20019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Jordan Peele ilk filmi Kapan’la (Get Out) bence “aşırı” bir ilginin odağı oldu. “Kapan”, çok doğru ve kendisi için talihli bir zamanda sinemalara gelmişti. Korku türüne ırk perspektifinden bakan, en liberal Beyazların bile ruhlarının karanlık köşelerindeki Siyah düşmanlığını gösteren film, Oscar’ların “çok beyaz” olduğu sloganının gündeme oturduğu sıralarda vizyona girmişti. Bana kalırsa konjonktürün Kapan’a gösterilen ilgideki rolü büyüktü. Peele’in filmi özellikle ilk yarısında bu ilgiyi hakkedecek kadar iyiydi gerçekten ama sonrasında açıkça saçmalaşıyordu.

SPOILER’SIZ OLMAZ
Aynı duyguyu “Biz” filminde de yaşadım. Jordan Peele’in filmi konusu dışında gayet iyi bir film. “Biz”in görüntü ve oyuncu yönetimi çok iyi, diyaloglar güzel yazılmış… Ama filmin sürprizi, yani korku öğesi devreye girdiği andan itibaren film anlam üretemiyor. Jordan Peele’le yapılan söyleşilerde yönetmenin duyarlılıklarını, dünyada olan bitenler karşısında ayrıcalıklı yeri olan biri yani bir Amerikan vatandaşı olarak, sorumluluk alma çabasını görüyorum, takdir ediyorum. “Biz” adından da çıkarılabileceği gibi Jordan Peele’in “biz”ini yani Amerikalı olmayı anlatma iddiasında. Sıradan, üst-orta sınıf bir Amerikan ailesinin, kendi karanlık yüzüyle karşılaşması ve bununla savaşması filmin hikâyesi.

Gerilim ya da korku filmlerini spoylır (spoiler-sürpriz-bozan) vermeden eleştirmek imkânsız bence. Bu nedenle filmi seyretmeyenler yazının bundan sonrasını şimdilik okumayabilirler. Hoş, ben yine de yazıyı muğlak bir genellikte bırakmaya çalıştım.

SORUN AMERİKA’DA
Oliver Stone’un bol Oscar’lı (1986) Platoon’unun finalinde filmin kahramanı Chris’in sözlerini yazının başına koydum. Platoon Vietnam Savaşı’na dair bir filmdi. Filmin yönetmeni Oliver Stone ise Hollywood standartlarında solcu bir yönetmen oldu her zaman. Fakat Vietnamlı olsanız yukardaki laflara sinir olmaz mısınız? Adamlar binlerce kilometre öteden gelip milyonlarca insanınızı öldürmüş, halkınıza tecavüz ve işkence etmiş, gelecek kuşakların bile sakat doğmasına neden olacak kadar toprağınızı zehirlemiş olacak ve sonra da biz aslında kendimizle savaştık diyecek. Aslında düşman içimizdeydi, biz düşmanla savaşmadık diyecek. Sizi, konu mankeni yapacak.

Bu sözlerdeki iyi niyeti anlamıyor değilim. Gerçek payını da görüyorum. Burada dünyaya yaşattıkları dehşetin sorumluluğunu üstlenmek isteyen biri var. Jordan Peele de Amerika’yı sorgularken, suçluyu dışarda aramak yerine kendi içine bakmaya, sorunu Amerikan ruhunda aramaya çalışıyor. Ama ortaya çıkan saçma sapan bir şey maalesef. Hani hep diyoruz ya: “Hepimiz aynı gemide değiliz!” Aslında Peele de kısmen bunu diyor. Kimisi güvertede; kimisi ise makine dairesinde, güneş görmeyen kapalı yerlerde. Fakat bu alttakiler üsttekilerin kopyası. Yukardakilerle aşağıdakiler aynı insanlar olunca mesaj karışıyor. Üstelik bu alttakiler anlamsızca kötü olunca ortada mesaj filan da kalmıyor. Geminin altındakiler üsttekilerin kötü birer kopyasıysa, üsttekileri suçlamak da imkansız.

Kısacası ortada sınıfsal bir bakış açısı olmayınca, dünya üzerindeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedenleri insanın özünde bulunuyor. Eşitsizlikten ve adaletsizlikten hepimiz aynı derece suçlu değiliz ama eğer öyleysek, hepimiz eşit derecede suçluysak yapacak bir şey de yok. Kısacası bu, iyi niyetli bakış açısı sonuçta anlamlı bir şey söyleyemeyen bir zevzeklikten ibaret kalıyor ki “Biz” tam da bu: Bir zevzeklik.

KENDİMİZİ İZLETEN FİLM
Tabii filmin hikâyesi boyunca binlerce delikten de belki söz etmek lazım… Nasıl oluyor da alttakiler dışardakilerin haberi olmadan, yukarıyı izliyor, örgütleniyor, yukardaki kopyalarını buluyor falan filan… Nasıl oluyor da sadece çiğ tavşan yiyerek hayatta kalıyorlar? Tavşanlar ne yiyor? Bir örnek giysilerini kim üretiyor?

Filmin başrolündeki Lupita Nyong’o çok başarılı. Kocası rolündeki Winston Duke da iyi fakat karakteri anlamsızca salak olabilen biri olarak çizilmiş. Filmin ince ince verdiği başka mesajlar da var: Filmde, Niggers With Attitude’un (NWA) “Fuck Tha Police”inin çalması, polis şiddetine karşı bir tepki. İki küçük roldeki oyuncunun t-shirt’lerinde de Black Flag grubunun ismi ve logosu var. Black Flag de anarşist bir gruptu ve bir single’ının kapağında ağzına silah sokulmuş bir polis resmi vardı. Ayrıca 11 11 olarak görülebilecek bir logosu vardı grubun ki bu da İncil’deki Jeremyah bölümüne gönderide buluyor. Burada tanrı gazabını göndereceğinden söz ediyor.

Sonuçta, iyi yapılmış bir film olduğu için “Biz” kendini izlettiren bir film. Ama Peele’in sorunu yönetmenliğinde değil, dünyaya bakışında. İki filminin de nihayetinde anlamsızlaşmasının nedeni burada gibi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com