Roma: Ve uçak gidiyor

TARİH:  22 Aralık 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Roma, Cuaron’un çocukluğunu geçirdiği Meksiko kentinin bir semti. Ama film Roma’yı anlatmıyor. Filmin odağında, Cuaronların hizmetçilerinden biri ve çocukların dadısı Cleo var. Film, final jeneriğinde de yazdığı gibi “Libo için”. Libo, Cleo’nun gerçek hayattaki ismi.

Roma, sinema üzerine söz etme selahiyeti olduğu kabul edilen neredeyse herkes tarafından yılın en iyi filmi seçildi (New Yorker yazarı bir istisna). Sınıfsal olarak nasıl bir grup bu? İşçi sınıfından olmadığı, Cleo’nun meslektaşlarını içermediği kesin. Benim gibi, senin gibi, çoğunlukla küçük burjuva, eğitimli kesim tarafından. Cleo’ya ilham veren Libo, kahramanı olduğu filmi elbette seyretmiş. Ama meslektaşları gitseler, herhalde filmin yarısında çıkarlar. Bu film evin diğer hizmetçisi Adela için değil. Bu film “Cleo için” ibaresini taşısa da aslında Alfonso için. Ve bizim gibi entelektüel küçük burjuvalar için. Roma’nın ait olduğu “sanat sineması” bizler için var.

CLEO YİNE DE BİR MUAMMA
Aslında tuhaf ama Roma, Cleo’yu da çok az anlatıyor. Filmin hemen hemen her sahnesinde olan Cleo, suskun, masum, altın kalpli, çok çalışkan, çok pasif biri ama bir derinliği yok. Sessizce her aşağılamaya katlanan, telefon ahizesininin ağız kısmını her kullanışından sonra silen, böylece efendilerinin kulanımından önce ahizeyi tekrar “steril” hale getiren Cleo, yine de çok şanslı bir genç kız. Meksika’nın yerlilerinden Mikstek kökenli bu kadının (Libo, filmin geçtiği 1970-71’de 27-28 yaşlarında olsa gerek) hizmet verdiği Cuaron ailesi, muadillerine göre çok iyi. Başka evlerde çalışan kızlar, belli ki hamile kalsalar, derhal kapı önüne konuluyorlar. Cleo ise, hamile kaldığında, iyi bir tıbbi destek görüyor. Ama yine de Cleo,”aile” değil. Aileyle birlikte televizyon seyredemiyor, aile bankta otururken o ayakta dikiliyor ve haksız azarlara maruz kalabiliyor.

Ama esasa dönecek olursak Cleo yine de bir muamma. Bu kadarına da şükür. Kaç film merkezine bir hizmetçiyi alıyor? Genet’nin “Hizmetçiler”i, Chabrol’ün “Seremoni”si, Park Chan Wook’un “Hizmetçi”si hep efendilerin öldürülmesiyle biter ya da gelişir. Sıradan hizmetçiler değildir onlar. Sonunda katile dönüşürler. (Hizmetçilerin “bizi” öldüreceği fantezisi de neyin nesi dersiniz ki? Sınıfsal bir korku, sınıfsal bir suçluluk duygusu, ikisi birden?)

Buna da şükür, II: Kaç filmde protesto eden solcu öğrencilere sempati gösteriliyor? Onları öldüren faşistlerin Amerikalı olduğunu tahmin edebileceğimiz birilerinin gözetiminde eğitim gördüğüne kaç filmde, bir anlık bile olsa, işaret ediliyor? Ama işte bütün bunlar bir anlık hep. Her şey fotoğraflar gibi. Film, çocuk Alfonso Cuaron’un gözünden anlatılmıyor, öyle olsa, küçük Cuaron’un gördüğü, anladığı kadarı gösteriliyor denilebilir ama değil. Tıpkı Cleo gibi, her şey bu filmde çok yüzeyde. Büyük Cuaron da sanki, küçük Cuaron’dan çok uzaklaşmamış, çok derinleşmemiş.

Filmi biraz anlatmayı deneyecek olursam: Dört çocuklu, bir köpekli bir aile Cuaronlar. Üç de çalışanları var. Anne biyo-kimyager ama çalışmıyor. Baba, havalı bir doktor. Ford arabasıyla eve geldiğinde, beyaz atlı kral parlak zırhıyla, sarayının avlusuna teşrif etmiş gibi olur sanki.

DAYANIŞMA, SINIF ÇELİŞKİSİNİ AŞAR
Ama kadınlar “her zaman yalnızdır” anne Sofia Cuaron’un dediği gibi. Sofia’yı kocası, Cleo’yu sevgilisi terk eder. Cleo hamiledir. Kadın dayanışması, sınıf çelişkisini aşar ama elbette yok etmez.

Cleo, Alfonso Cuaron’un konuşmalarından da anlıyoruz ki, küçük Alfonso için annesinden bile daha çok bir anne figürü. Cuaron için anne figürünün ne anlamlara gelebileceğini de “Ananı Da” (Y Tu Mama Tambien; 2001)filminden biliyoruz. Bu filmde iki kafadar, anne figürü diyebileceğimiz bir kadınla, yolculuğa çıkar, kadınla sevişir, “kardeş kavgası”na tutuşurlar… Sonra da büyürler. Freud’un Totem ve Tabu’su gibi bir hikâyedir “Ananı Da”. Cleo’nun bu ayrıcalıklı konumu, onu diğer hizmetçi Adela’dan ayırır. Adela, belli ki küçük Cuaron için, Cleo gibi bir anne figürü, bir arzu nesnesi olmamış. Yani, Cleo’nun kimliğinde, Alfonso Cuaron için işçi sınıfının ezilmesi karşısında duyulan suçluluk duygusuna, anne figürüne duyulan cinsel arzunun getirdiği suçluluk duygusunun karışmış olması çok muhtemel. Ama bütün bunları filmden çıkarmıyorum, tabiri caizse “yazıyorum”. Yani küçük Cuaron’un Cleo’ya aşık olduğunu ve bu nedenle büyük Cuaron’un ilk aşkına dair bir film yaptığını tahmin ediyorum. Filmdeki eksiklerden biri de bu, yani küçük Alfonso için Cleo’nun anlamı eksik.

Roma, yere göğe sığdırılamadığı için, insan filmden tatmin olmayınca, kendinden şüphe duyuyor. Ama bana bazı sahneler çok da tuhaf geliyor. Annenin, çocuklarına, çok dalgalı bir denizde, kıyıda da olsa yüzme izni verip, yanlarından ayrılmasını kavrayamıyorum… Evde üç çalışan olmasına rağmen, tek bir köpeğin kakasının günlerce birikmesi ve bunun sürekli bir şikayet konusu olmasını da anlamıyorum… Ama bana nerdeyse duyarsızca gelen bir sahne var: Cleo’nun ölü bir bebek doğurduğu sahne. Bu sahnenin bu kadar grafik olması şart mıdır? O sahnenin aslını yaşayan Libo da filmi seyretmiş ve seyrettiğinde de çok sarsılmış (Variety). Bu acıyı Cleo’ya ya da çocuğunu kaybetmiş kimi seyircilere bu biçimde yaşatmak çirkin değil mi? Yanımdaki kadın seyirci hüngür hüngür ağlarken, ben sinirliydim, bu sahneye maruz bırakıldığım için.

Bende pek bir soru uyandırmasa da sıradışı bir film Roma. Filmin iki sahnede kendisini aştığını düşündüm. Biri, eşi terk ettikten sonra Sofia’nın, babanın güç sembolü Ford’unu iki külüstür kamyonun arasına sokup, “kastre” etmesi sahnesiydi. Diğeri de Cleo’nun çocukları denizden kurtardıktan sonra “istemedim” demesi. Bu “istememe”yi, ben bir an için, “çocukları kurtarmayı istemedim, çünkü benim çocuğum öldü. Hasetimden onların da kurtulmasını istemedim” anlamında, Cleo’nun bilinçdışının bir an için açığa çıkması şeklinde düşündüm. Doğrusu Cleo, bir tek o anda derinlik kazandı benim için.

Onun dışında Cleo, küçük Alfonso’nun meleği olmanın dışına çıkamadı. Politikaya dair anlar da, sadece anlar olarak kaldılar. Filmin kahramanları, o anlara tanık oldular ama üzerine düşünmediler, tartışmadılar. Ne düşündülerini bilemedik.


Yazının başlığı ise filmin açılış ve kapanış planlarına ve de tabii ki Fellini’ye gönderme.

Şafaktan Önce: Beyaz adamın çilesi

TARİH:  1 Eylül 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Avrupalı (Amerikalıları da dahil edebiliriz bu kategoriye) Beyazların, görece “azgelişmiş” ülkelerde yaşadıkları çileleri anlatan filmler, kendi başına bir janr oluşturacak niceliğe sahip sanırım. Kah iyi misyonerler, kâh kızını kurtarmaya çalışan babalar, kah da düpedüz yasadışı elemanlar filmlerin konusu olur. “Geceyarısı Expresi”nin uyuşturucu kaçakçısı kahramanı, en muhafazakâr seyircinin bile özdeşleşeceği bir tipe dönüşür bu filmlerde. Çünkü içine düştükleri – Trump’ın tabiriyle “bok çukuru”- ülkelerde hemen hemen herkes vahşi ve kötüdür.

“Şafaktan Önce”nin kahramanı Billy, Tayland’da yaşayan İngiliz bir boksör. Billy, uyuşturucuyla da fazlasıyla haşır neşir. En azından kendisi “yaba” denilen bir uyuşturucunun müptelası. Film, Billy’nin uyuşturucudan yakalanışı ve içeri atılışıyla başlıyor aşağı yukarı. Billy hakkında ne bilmiyorsak, film bittiğinde de bilmiyoruz. Niye Tayland’a gelmiş, babasıyla ve kardeşleriyle nasıl bir ilişki yaşamış, neden ve nasıl uyuşturucu müptelası olmuş bilmiyoruz. Film ilk 1 saatlik ve görece başarılı olan bölümünde Billy’nin, son derece sert hapishane koşullarında, hemen hepsi ip kaçkını Taylandlı mahpuslar arasında hayatta kalma mücedelesine odaklanıyor. Film keyfi bir biçimde Tay dilindeki konuşmaları altyazı ile veriyor. Filmin kahramanı Billy gibi, ne olup bittiğini anlamamamızın, dolayısıyla tedirgin olmamızın amaçlandığı sahnelerde konuşmalar çevrilmiyor. Ama, böyle bir tedirgin etme amacı yoksa altyazı çevrilebiliyor. Çeviri olsa da olmasa da, bazı şeyler tam bir gizem halesi içinde. İçeri ilk girdiğinde, her nedense parası da olmayan Billy’ye bir gardiyan uyuşturucu veriyor.

Filmin Geceyarısı Expres’ini hatırlatan bu bölümü, Örümcek Kadının Öpücüğü’nü andıran bir bölümle devam ediyor. Billy, mahpus travestilerden biriyle bir ilişki geliştiriyor. Ama kısa süre içinde bitiyor bu ilişki.

Filmin, sonraki bir saati ise başka bir telden çalmaya başlıyor. Billy, hapishanenin boks takımına girdikten sonra olay bir Rocky hikâyesine dönüyor. Billy, bu yeni ortamında itibar kazanıyor, görece düzgün insanlarla bir arada oluyor. Ama hiçbir Taylandlı, bir karakter olacak kadar öne çıkmıyor. Hoş Billy’den ne anlamıştık ki?

Nihayetinde, Billy boks maçını kazanacak mı kazanmayacak mıya geliyor işler? Kazanamamanın bedeli çok ağır olabilir Billy için. Beyaz adamın Tayland hapishanelerinde yaşadığı bu kahramanlık hikâyesi artık çekilmez hale geliyor sonlara doğru. Yine de filmin ilk bir saatinin etkileyici olduğunu bir kez daha söyleyeyim.

Transit: Tarihten ders almamak

TARİH:  8 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Günümüzün en ilginç işlerini yapan sinemacılarından biri, belki de başlıcası Alman yönetmen Christian Petzold. Petzold, bireyi içinde bulunduğu toplumsal koşullarla birlikte derinlemesine anlatmaya çalışan, biçimsel olarak da yenilikçi filmler yapıyor.

Transit sözcüğünün anlamı, Anna Seghers’in filme ilham veren romanında “içinde bulunduğumuz zaman” olarak tanımlanıyor, romanın kahramanı Georg tarafından. İçinde bulunduğumuz zaman geçmişi de içerir. Filmin sadece adını değil, biçimini de transit kelimesi belirliyor. Petzold, seyirciyi zorlayabilecek bir tercihte bulunmuş; 1940’larda geçen romanı, günümüz Fransasına yerleştirmiş. Kahramanların giysileri, iletişim araçları 1940’lara aitken, dükkanlar, arabalar, polislerin robocop kıyafetleri günümüze ait. Bir yandan faşizmin yükseldiği, insanların iltica etmek için Batılı ülkelerin kapısına dayandığı içinde bulunduğumuz zaman, bir yandan da Nazi faşizminin atağa geçtiği, insanların Avrupa’dan kaçmaya çalıştığı geçmiş zaman transit kavramının ve filmin içinde aynı anda yer alıyorlar.

transit-tarihten-ders-almamak-507966-1.

Petzold filmi günümüzde geçirmesini farklı nedenlerle açıklıyor söyleşilerinde. Film Comment’le yaptığı söyleşide 1968’in vaadlerinin hepsine ihanet edildiğini, geçmişin ırkçılık gibi, yabancı düşmanlığı gibi hayaletlerinin ise hortladığını söylüyor ve bunları, şimdiki zamanı seçmesinin nedeni olarak gösteriyor. Profil dergisindeki röportajında ise, film üzerine yazdığı her şeyi bilgisayarının çökmesi üzerine kaybettiğini ve bunun üzerine birden kendini çok rahatlamış hissettiğini söylüyor. “Edebiyat uyarlamalarından, kostüme dramalardan nefret ediyorum. Kitabı okuyanlar, gidip bir de görsel tasarımları denetlesin diye yapılan şeyler. Beni dünyanın zamansızlığı ilgilendiriyor. Bir şehir gibi, eski ve yeni evlerden, eski ve yeni ailelerden oluşan bir dünya kurmak istedim.”

Transit, Petzold’ün, “Baskıcı Zamanlarda Aşk” temalı üçlemesinin son filmi. Petzold son filmini, hayatta olmayan eski ortak senaristi Farocki’ye adamış.

Anna Seghers, 1940’ta Almanya’yı terk edip Meksika’ya göç etmiş, savaş sonrasında ise önce Batı sonra da Doğu Almanya’da yaşayan komünist ve Yahudi bir yazar. Nazilerin kitaplarını yaktığı Seghers, özgür Almanya’da da yayımlanmamış yıllarca. Petzold da, Seghers’i tatsız tuzsuz sosyalizm propagandası yapan bir yazar olarak bellemiş hiç okumadan. Petzold, Farocki’nin önerisiyle Seghers’i okumuş ve etkisinden çıkamamış. Ondan sonra Farocki ve Petzold her yıl Transit’i bir kez birlikte okumak gibi bir ritüele başlamışlar. Petzold, Barbara ve Phoenix’in de Transit’in etkisinde yazıldığını söylüyor.

transit-tarihten-ders-almamak-507967-1.

Filmin (sırları da ele veren) bir özetini geçmek niyetindeyim. Böyle yapmamın nedeni Variety, Screen, Hollywood Reporter, Film Stage, World Socialist Website ve başka sitelerde okuduğum yazılarda, filmin deneyimli eleştirmenler tarafından anlaşılmadığını görmüş olmam. Sadece filmi anlamlandırma açısından değil, olayların akışını bile çok yanlış anlamışlar. Deneyimli eleştirmenler bu kadar yanlış anladığına göre faydalı bir iş yapacağım. Tabii, ben de her şeyi doğru anlamış ve doğru hatırlıyorsam.

Georg, bir toplama kampından kaçmış ve Nazi işgalindeki Paris’e gelmiş bir Alman. Toplama kampına neden düşmüş olduğuna dair bir bilgi yok filmde. Georg, bir entelektüel ya da komünist değil bazı eleştirmenlerin iddia ettiğinin aksine. Yahudi olduğuna dair de bir bilgi yok. Radyo-tv teknikeri olan Georg muhtemelen adi bir davadan düşmüş içeri. Georg bir barda, Paul adlı bir arkadaşına rastlıyor. Paul, ona Weidel adlı bir yazara götürülecek iki zarf veriyor. Georg, Weidel’in otel odasına gittiğinde yazarın intihar etmiş olduğunu öğreniyor. Otelci kadın, Weidel’in çantasını Georg’a veriyor. Georg, yaralı arkadaşı Heinz’la birlikte Alman işgali altına henüz girmemiş olan Marsilya’ya kaçıyor. Georg, Weidel’in çantasında tamamlanmamış bir roman ve Weidel’karısı Marie’nin, kocasına yazdığı bir mektup buluyor. Mektupta Marie, Weidel’e kendisini terk ettiğini söylüyor. Paul’ün, Georg’dan Weidel’e vermesini istediği zarflardan ise yine Marie’den bir mektup ve Meksika konsolosluğunun Weidel’e verdiği vize ve davet çıkıyor. Marie, ilk mektubun aksine bu mektupta kocasını sevdiğini ve birlikte Meksika’ya gitmek istediğini söylüyor. Georg, yolda ölen Heinz’ın Afrikalı dilsiz eşi Melissa ve küçük oğlu Driss’i Marsilya’da buluyor.

Meksika konsolosluğuna Weidel’in dokümanlarını iade etmek için giden Georg, burada Weidel’in kendisi sanılıyor. Kendisine sağladığı Meksika’ya gitme ve maddi yardım alma gibi olanaklar, Georg’un bu yanlış anlamayı kabul etmesine ve Weidel rolünü oynamasına neden oluyor. Georg, Heinz’ın hastalanan oğlu Driss’e doktor ararken, Richard’ı buluyor. Ve sık sık yolda karşılaştığı gizemli kadının Richard’ın sevgilisi olduğunu öğreniyor. Dahası Marie’nin, intihar eden Weidel’in karısı olduğu da ortaya çıkıyor. Georg, Marie’ye aşık oluyor. Marie’nin ise Weidel’e ihtiyacı var. Weidel sayesinde kendisi de Meksika’da yaşama ve Amerika’dan transit geçme vizeleri alabilecek. Ama sadece çıkar meselesi değil belli ki Marie’nin kocasını aramasının nedeni. Kocasını terk etmiş ve onu doktor Richard’la aldatmış olmaktan da büyük acı duyuyor belli ki. Marie’nin hâlâ asıl aşık olduğu adam Weidel.

Bu arada gayet uzun süren bir radyo tamiri sahnesi var. Bu sahnenin Georg’un annesine düşkünlüğüyle ilgisi olduğunu düşünmüştüm. Bir nedeni daha varmış. Petzold, Seghers’den öğrendiği şeylerden birinin “iyi iş yapana duyulan sevgi” olduğunu söylüyor. Georg, Driss’in bozuk radyosunu tamir ederken çocuk ona bağlanıyor, onun kaybettiği babasının yerine geçebileceğini hayal ediyor. Ama Georg baba olacak tiplerden değil. Tipik bir Ödipal karmaşa vakası olarak kendisi baba olacağına, baba rolündeki erkeklerle rekabet edip, onların kadınlarını çalmaya odaklanmış biri o. Romanda Georg, Marie’yi elde ettiğini düşündüğü bir an şunu söylüyor kendine: “Çok kolay olmuş gibiydi, erkekçe dövüşerek değil de zar atarak onu elde etmiştim… Benim gibi bir herifin eline düşmemesi için çok dikkat edecektim.” “Kısmet Sevgilim”in Amin’i, ya da Zeki Demirkubuz filmlerinin kahramanları gibi aslen başkalarına bağlı yaralı kadınları avlayan türdendir Georg.

Fakat yine de Richard’ı elemine etmesi gerekmektedir Georg’un. Ama asıl zorluk Weidel’in hayaletidir. Georg’un Weidel’in yerini alıp, onun adına konsolosluklara gitmesi ve bu ziyaretlerin duyulması Marie’nin Weidel’i yaşıyor sanmasına neden olur. Dolayısıyla Marie kocasıyla buluşma umudunu yitirmez.

Nazi dehşetinden kaçan insanların arafta bekleme halinin sıkıntısı ve korkusu, bence filmin günümüzde geçiyor olması nedeniyle yeterince hissedilmiyor. Öte yandan bu korku dolu bekleme halini, bugünün Afrikalı göçmenleriyle ilişkilendirme çabası da çok zayıf kalıyor. Petzold, kostüme dramadan ve tarihi mekanları yeniden canlandırmaktan Lars von Trier’in Dogville’de uyguladığı yöntemle ya da benzeriyle kaçınsaydı keşke. Film benim için asıl, klasik Ödipal üçgen ya da bu vakada dörtgen kurulunca başladı. Casablanca’nın da klasik soruları olan kim gidecek, kim kalacak, kadını kim alacak soruları filmi asıl heyecanlı ve akılda kalıcı kılan. Ya da Georg’un Driss’le ilişkisinin alacağı şekil anlamlı. Psikanaliz bilgisinin şart olduğunu yineleyeceğim. Bu bilgiden yoksun olanlar, hikayede Driss ve Melissa’nın işlevini anlayamıyorlar. Keza Georg’un Marie’ye yönelik tek taraflı aşkı da anlaşılmaz kalabiliyor. Bitirmek lazım: Transit’i görün!

2. El Gouna Film Festivali: Ödüller ve ötesi

TARİH:  6 Ekim 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivalin sloganı Cinema for Humanity yani İnsanlık İçin Sinema idi. Festivalin seyirci ödülleri de bu adla verildi. Ödül iki film arasında paylaşıldı: Biri daha önce söz ettiğim Cannes’da da Altın Palmiye için yarışan Yommedine oldu. Diğeri yani Hayattan Bir Gün Daha (Another Day of Life) ise bende hem film olarak hem de film sonrasında çıkan tartışma nedeniyle en çok iz bırakan filmdi. Hayattan Bir Gün Daha, belgesel yarışması içinde yer alıyordu ama 86 dakikalık filmin yaklaşık 60 dakikası Polonyalı gazeteci yazar Ryszard Kapuscinski’nin aynı adlı kitabının anime bir uyarlamasıydı. Filmin animasyonla anlatılmış bölümlerinde Kapuscinski’nin Portekiz egemenliğinden yeni çıkmış ve derhal iç savaşın içine düşmüş Angola’ya 1975 yılında gidişi ve burada yaşadıkları anlatılıyor. Geri kalan sahnelerde ise 1975’teki karakterlerle bugün yapılmış röportajlar yer alıyor. Türkçeye de kitapları çevrilmiş olan Kapuscinski’yi tanımıyordum filmi seyredene kadar. Meğerse çok ünlü bir yazarmış, bir dönem Nobel alacağı düşünülürmüş, birçok insanın hayatını etkilemişmiş. Benim cehaletim.

Angola iç savaşı ise çok uzun yıllar boyunca sürdüğü için elbette az çok bildiğim bir şeydi ama çok da değil. Aslında iç savaş diyorsak da tam da öyle değil. Soğuk savaşın sürdüğü yıllarda bu savaş nihayetinde sosyalist sistemle kapitalist sistemin çarpıştığı bir meydan. Küba’nın desteklediği MPLA, iç savaşın iyi ve tabii ki sosyalist olan tarafı. Karşısında ise CIA destekli katil sürüleri var. Bunların başlıcası da UNITA. Angola’nın kuzeyinde MPLA iktidarda olsa da, güneyde UNITA güçlü ve Kapuscinski ülkeye ulaştığında savaş sürüyor.

Kapuscinski karanlığın kalbine, iç savaşın merkezine ulaşmak istiyor. Ayrıca, Afrika’nın Che Guevera’sı olabileceğini düşündüğü MPLA lideri General Farrusco’yu bulmak ve onunla konuşmak niyetinde. Fakat güneye gitmek kolay değil. Arturo adlı arkadaşıyla çıktığı yolda bir katliamın kurbanlarıyla karşılaşmaları ikisinde de derin izler bırakıyor. Bu sırada UNITA’nın içlerinde çocukların da bulunduğu katillerini saldırısına da uğruyorlar. Kapuscinski ve Arturo, Carlota liderliğindeki gerillalar tarafından kurtarılıyor. Carlota, Kapuscinski için devrimin simgesi, güzel yüzü oluyor. Kapuscinski sonunda Farrusco’yu buluyor fakat durum sandığından da vahim. Çünkü ırkçı (apartheid rejimi altındaki) Güney Afrika Cumhuriyeti de UNITA’ya destek için savaşa giriyor ve ülkeyi güneyden işgal etmeye başlıyor. Kapuscinski bir ikilemde kalıyor, olayları bildirmesi ve Küba’yı müdahaleye çağırması iç savaşın daha da uzamasına, belki de daha çok insanın ölümüne neden olacak. Kapuscinski yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapıyor.

Filmin kusurlarının başında Kapuscinski’nin resmedilme tarzı olduğunu söyleyebilirim. Biraz fazla Hemingway tarzı erkek kahraman havasındaydı. Carlota da biraz klişeydi. Fakat filmin, yine de ele aldığı tarihsel dönem ve politik içeriğiyle diğer filmlerden ayrıştığını söyleyebilirim. Filmin yönetmenleri olarak iki isim geçiyor. Biri Bask İspanyol yönetmen Raúl de la Fuente, diğeri ise Polonyalı animasyoncu Damian Nenow. Film bittiğinde yönetmen Fuente ve seyirciler arasında başlayan tartışma ise şaşırtıcıydı. İlk söz alan seyirci neredeyse hesap soran bir tavırdaydı. Nasıl olur da sosyalizmi yücelten bir film yapılırdı? Kapuscinski güvenilir bir anlatıcı mıydı? Polonya’nın komünist rejimiyle uyumlu değil miydi? Ardından bir iki kişi daha benzer telden çaldı. Sonunda ben dayanamayıp söz aldım. Angola’daki sosyalistlerin karşısında, yakın tarihin en korkunç ırkçı rejimini temsil eden Güney Afrika’nın ve CIA destekli UNITA’nın olduğunu söyledim (hoş bugünlerde CIA destekli olmak Suriye’de kimsenin karizmasını çizmiyor). Yönetmen Fuente de biraz rahat nefes aldı. Ayrıca dünyanın en anti-sosyalist ülkelerinden biri olan Polonya’nın bu filme nasıl destek olduğunu sordum. Fuente bu soruyu çok beğendi. Polonyalılarla ırkçılığın kötü bir şey olduğu konusunda anlaştıklarını, filme bu sayede destek bulabildiğini söyledi. Fuente’nin de bu arada oldukça milliyetçi olduğunu ve Bask ülkesinin bağımsızlığını istediğini belirteyim.

Festivalde gösterilen tek Türk filmi ise Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı”ydı. 80 civarında filmin gösterildiği El Gouna Festivali henüz ikinci yılında sanırım Mısır’ın şu anda en önemli festivali olmuş durumda.

Kül En Saf Beyazdır: Bir zamanlar Çin’de

TARİH:  13 Temmuz 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kül En Saf Beyazdır (KESB), bir kadının 18 yıl her türlü ihanete uğramasına karşın sevdiği erkekten kopmamasının “epik” öyküsü. Bu 18 yıl Çin’in mafyatik örgütlerinin da sermayelerini büyütüp, modern kapitalist şirketlere evrildiği dönem. Bu söylediklerimden fazla heyecanlanmayın ama. KESB, her açıdan yüzeysel, inandırıcılıktan yoksun ve fazla uzun bir film. Mafyanın kapitalist şirkete dönüşmesi ya da politikaya soyunması deyince benzer bir süreci kapsayan Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika’da”sı dururken KESB’in esamesi okunmaz. Ya da aşkta dengelerin değişmesi konusunda aklıma (doğru yanlış) gelen Bunuel’in “Tristana”sıyla bu film arasında dağlar kadar fark var.

Filmin kahramanı Zhao’nun adı Çavçav gibi okunuyor, filmde duyduğumuz kadarıyla. Çin isimlerinin İngilizce transkripsiyonları bir felaket. Biz de onlardan aynen aldığımız için okuduğumuz harflerden doğru telaffuza ulaşmamız imkânsız. Zhao, kasabanın kabadayısı Bin’in sevgilisi. Bin, birisine bir soru sordu mu, o kişi eninde sonunda doğruyu söyler! Öyle bir otoritesi var Bin’in. Bin’in mafyatik işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamasak da inşaat sektöründen güçlü bir arkadaşı olduğunu görüyoruz. Film işte bu güçlü arkadaşın öldürülmesinden sonra hızla inandırıcılıktan uzaklaşıyor. İnşaatçının cenazesinde bir çift salon dansı yaptıktan sonra (bu sahne o kadar absürd ki gerçekçi olabilir), Bin de saldırıya uğruyor. Bin ve ekibi saldırganları yakalıyorlar ama inşaatçı cinayetiyle aralarında bir bağ kurmadıkları gibi, hiçbir şey yapmadan serbest bırakıyorlar. Olacak şey değil. Beslersen kargayı gözünü oyar. Bin’in de gözünü oyuyor birileri. Neyse hikâyeyi anlatmayayım uzun uzun. Fakat neredeyse her sahnesine bir muhalefet şerhi koyabilirim filmin. Her şey karikatür, her şey çöpten adamlar düzeyinde.

Zhao, Bin’e sorar: “Nasıl felç oldun?”. Bin cevaplar: “Bir gece çok içtim!”. Böyle bir felç elbette akupunktur tedavisiyle düzelir. Belki iki aspirinle de çözülürdü. Ya da züğürt mü kaldınız? Lüks bir lokantada toplanan erkek grubundan bireylere “O hamile”, dersiniz; birinden biri muhakkak suçluluk duygusuyla cebini boşaltır, size verir. Bu kadar basit! Böyle uyduruk bir hikâye sonra da gider Cannes’da Altın Palmiye için yarışır. Kül mü en saf (saftorik anlamında) yoksa sinema aristokrasisi mi karar vermek zor. Jia Zhangke, gerçi Cannes’ın gediklilerinden, ne yapsa festivale seçiliyor zaten.

Altın Eldiven: Almanya acı vatan!

TARİH:  13 Nisan 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaşadıklarımdan öğrenemediğim bir şey var: Eleştirmenlerin fikirlerine güvenmemeyi öğrenemedim. Bir filmi seyretmeden önce onun Metacritic ya da Rotten Tomatoes gibi film değerlendirme sitelerinde ne puan aldığını hâlâ önemsiyorum. Ve bir filme gidip, gitmemeye bu puanlara bakıp karar verebiliyorum. Oysa o kadar yanlış, o kadar yanıltıcı olabiliyorlar ki bu değerlendirmeler.

Tabii, ben de bir eleştirmenim ve kendimi ciddiye almamayı da başaramıyorum. Sizden de kendimi ciddiye almanızı talep ediyorum üstüne üstlük. Bu ne yaman çelişki, sayın okur?

FİLMİN ERDEMLERİ VAR

Fatih Akın’ın ‘Altın Eldiven’ öncesindeki son filmi Paramparça (Aus dem Nichts) hem iyi eleştiriler aldı hem de bir sürü prestijli ödül. Bana kalırsa Altın Eldiven’in yanında Paramparça solda sıfır kalır. Ama gelin görün ki aldığı eleştirmen puanlarına göre ‘Altın Eldiven’ neredeyse gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri!

‘Altın Eldiven’in senaryosunun sorunları var. Diğer filmlerinin çoğunda da olduğu gibi. Ama filmin erdemleri de var ve bu erdemler bence filmi, ‘iyi film’ kategorisine sokabilecek nitelik ve nicelikte.

‘Altın Eldiven’ 1970’lerde geçiyor. Çok yönetmenli ‘Sonbaharda Almanya’ filminin ele aldığı yıllarda geçiyor diyebiliriz belki. 1970’lerde benim gibi ilkgençliğini yaşayan ve Almancı dayılara veya amcalara sahip olanlar için Almanya bir özgürlükler ve refah ülkesiydi. Dayım her yaz Almanya’dan ciciler getirir, yıllık blucin ihtiyacım (1 adet) ve müzik ihtiyacım (2 ya da 3 albüm) o sayede karşılanırdı. Ve tabii Pop dergisi alınır, Alman kızların hayalleri kurulurdu.

Oysa Almanya pek de parlak bir dönemden geçmiyordu. Kızıl Ordu Fraksiyonu etkindi. Alman devleti de onları en vahşi şekilde bastırıyordu. Bütün bu vahşetin geri planında çok daha büyük bir vahşet vardı elbette: Nazizm! Hitler faşizminin yaraları irin toplamış, iğrenç kokular salıyordu. Her Almanın, Nazizmle bir alakası olmuştu; ya kurban olarak ya da fail olarak. Kimisi akrabalarını toplama kamplarında kaybetmişti, kimisi onları toplama kamplarına bizzat tıkmıştı. Çoğunluksa itaat etmeyi seçmişti.
‘Altın Eldiven’ bunlara dair birkaç ipucu vermekle yetiniyor ama film boyunca o pis irin kokusunu, o düşkünlüğü, o dönemin üstüne çökmüş karanlığı neredeyse elle tutulacak kadar yoğun bir duyguyla perdeye yansıtıyor. Bravo!

‘Altın Eldiven’, babası komünist olduğu için toplama kamplarına atılmış bir genç manyağın hikâyesini anlatıyor. Adı Fritz Honka. Honka’nın müdavimi olduğu Zum Goldenen Handschuh adlı bar, Hamburg’un kötü şöhretli mahallelerinden birinde yar alıyor. Eski Nazi subaylar, yoksul dullar, her tür lümpen ve lümpen proleter bu bara takılıyor. Bu tipler (eski Nazi subay dışında) bence hiç de -kimilerinin yazdığı gibi- insani olmayan bir biçimde temsil edilmiyor (Screen’de Wendy Ide’ye göre öyle mesela). Tabii ki bir cumartesi akşamınızı bu tiplerle geçirmek istemezsiniz, tercih etme şansları olsa onlar da kendileriyle geçirmez. Ama film onların hayatlarındaki derin hüznü verebiliyor. En azından bu duygu bana geçti.

İKTİDARINI YAŞIYOR

Honka bu barda tanıştığı düşmüş kadınları yatağına atıyor, gerçi iktidarsız olduğu için bir cinsel ilişki kuramıyor onlarla. Nihayetinde iktidarını onları öldürerek yaşıyor. Honka korkunç biri, işlediği cinayetler de korkunç. Hannibal Lecter gibi hayran olacağımız bir seri katil değil o. Doğrusu da bu değil mi? Seri katillere hayranlık duymak sakat bir tutum değil mi?

Film çok kanlıymış. Bence değil ama, hadi öyle olsun. Cinayetler kanlı oluyor maalesef, ne yapacaksınız? Süper kahraman filmlerindeki gibi olmuyor.

HER PSİKOPAT SERİ KATİL DEĞİL

Filmin senaryosunun kusurları arasında Honka’nın alkolle ilişkisi var. Honka alkol aldığında bir canavarken, almadığında neredeyse bir melek. Ve bu iki durum arasında çok kolay bir geçiş var. Honka’nın komşularının yukarda neredeyse deprem olurken, sadece kokudan şikâyet etmeleri; cesetlerden kurtçuklar alt kat komşularının sofrasına düştüğünde bunun sonucunun görülmemesi gibi durumları da senaryonun eksikleri arasında sayabiliriz.

Honka bir psikopat ama her psikopat seri katil olmuyor. Film, bence Honka’nın sapıklığını besleyen ortamı çok başarılı bir biçimde betimliyor. Müthiş bir sahne tasarımı, müthiş bir renk paleti, çok iyi oyunculuklar bu filmi Fatih Akın’ın kariyerinde bence en yukarılara taşıyor.

Sanırım Batı, kendisine tutulan bu aynaya bakmaktan hoşlanmadı. Üstelik Haneke filmlerinde olduğu gibi steril bir şekilde de gösterilmiyor pislik. Fatih Akın’dan beklenen bu değildi sanırım. Benimse tam da beklediğim böyle bir şeydi Akın’dan.

Almanya acı vatan! Sadece gurbetçi Türkler için değil bazı Almanlar için de acı vatan!

Hayvan Mezarlığı: Kötü ikizler, yeniden

TARİH:  4 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeraltından çıkıp gelen kötü ikiz hikâyesi deyince akla şu sıralarda bir tek Jordan Peele’in ‘Biz’i geliyor. Oysa (Uğur Vardan’ın yorumuyla fark ettim benzerliği) bu hikâye çok önceden anlatılmıştı Hayvan Mezarlığı’nda. Filmin yeni çevriminde de tabii aynı şey var. Gömülen ölüler yeraltından çıkıp geri geliyorlar. Tıpkı yaşadıkları dönemdeki gibiler, görünüş açısından. Ama aynı değiller, bunlar kötü ikizlerimiz. İster bastırılanın geri dönüşü deyin, isterseniz ölenin ardından yaşanan suçluluk duygusu. Hikâye eski ve evrensel.

Ölüm, baş edebildiğimiz bir şey değil. Kafamız ne kadar bilimsel çalışırsa çalışsın, ölüm beraberinde suçluluk duygusunu birlikte getiriyor. İlkel insanlar, bir sevdikleri öldüğünde onu illa ki kendi düşüncelerinin ya da başkalarının kötü nazarlarının öldürdüğüne inanırmış. Bugün de çok farklı hissetmiyoruz. Ölenin ardından illa ki kendimizi suçluyoruz. Kendimizi suçladığımız için de ölenin bizi cezalandırmasından korkuyoruz.

Hayvan Mezarlığı, bu korku ve suçluluk duygusu üzerine kurulu. Ölüyü hem geri getirme arzusu, hem de onun gazabından korkmak filmin kahramanlarının açmazları. Şehir hayatından uzaklaşmak isteyen bir doktor ve ailesi yeni evlerinde bekledikleri huzura kavuşamazlar. Erkek (Biz’de de olduğu gibi) kalmakta direnir, kadın gitmek ister. Tabii ki kadın haklıdır.

Hayvan Mezarlığı vasat bir korku filmi. Oyunculuklar iyi ama sanki kısa bir hikâye sündürülmüş izlenimi veriyor.

Beyaz Karga: Besle kargayı

TARİH:  22 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beyaz Karga filmi Sovyet balet Rudolf Nureyev’in hayatını konu alıyor. Rudolf Nureyev’e dair Vikipedi maddesi ise şöyle başlıyor: Rudolf Hamit oğlu Nuriyev (Tatarca: Rudolf Xämät ulı Nuriev, Rusça: Рудольф Хаметович Нуриев, d. 17 Mart 1938 – ö. 6 Ocak 1993), SSCB’li balet (1961’de iltica etti ve 1982’de Avusturya vatandaşı oldu).

Evet, aslında Nureyev diye biri yok, doğru transkripsiyon Nuriyev (Nurigil diye çevirebiliriz) olmalıydı. Kendisi Tatar asıllı Müslüman bir aileden geliyor. Rusya’ya bağlı federe bir devlet olan Başkurdistan’ın (Respublika Bashkortostan) Ufa kentinde büyüyor Nureyev (mecburen biz de Nureyev diyeceğiz).

II. Dünya Savaşı’nın arifesinde doğmak ve savaş sırasında büyümek zor olsa gerek. Yoksulluk, kıtlık, ölüm her an yanı başınızdadır. Nureyev doğduğu coğrafyanın ve zamanın bütün olumsuzluklarına karşın, o küçük taşra kentinden çıkıp dünya çapında ünlü bir bale dansçısı olduysa bunu kendi büyük yeteneği kadar hiç şüphesiz sosyalizme borçludur. Eğer eğitimin paralı olduğu kapitalist bir ülkenin dinsel ve etnik olarak azınlıkta olan bir bölgesinde yoksul bir çocuk olarak doğmuş olsaydı çok muhtemeldir ki biz Nureyev diye birini tanımayacaktık. Bunun önemli bir not olarak düşülmesi lazım.

“Beyaz Karga”, Nureyev’e takılan bir lakapmış. Onun aykırı ve uyumsuz kişiliğini sembolize ediyormuş beyaz karga imgesi. Film, bize Nureyev’in doğumundan Fransa’ya iltica ettiği ana kadarki hayatından kesitler sunuyor; Nureyev’i sevdirmeye hiç çalışmadan. Bize sunulan Nureyev, kimseyi sevmeyen, kimseye minnet duymayan, son derece bencil ve kaba biri. Nureyev’in yaşadığı Sovyetler Birliği de tatsız, tuzsuz, baskıcı ve soğuk bir ülke olarak tasvir ediliyor filmde. Tabii ki film, son tahlilde Nureyev’den yana. Nureyev’in erkek ve kadın sevgilileri oluyor. Kadın sevgilisi demek tam doğru değil gerçi. Hocası ve koruyucusu Alexander Ivanovich Pushkin’in (Ralph Fiennes) karısı Xenia (Chulpan Khamatova) Nureyev’in kendi evlerinde kalmasını suiistimal ediyor ve Nureyev’le yatıyor. Nureyev hiç de hevesli değil bu ilişkiye. Nureyev’in bu sırada Teja Kremke (Louis Hofmann) adında Doğu Alman bir erkek arkadaşı da var. Hoş, Nureyev Teja’yı da sevmiyor.

Bütün sevimsizliği ve sevgisizliğiyle bu büyük narsisist ve oportünist yine de bale hiyerarşisinde yükseliyor, Kirov Balesi’yle Fransa yolculuğuna çıkıyor. Burada da hayli prestijli ve zengin bir ailenin kızı olan Clara Saint’le (Adèle Exarchopoulos) arkadaş oluyor. Nureyev bu; tabii ki Clara’ya da son derece kaba davranıyor. Paris’te kapitalizmin nimetleriyle, özgürlükleriyle tanışan, bir kilise ziyaret edip, hayran kalan Nureyev bilindiği üzere sonunda Fransa’ya iltica ediyor. Çünkü ima edilen geri döndüğünde Nureyev’in başına gelmeyen kalmayacak, belki de hatta öldürülecek. “Yok artık” diyoruz ama anlatılan bu.

Beyaz Karga’yı, aleni bir anti-komünist propaganda filmi olan Jennifer Lawrence’li Kızıl Serçe gibi filmlerle kıyaslamak doğru değil. Oyuncu ve aktör Ralph Fiennes daha nüanslı bir film yapmış. Hatta bazen, filmin kalbinin nerede durduğundan şüphe bile edebilirsiniz. Nureyev o kadar sevimsiz ki onun karşısında olduğu her şeye sempati duyabilirsiniz. Ama nihayetinde film sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan sosyalizme karşı bir tonda bitiyor. Ortada Küba haricinde sosyalizmin esamesi kalmamışken ve Avrupa’nın ve Amerika’nın her yerinde faşistler iktidara yürürken, bu tür filmler neden yapılıyor? İtalya’da yeni çıkan bir yasaya göre, boğulan göçmenleri kurtarırsanız suç işlemiş oluyorsunuz. Kapitalist dünya, kendisi bu kadar insanlık dışı bir noktadayken, hâlâ sosyalizmin hayaletiyle kavga etmeyi ve eşitlik, özgürlük ve kardeşlikten dem vurmayı sürdürüyor. Korkuları boşuna değildir diye umalım.

Oryantalist bakış açısı: Sibel

TARİH:  2 Mart  2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sibel” üzerine yazmayı bir yandan istemedim, bir yandan da yazma arzuma engel olamadım. Yazmak istemedim çünkü, sonuçta “iyi niyetli” bir çaba olduğunu inanıyorum. Yazmak istedim çünkü tam bir çorba olduğunu, “Mustang” ve sadece bir kere Adana Festivali’nde gösterilen “Dar Elbise” gibi oryantalist filmler kategorisine girdiğini düşünüyorum. “Dar Elbise”de benim de bir rolüm vardı, ama heyhat film vizyona sokulamayacak kadar berbat bir oryantalizm ürünüydü. Bütün bu filmlerin ardında Türkiye’de yaşamayan yönetmenlerin ve/veya senaristlerin olması tesadüf değil. Ama Türkiye’de yaşamamak bir özür de değil. “Sibel” üzerine okuduğum en iyi yazıyı Variety yazarı Jay Weissberg yazdı. Aslında onun yazısını çevirip koymak da bir seçenek olabilir. Jay Weissberg, Türkiye’yi yakından izleyen ama burada yaşamayan ve adından da anlaşılabileceği gibi buralı olmayan bir eleştirmen.

“Sibel” filmine adını veren Sibel bir dilsiz. Bu sakatlığı (engeli) aslında onun iletişim kurmasına engel değil. Çünkü yaşadığı dağ köyünün ıslıkla iletişim kurmak gibi bir özelliği var. Dolayısıyla Sibel istediğini, istediği sözcüklerle ama ıslıkla seslendiriyor. Hal böyleyken, köyün kötücül kadınları Sibel’i, Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız bully’ler yani mahalle ya da okul kabadayıları gibi aşağılıyor ve dışlıyorlar. Gel de bu ortamın varlığına inan! Mesela Sibel bir kına gecesine gidiyor ama bütün kızlar çevresinde alaycı ve aşağılayıcı gülümsemeleriyle toplanıyor ve onu dışlıyorlar. Yapmayın Allah aşkına! Elbette Sibel’i, kendilerinden aşağıda görebilirler ama böyle bir tavır olası mı?!

Sibel’in sorunu kadın olduğu için erkek egemen bir dünyada ayakta kalmak değil, Sibel’in sorunu çalıştığı tarlanın sahibi (her kimse) ile değil, Sibel’in sorunu engelli (aslında o da gerçek bir engel sayılmaz) olduğu için kendisini aşağılayan diğer kadınlarla ve kendi kız kardeşiyle. “Sibel”i kimlikçi bakış açısına bile sokmak zor, sınıfsalı çoktan geçtik. Kadın kadının kurdudur, belki de filmin asıl mesajı. Sibel’in babasının kızını oldukça özgür yetiştirdiği de düşünülürse…

Sibel, dışlanmışlığından kurtulmak için dağda olduğuna inandığı ama kimseye bir zarar verdiği duyulmayan, dolayısıyla aslında var olmayan bir kurdu öldürmeye çalışıyor. Kurt bir şeyin metaforuysa, neyin metaforu olduğu belli değil. Bu sırada, dağda dolaşan bir erkekle karşılaşıyor. Vicdani retçi biri bu, belli ki şehirli. Askere gitmeyi reddediyor. Askere gitmeyi reddeden ya da askerden kaçan her Türk erkeği gibi dağlarda dolaşıyor! Yapmayın Allah aşkına! Var mı böyle bir şey? Herkes bilir ki, bir gün paralı askerlik çıkar, o gün kısa dönem askerliğini yapar, kurtulur. Ne yiyip, ne içeceği, nerede barınacağı belli olmayan dağlara tek başına çıkmaz. Ya da vicdani retçiyse de bunu politik bir tavra dönüştürür. Ama bu erkek PKK’den firar etmiş biri olarak çizilebilirdi, o zaman dağda olması anlamlı olurdu. O zaman da film yurtdışından ödüllerle dönemezdi. Özgürlük savaşçıları hiç firar eder mi?

Erkek yaralanınca, hemşire kadın-yaralı erkek klişesi başlar. Dağda derin yaralar dikilir, yaralı adam katiyen enfeksiyon kapmaz, kolayca iyileşir, Sibel ile kaçak sevişir, falan filan. Kadın erkek rollerine karşı çıkmak isteyen film, bir anda, bin yıllık sağaltan kadın, yaralı erkek kalıbına giriverir.

Dağda yaşayan bir de yaşlı, çatlak ve belli ki eski devlet tiyatrosu sanatçısı kadın vardır (böyle diyorum çünkü en kötü devlet tiyatrosu oyunculuğu görüyoruz). Kaçtığı erkek linç edilerek öldürülmüştür, onu beklemektedir.

Neyse lafı uzatmayayım. Sibel sonuçta kadınlara, konumlarınıza razı olmayın, baş kaldırın mesajı vermek isteyen bir film. Burası güzel. Ama çatışmasını kadınlarla diğer kadınlar üstüne kuruyor en temelde. Ve “özgürleştirici” mesaj o kadar tepeden inme, o kadar dışardan ve inandırıcı olmayan bir hikâye içinde veriliyor ki, teşekkür ederim almayayım demek lazım diye düşünüyorum. Denebilir ki, bu bir masal, önemli olan ne dediği. Pek öyle de değil. Film, gerçekçilikle masalsılık arasında ikna edici bir denge kuramıyor. Damla Sönmez dilsiz bir rolde olabileceği kadar iyi ama karakter inandırıcı değildi benim için. Genel olarak oyuncu yönetimini beğenmediğimi de ekleyeyim.

Rocketman: Bir Elton John biyografisi

TARİH:  15 Haziran 2019
GAZETE/DERGİ: Birgün

Rocketman, İngiliz pop/rock müzisyeni Elton John’ın hayatını konu alan bir dram/müzikal. Ben bu filmi olmasa da benzerini, daha iyisini seyretmiştim. Yoksul bir Britanyalı ailenin utangaç, eşcinsel oğlu müziğe yeteneklidir. Aile destek olmamaktadır. Genç müzisyen kendisine bir sahne adı seçer. Müzik şirketleri de karşılarındaki dehayı başlangıçta fark etmezler. Ama fark edilmesiyle birlikte kahramanımız birden büyük bir star olur. Gerçek hayatta ne kadar utangaçsa, sahnede o kadar gösterişçidir. Çok para kazandıkça kendisini en çok seven arkadaşlarına sırt çevirir. Seks ve uyuşturucunun dibine vurur. Ama sonra asıl dostlarının kimler olduğunu geç de olsa fark eder. Ve film yüksek bir noktada biter.

Bohemian Rhapsody’ye çok benzer bir konu Rocketman’inki. Ya da bizde vizyona girmeyen James Brown biyografisi “Get On Up” da benzer bir çizgi izler. Bohemian Rhapsody’yle Rocket Man’in yönetmeni aynı kişi: Dexter Fletcher. Fletcher, bu işin formülünü bulmuşa benzer: Kahraman alttan başlar, yükselir, düşer, tekrar çıkar. Rocketman’in farklı yanı aynı zamanda müzikal oluşu. Ama bazen. Yani filme müzikal demek için yeterince malzeme yok. Keşke olsa, keşke film bizim gözümüzü boyasa, sarhoş etse, danslarıyla, şarkılarıyla. Bizde hoş ama boş bir şey seyrettik diye çıksaydık. Ama hiçbir şarkıyı sonuna kadar dinletmiyor film bize. Dans sahneleri de kısa ve az.

Sonuçta bazen hoş, neredeyse hep boş, klişelerle örülü, ele aldığı her konuda yüzeysel bir film var karşımızda. Kötü anne, kötü baba, kötü menajer; iyi şarkı sözü yazarı Bernie Taupin, nihayetinde bulunan iyi koca… Daha derin bir şey söylemek mümkün değil bu insanlar hakkında.

Başka ne diyeyim ki? Başrol oyuncusu Taron Egerton’ın hakkını yemeyelim. Egerton iyi oynamış; şarkıları da söylemiş. Sesini Elton John’un sesinden ayırt edemedim. O kadar başarılı. Fakat filmin makyajı tuhaf. Egerton’ı yaşlandırmakta başarılı değiller. Yaşlı Elton’un yüzü bazen kötü tiyatro makyajlarına benziyor.

Elton John, son günlerde “Ben emperyal Britanyalılardan değilim, ben Avrupalıyım” minvalindeki sözleriyle sosyal medyada çok konuşuldu. Sanki kıta Avrupasının devletleri emperyalist değilmiş gibi… Fakat Sir Elton’un asıl faulü (kendisi Wharton Futbol Kulübü’nün de başkanı hâlâ) Güney Afrika’da Apartheid döneminde Birleşmiş Milletler kararına uymayarak, Sun City denen Las Vegas tarzı eğlence diyarında çalıp söylemesiydi. Aynısını Queen de yapmıştı. Tabii ne Bohemian Rhapsody’de, ne de Rocketman’de, sahalarda görmek istemediğimiz bu hareketlere yer verilmedi.

Tarih dersi bir yana, bu sıkıcı sinema mevsiminde, vasat filmlere de fit olmak lazım belki de.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com