Mutsuz ve tehlikeli

TARİH:  30 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

FAUST
Sokurov, dörtlemenin son filmi olan Faust, kolay izlenen bir film değil. Baş döndürücü bir olaylar silsilesi halinde akıyor. Fakat, gerçekten de garip, açıklanması zor bir rüya gibi insanın aklında kalıyor. Zaten rüyaya benzerlik de Sokurov filmlerinin temel özelliklerinden biri

“Faust”un yönetmeni Sokurov’un sineması tarifi en zor sinemalardan biri. Birçok eleştirmen Sokurov’u ele alırken ne olduğundan çok ne olmadığına odaklanıyor ya da tahminen ne dediğini anlatmaya çalışıyor. Yine de yönetmenin bazı karakteristik özellikleri var elbette. Anamorfik (biçimlerin çarpıtıldığı) görüntüler Sokurov’un alamet-i farikalarından biri mesela.

Sokurov’un sinemaya 1978’lerde başlıyor. Eski sosyalist ülkelerden komünist bir yönetmen çıktığı görülmüş, duyulmuş şey değildir. Ken Loach gibi Troçkist komünistler, Fernando Solanas gibi ulusalcı solcular hep kapitalist ülkelerden çıkar. Sokurov da eski Sovyetler birliğinde doğan (1951) bir aydın olarak, geleneğe uymuş ve sıkı bir anti-komünist olarak safını almış. Bu durum Sokurov’un istediği eğitimi almasını ve filmler üretmesini engellememişse de bu filmleri gösterime sokması hayli sorunlu olmuş. Rusya’da artık sosyalizm değil vahşi kapitalizm var ama Sokurov için değişen pek bir şey yok. Yine filmlerini görece kolay bir biçimde finanse edebiliyor (çünkü Sokurov’un Putin’le arası çok iyi) ve filmlerini ülkesinde yine gösteremiyor. Hatta 2004 yılında Rus Film Akademisi’nin “Güneş”i yılın en iyi filmine aday göstermesine, Rus halkının Sokurov adını bilip, çektiği filmleri bilmemesini doğru bulmadığı için reddetmişti. “Filmlerim ne televizyonda ne de sinemalarda gösterilmiyor, onun yerine ticari Amerikan filmleri her yeri işgal ediyorsa, varsın “Güneş” aday olmasın” demişti. Sistemler değişse de bazı şeyler aynı kalıyor.

BİR MÜZİSYENİN KEŞFİYLE SOKUROV
Sokurov’un ismine dünya kamuoyu, beklenmedik bir sanatçının yazdığı bir yazı vesilesiyle aşina oldu. Bu isim rock müzisyeni Nick Cave’den başkası değildi. 29 Mart 1998’de Nick Cave, Independent gazetesinin Pazar ekine “Başından Sonuna Kadar Ağladım, Ağladım, Ağladım” başlıklı bir yazı yazdı. Nick Cave ciddi bir sanat tarihi, sinema ve psikoloji bilgisine sahip olduğunu kanıtlayan bu yazıda “Ana ve Oğlu” filminden yola çıkarak Sokurov’un sinemasının belli başlı özelliklerini saptıyordu. Neydi bu özellikler? Öncelikle Sokurov sineması resim sanatıyla doğrudan bir ilişki içindeydi. Filmin her karesi, Alman Romantik ressamlarından Caspar David Friedrich’in (ki Tarkovski’ye de ilham vermiştir) puslu manzara resimlerini çağrıştırıyordu. Diyaloglar çok da anlamlı değildi, daha çok atmosfer ve yaşanan anın duygusu ön plandaydı. Filmde pek bir şey olmuyordu. Ölmekte olan yaşlı bir kadınla oğlu bir eve gidiyorlar, oğul annesine yemeğini yediriyor, saçlarını tarıyor, sonra çıkıp biraz dolaşıyordu. Geldiğinde annesini ölmüş buluyordu. Ölenin hikâyesini değil; kalanın, yasa bürünenin duygusunu anlatmıştı Sokurov. Nick Cave’in müzisyen kimliğinin dışına çıkıp, sinema eleştirmenliğine soyunmasıyla, Sokurov adı çok geniş bir kitle tarafından duyuldu. Yönetmen yine ölmekte olan iki insanın bu kez bir baba ve oğlunun hikâyesini de “Baba ve Oğlu”nda (2003) anlatacaktı. Yönetmenin ilham kaynağı ressam bu kez Turner’dı. Sevgi eksikliği değil de, sevgi çokluğunu anlattığı bu iki filmlik dizi “İki Erkek ve Bir Kız Kardeş” filmiyle bir üçlemeye dönüşecek önümüzdeki yıl.

SANAT BİTMİŞ BİR BİNADIR
Sokurov, üçlemeleri, dörtlemeleri seviyor. Aile üçlemesi nasıl ardı sıra çekilen filmlerden oluşmadıysa, güç dörtlemesi (tetraloji) de birbiri ardına çekilen filmlerden oluşmadı. “Ana ve Oğlu”nu şaşırtıcı bir şekilde Hitler’in hayatından bir kesit sunan “Moloch” izledi. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” ya da “banalliği” kavramı etrafında örülmüş gibi duran bu filmi, Lenin’in son günlerini anlatan “Taurus” takip etti. “Politika ve tarih beni ilgilendirmiyor” diyen Sokurov’un derdi, güçlü tarihsel kişilikleri basitlikleri içinde anlatmak, bir tiyatroya dönüştürdüklerini düşündüğü hayatlarını sergilemekti. Ama bireyi tarihsel ve toplumsal çevresinden soyutlayarak ne kadar anlatabilirsiniz? Zeki Demirkubuz “1001 Gece Masalları”nda söylenecek her şey söylenmiştir derken, Sokurov “İncil”de anlatılacak bütün hikâyelerin anlatıldığını söyler. Sanatta yenilik imkânsızdır. Sanat bitmiş bir binadır. İçine yeni bir sanatçı girebilir ama binada yapılabilecek yeni bir şey yoktur.

İKİ FAŞİSTİN ARASINDA BİR DEVRİMCİ
Bu görüşlere bir yere kadar katılmak bence de akla yatkın. Nihayetinde Ödipal karmaşa gibi bir kavram da benzer bir biçimde, antik çağlardan beri aynı trajedilerin yaşandığına işaret eder. Fakat Sokurov’un, gücün doğasına dair yaptığı “sinematik tetralojisinde” Hitler’i, Lenin’in, Lenin’i de Japon İmparator Hirohito’nun izlemesi, epey bir politik şuursuzluğa işaret ediyor. İki faşistin (Hitler ve Hirohito) arasında bir devrimci (Lenin) var ve Sokurov hepsini aynı kefeye koyuyor, hepsini “hayatlarının kumarını kaybeden büyük kumarbazlar” başlığı altında birleştiriyor.

ANONİM BİR HALK HİKÂYESİ
Dörtlemenin son filmi olan Faust, Sokurov’un bugüne kadar sinema festivallerinde elde ettiği en büyük başarıyı yakaladığı filmi oldu. Faust’un Venedik’te Altın Aslan’ı kazanmasına hayret edenler olduğu gibi, jüri başkanı Darren Aronofsky gibi hayatlarının, bu filmi seyrettikten sonra değiştiğine inananlar da var. “Faust” anonim bir halk hikâyesi aslında. Yazılı ilk versiyonları 1587’ye uzanıyor. Christoph Marlow 1593/4’te “Doktor Faustus” adlı eserini yayımlıyor. Filme temel teşkil eden eser ise, yaratım süreci Johann Wolfgang von Goethe’nin neredeyse bütün hayatına yayılan ve 1832’de tamamlanan meşhur “Faust”u. Sokurov’unki serbest bir uyarlama, Goethe’nin eserinin daha çok ilk bölümüne dayanıyor ve gayet iyi bilindiği gibi, Doktor Faust’un çıkar elde etme (filmde cinsel bir çıkar söz konusu) karşılığında ruhun şeytana satılmasını anlatıyor. “Faust”un, Sokurov’un genel çizgisinden farklı bir yanı var, o da filmin çok yoğun diyalog içermesi. Kolay izlenen bir film değil “Faust”, baş döndürücü bir olaylar silsilesi halinde akıyor. Fakat, gerçekten de garip, açıklanması zor bir rüya gibi insanın aklında kalıyor. Zaten rüyaya benzerlik de Sokurov filmlerinin temel özelliklerinden biri. Dörtlemenin özünü Sokurov, şöyle ifade etmiş: ‘Kötülük yeniden üretilebilir bir şeydir ve Goethe bunu şöyle formüle etmiştir: “Mutsuz insanlar tehlikelidir”’ Hayatında hiç komedi filmi yapmamış ve gülümseyen bir resmine pek de rastlanmayan Sokurov için de aynı şey söylenebilir belki.

(Bu yazının bir versiyonu Milliyet Sanat dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında çıkmıştır)

Alkolik gençlik, sosyalist yaşlılık, mafya vs

TARİH:  7 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Harmony Korine 16 yaşında “Kids”in senaryosuna imza attığından beri, Amerikan bağımsız sinemasının yaramaz çocuğu olmayı sürdürüyor. Adını Amerikan üniversitelerinin bahar tatilinden alan “Bahar Tatilcileri” (Spring Breakers) Korine’in bugüne kadar yaptığı en ana akım film. Her şeyden önce Selena Gomez ve James Franco gibi ünlü oyuncuları var. Film eleştirdiği pop kültürünün bir parçası da olmayı hedeflemiş. Korine kendi ifadesiyle bir tür lolipop yapmayı hedeflemiş. Bahar tatilcileri temelde 4 kızın öyküsünü anlatıyor. Bu kolej öğrencileri bahar tatilinde, büyük partilerin yapıldığı Florida’ya gitmek, alemlere akmak istiyorlar. Ama yeterince paraları yok. Dizilerden gördüklerini uygulayıp bir soygun yapmayı başarıyorlar ve Florida’ya gidiyorlar. Gittikleri tatil beldesinde üniversite oğrencileri bayağılığın dibini bulmuşlar bile. Seks, müzik ve uyuşturucu dolu bir hayat… Alkolik gençlik yetiştiren bu üniversitelerden çıkan çocuklar dünyayı yönetiyor sonuçta. Onların dediğini de buradaki muhafazakâr gençlik yetiştiren politikacılar uyguluyor günü geldiğinde. Hayatın korkutucu gariplikleri…
Kızlar yaptıkları soygundan değil ama uyuşturucudan içeri düşüyorlar. Bir gangsta (mafya yani) onların kefaletlerini ödüyor. Bundan sonrası kızlar için yeni bir alem ve hayatta alınacak yeni bir yol. Korine’in filmi eğlendirici ama sonuna doğru artık kesse de dedirtiyor ne yazik ki. Filmin hiç şüphesiz politik, muhalif bir yanı var. Bu yüzeysel kültürü eleştiriyor ama onun bir parçası olarak da işlevsel olmaya çalışıyor. Bazen işliyor bazen işlemiyor.
Leonardo Di Costanzo’nun Ufuklar bölümünde yarışan  “Ara”sı (L’intervallo) yine mafyayla ilgili bir öykü. Bu kez İtalyan mafyasının tutsak aldığı genç bir kız ve onun başına bekçi olarak koyduğu bir delikanlı öykünün kahramanları. Kızın suçu mahallesinin delikanlılarıyla değil karşı mahallenin mafyasından bir delikanliyla aşk yaşaması. Mahalle kavgası değil ama olay, ciddi bir tehdit söz konusu. Kızla bekçisi çocuk arasındaki yakınlaşma ve mafya gerçeğinin ağırlığını öyküsü nihayetinde acı bir hayatın tablosuna dönüşüyor. Uygarlık dediğin hâlâ yerlerde surunuyor.
Peter Brook’un 1968’de Cannes’da yarışmaya soktuğu (ama festival yapılamamıştı o yıl) “Bana Yalan Söyle” (Tell Me Lies) Viet Nam Savaşı ve hükümetin, basının yalanları üzerine bir yari-belgesel (ya da filmdeki espriyi izleyerek yarı-kurmaca). Viet Nam’dan bugüne kapitalizm devlet ve toplum yönetme konusunda ne kadar fazla yol katetti! Eskiden yalanlar konuşulabiliyor, ‘embedded’ olmayan gazeteciler savaş alanlarından fotoğraf geçebiliyorlardı. Hâlâ Ebu-Greyb’den filan fotoğraf sızdığı oluyor ama nerede 60’lar nerede 2000’ler. Bugun Libya’da ne oldugunu kimse merak etmiyor. Suriyede’ki şeriatci güçlere sağlanan Amerikan, Türk ve diğer desteklerini kimse sorgulamıyor. “Bana Yalan Söyle” Amerikan emperyalizmi karşıtı iyi bir yarı-belgesel(miş).

İsrail’in bir baska, çok daha karanlık bir yüzünü anlatan “Hayuta ve Berl” hoş bir sürprizdi. Film bir açıdan Michael Haneke’nin “Aşk”ını da çağrıştırıyor çünkü kahramanları 80’lik iki ihtiyar. Kadın şeker hastası. İkisi de gençliklerinde sosyalizmin düşünü kurmuşlar. Adam hâlâ hayallerini korumaya, birbirine destek olan vatandaşlardan oluşan bir çevre oluşturmaya çalışıyor. Oğulları babasının sosyalizm hayallerinden yorulmuş çareyi Amerika’da almış. Zaten İsrail’de sosyalizmin esamesi kalmamış. Devletten zar zor aldıkları 3-5 kuruş yardımla ensülin parasını bile çıkaramıyor Hayuta. Bu durumda yaşamak pek de iyi bir seçenek gibi görünmüyor hayuta ve Berl’e tıpkı Haneke’nin kahramanlarına olduğu gibi. Bence Haneke’nin “Aşk”ından çok daha iyi, çok daha sıcak bir film ama kimse görmeyecek. Keşke bir festivalde arda arda gösterilseler de soğuk nevale Haneke boyunun ölçüsünü alsa.

Kaybedenler oteli

TARİH:  Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

RUHLAR OTELİ

Yönetmen Ti West imzası taşıyan ‘Ruhlar Oteli’ adlı filmin hikâyesinde hemen hemen önemli hiçbir şey olmamasına rağmen, karakterlerin diyaloglarını, birbirleriyle ilişkilerini, iyi oyunculukların da katkısıyla merakla izleyebiliyorsunuz. Ama hayalet hikâyesi hiç açığa kavuşmuyor.

“Ruhlar Oteli” kapanmak üzere olan bir otelde geçiyor. Çoğu oda boşaltılmış, ikisi hariç çalışanların çoğuna yol verilmiş, tek tük müşterisi kalmış bir otel. Burada iki genç, biri erkek, diğeri kadın görevli her işi yapmaktalar. Ölmekte olan bir otelde, işsiz kalmak üzere olan iki genç insan… Claire otelde intihar eden bir genç kadının hikâyesinden çok etkilenmiş. Genç kadın nişanlısı tarafından terk edilince, otelin bir odasında kendisini asmış. Ama olayın duyulması halinde müşteri kaybetmekten korkan otel idaresi, kadının bedenini günlerce bodrumda saklamış. Claire bu kadının ruhunu otelde aramayı kafasına takmış. İş arkadaşı Luke ise Claire’le birlikte olmak istiyor ve Claire’e ayak uyduruyor. Otele başka kaybedenler de geliyor. Kocasıyla kavgalı bir kadın, bir zamanlar ünlü olan bir aktris, balayını geçirdiği odada kalmak isteyen yaşlı bir adam. Yönetmen Ti West özellikle otelin iki genç çalışanını ilginç kılmayı başarıyor. Hemen hemen önemli hiçbir şey olmamasına rağmen, bu çıkmazdaki gençlerin diyaloglarını, birbirleriyle ilişkilerini, iyi oyunculukların da katkısıyla merakla izleyebiliyorsunuz. Ama hayalet hikâyesi hiç açığa kavuşmuyor. Gördüklerimiz yoksa Claire’in hayali miydi? O da belli değil. Film büyük bir tatminsizlik duygusu vererek bitiyor, gayet iyi ilerlemiş olmasına rağmen.

İki epik bir küçük film

TARİH:  6 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Olivier Assayas’ın Altın Aslan için yarışan filmi “Mayıstan Sonra” tahmin edilebileceği gibi 68 Mayısının ardından gelen yıllardan yani 1970’lerin başından söz ediyor. Assayas genç bir oyuncu kadrosuyla kendi hayatından izler taşıyan bir film yapmış. Gilles ve arkadasları eylemlerin içinde solcu genç lise öğrencileri. Gençlerin hayatları, bir gün bir yazı eyleminde bir polisi yaralayınca, değişiyor. Kaçmak zorunda kalıyorlar. Ama hepsi de iyi halli küçük burjuva gençleri oldukları için kaçmak, Paris’ten İtalya’ya, oradan İngiltere’ye yapılan bir turistik geziye benzeyebiliyor. Gilles’in aşkları oluyor ama hiçbiri çok kalıcı olmuyor. Film gibi, o da kalıcı olmuyor. Assayas’i ve beni çok da ilgilendiren bir konu anlatmasına rağmen film nedense fazlasıyla soğuk ve etkisizdi.

Diğer bir Altın Aslan adayı film de “Wellington’in Hatları” (Linhas de Wellington) adını taşıyordu ve Portekizli Valeria Sarmiento tarafından çekilmişti. Bu kez tarihte 200 yıl kadar geri gittik. 1810 yılında Napoleon Bonaparte, Portekiz’i işgal etmesi için general Massena komutasında güçlü bir ordu gönderiyor. İngilizler General Wellington komutasında Lizbon sınırlarında  bir savunma hattı oluşturuyorlar. Film, çok kahramanlı, çok hikâyeli ve çok odaklı. Savaşın bireyler, halklar ve doğa üzerindeki tahribatını başarıyla aktardığı söylenebilir. 2,5 saatlik süresine rağmen bu festival yorgunluğunda kendisini izlettirdiyse, dinlenmiş bir kafayla daha etkileyici olacağını söylemek mümkün. Ama çok odaklılığının getirdiği bir zorlayıcılığı da var.

Yarışmalı yan bölüm Ufuklar’da da eli yüzü düzgün, görece küçük filmler vardı. Bunlardan “Boxing Day” (İngiltere’de Christmas’ın ardından gelen ilk ya da ikinci güne “Boxing Day” denirmiş) Tolstoy’un bir hikâyesini temel alıyordu. Zaten filmin yönetmeni Bernard Rose kariyerini Tolstoy eserleri uyarlamak üzerine kurmuş. Bankaların el koyduğu evleri ucuza kapatip, sonra pahalıya salma üzerine bir kariyer kuran bir simsar, herkesin dinlendiği gün olan boxing day’i diğer simsarlardan bir adım öne geçmek üzere kullanmaya karar verir. Şoförlü bir araba kiralar ve karda kışta yola çıkar. Hırs, kapitalizmin temeli midir, yoksa dünyanın sonunu getiren bir günah mı? Şoför ile simsarın ilişkisi üzerine kurulu film, yaşadığımız dünyanın hali, kapitalizm ve insan ruhu üzerine çok yeni olmayan doğru ve düzgün şeyler söylüyor. İzlemeye değer.

Vampirler ve Cadılar: Yiyin Birbirinizi!

KARANLIK GÖLGELER
Filmdeki bütün hikâye eski sömürücülerle yeni sömürücülerin çatışması, “eski para”larla, sonradan görmelerin mücadelesi olarak görülebilir mi? Filmin en anlamlı okuması sanki böyle gibi geliyor bana. Filmin “eski erkek para”yı, “sonradan görme kadın para”ya yeğlemesi, kapitalist mantık içinde muhafazakar bir tutum

Daha seyredeli 4-5 gün geçmiş olsa da “Karanlık Gölgeler”i seyredeli sanki aylar olmuş gibi geliyor. Seyrederken kimi zaman eğlenmiş, gülmüş ve Tim Burton’ın tamamen suni ve kendine ait bir dünya kurma becerisine şapka çıkarmıştım. Aklıma biraz da Wes Anderson gelmişti. İki yönetmen de dekoru, eşyaları, set tasarımını çok önemsiyor, kontrolleri dışında tek bir çöpün bile perdeye yansımasına izin vermiyorlardı. Filmlerinin kendine ait bir renk skalası vardı. İkisinin de son filmlerinin yani “Moonlight Kingdom” ile “Karanlık Gölgeler”in yakın geçmişte, 60 ortalarıyla, 70 başlarında geçiyor olması da bu benzerliğe bu kerelik daha bir anlam katmıştı. Hatta iki filmde de çocuklara tedavi maksadıyla elektroşok uygulanması söz konusu oluyordu (psikiyatri ya da psikoloji öyle iğrenç olabilir ki!). Ve hatta her iki filmin de ilk aşka dair olduğunu söylemek mümkün. Sonra, “Moonrise Kingdom”ın 12’lik Suzy’siyle, “Karanlık Gölgeler”in 15’lik Carolyn’i çok benzer bir yabancılaşma yaşıyorlardı.

Her filmin kendi dünyası olması gerektiğini söyleyen bir yönetmen daha var: Reha Erdem! “Karanlık Gölgeler”de vampir Barnabas’la cadı Angelique’in öyle bir sevişme sahnesi var ki, sanki Kosmos’taki Battal’la Neptün’ün meşhur duvarlarda ve tavanda geçen sevişme sahnesinin yeni bir versiyonunu izliyoruz… Bütün bu şeyleri düşünmüş olmam, filmi pasif bir biçimde izlemediğime kanıt. Peki niye bu eskiden seyretmişim gibi hissediş? Neden filmin hızla zihnimin karanlık gölgeleri arasına geçişi?

AMERİKA’NIN EL DEĞMEMİŞ KOYLARINDAYIZ
Çünkü Tim Burton’ın filmi kopuk kopuk, filmin yan karakterleri karabatak gibi bir varlar bir yoklar, her şey iki boyutlu (film 3D gösterilse de). Peki konudan söz edelim biraz. Bir TV dizisinden adapte edilen film, Collins çiftinin 1750’de İngiltere’den Amerika’ya gelişiyle başlıyor. Baba Collins zengin biri, bir sermaye sahibi ve derhal bir balıkçılık imparatorluğu kuruyor Amerika’nın el değmemiş koylarında. ABD’de bu kökeni eskiye dayanan zenginlere “eski para” derler. Amerika’nın elitleri onlardır. Sanki zengin ve ayrıcalıklı olmak onların doğal hakları gibidir. Sonradan zengin olanlar sanki aynı değillerdir onlarla. Collins’ler yaşadıkları kente kendi adlarını verirler: Collinsport. Oğulları Barnabas (Johnny Depp)büyüyünce, malikanenin hizmetçilerinden Angelique’le (Eva Green) sevişir ama kıza aşık olmaz. Barnabas, Josette adlı başka bir kıza aşık olunca Angelique’in bir cadı olduğu ortaya çıkar. Kıskançlık krizine giren Angelique, Barnabas’ı vampire dönüştürür ve çelik bir tabut içinde toprağa gömer. Barnabas toprağın altında yatarken Angelique bir balıkçılık imparatorluğu kurar, Collins’lerin imparatorluğu ise inişe geçer. Derken 200 yıl sonra, tesadüfen Barnabas’ın tabutu açılır, Barnabas bir hışım çıkar ve olaylar gelişir… Barnabas’ın dönemi (1970’leri) anlama çabaları komik durumlar doğurur. Bu sırada evin mürebbiyesi ile Barnabas arasında bir aşk doğar. Angelique ise hâlâ ortalardadır ve bir patroniçe olmuştur, vs, vs.

KAPİTALİST MANTIK İÇİNDE MUHAFAZAKAR BİR TUTUM
Bütün bu hikâye eski sömürücülerle yeni sömürücülerin çatışması, “eski para”larla, sonradan görmelerin mücadelesi olarak görülebilir mi? Filmin en anlamlı okuması sanki böyle gibi geliyor bana. Filmin “eski erkek para”yı, “sonradan görme kadın para”ya yeğlemesi, kapitalist mantık içinde muhafazakar bir tutum. Ama bizim perspektifimizden bakınca tam “yesinler birbirlerini” durumu hasıl oluyor. Bana ne eski erkek vampirler mi kazanmış, yeni cadılar mı? Limandaki hakimiyet hangi şirketinmiş, bize ne? Hem biz bu Johnny Depp’i, bu Angelique’i ve Josette’i filan daha önce başka Tim Burton filmlerinde de görmedik mi?

Kısacası Burton/Depp dünyasında yeni bir şey yok, olan da sabun köpüğü gibi uçup gidiyor. Anderson’ın “Moonrise Kingdom”ı gibi, keşke filmin onlu yaşlarındaki karakterlerine yönelseymiş Burton da. Hiç olmazsa daha inandırıcı ve dokunaklı bir aşk hikayesi izlemiş olurduk.

Venedik’te din geçer akçe

TARİH:  5 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir yönetmenin ilk filmiyle Venedik’te Altın Aslan için yarışması sıradan bir şey değil.  İsrailli Rama Burshtein “Boşluğu Doldur” (Lemale Et Ha’chalal) adlı filmiyle bunu başarmış. Terrence Malick’in dinsel ve cinsel sabuklamalarından sonra, yine son derece dindar bir filmle karşılaştık. Bu kez Malick’in filmine göre daha muhafazakâr üstelik. Burshtein ultra-ortodoks Hasidik cemaatin bir üyesiymiş. Bugüne kadar da sadece cemaati için filmler yapmış, bunların bazıları da sadece kadınlara hitap ediyormuş. Ne demekse artık. “Boşluğu doldur”da anlattığı öykü de kendi cemaatine dair. Tel Aviv’de yaşayan bir ailenin 18 yaşındaki genç kızı Shira’nın öyküsünü anlatıyor film, temelde. Shira cemaatin muhafazakâr yapısı içinde evlenme çağına gelmiş. Burshtein’in bir kariyeri olsa da filmdeki kadınların ev kadınlığı dışında bir hayatları yok. Shira’nın evlilik işleri, mustakbel kocası filan tabii ki sıkı bir aile denetiminin altında. Öyle sevgililik falan yok. Yönetmen Burshtein’in bunlarda bir sorun gördüğü falan da yok. Doğrusu yönetmen bu ultra/ortodoks çevreyi, cemaati o kadar sevimli gösteriyor ki, onlara bayılmamak mümkün değil. Rabiler son derece anlayışlı, kimin yardıma ihtiyaci varsa ordalar. Nihayetinde büyükler de bencil gibi gözükseler de aslında iyilikten başka bir şey istemiyorlar. Filmin dramatik düğümünü Shira’nın kızkardeşi Ester’in ani ölümü atıyor. Ester ölmeden önce küçük bir oğlan çocuğu doğuruyor. Ester’in (ve Shira’nın) annesi ölen kızının yasını tutarken birden torununu da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Çünkü damadına (Ester’in kocasına) Belçikada yaşayan bir kadın buluyor çöpçatanlar. Bu durumda Esterin kocası oğlunu da alıp Belçikaya gitmeye düşünmeye başlıyor. Böyle bir durum, kızından sonra torununu da kaybetmesi yani görememesi demek olacağı için, kadın buna şiddetle direniyor. Ve çözüm olarak da damadına, küçük kızıyla evlenmesini öneriyor. Damat biraz dirense de ikna oluyor. Shira bu evliliğe karşı çıkıyor önce ama… Amasını söylemekte sakınca yok. Muhafazakâr bir filmden ne beklenirse o oluyor. Shira yelkenleri suya indiriyor ve film bize bunu neredeyse en iyi çözümmüş gibi sunuyor. “Boşluğu Doldur” Venedik’in dindar-muhafazakâr filmler halkasına yeni bir halka ekledi. Filme, Hasidik dunyayı sorunsuz bir cennet olarak göstermesi ve muhafazakâr yaklaşımına rağmen kötü diyemeyeceğim. Kendisini ilgiyle izletiyor. Pastel renkleri ve alan derinliğinden yoksun görüntüleriyle masalsı bir atmosfer kuruyor. Oyunculuklar iyi, diyaloglar iyi yazılmış. Ultra-ortodoks cemaatin Filistinliler konusundaki faşizan yaklaşımlarını unutsak bile “Boşluğu Doldur” yine de rahatsız edici bir propaganda filmi olduğunu unutturamıyor. Ama propaganda filmlerinin iyisinden, bu da daha kötü bir şey belki de.

Bıktıran mucize: Malick sineması

TARİH:  4 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terrence Malick’in bir dahi olduğunu benim de düşünmüşlüğüm vardır. “İnce Kırmızı Hat”ı Berlin’de seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Bir de garip bir ilişkim oldu Malick’le. Gayet nadir film yapan bu yönetmenin filmleri ne zaman büyük bir festivale gitsem beni buldu. İlk Berlinale’mde de ilk Cannes’ımda da Malick yarıştı ve filmi en iyi film seçildi. İlk Venedik’imde yine Malick yarışıyor. Bakalım tarih tekerrur edecek mi? Ben yine Cannes’da olduğu gibi Venedik’te de Malick’in eli boş dönmesi için duacıyım. Bu kez geçen seferkinden daha çok.
Malick’in yeni filminin adı “Mucizeye” (To the Wonder). Bu film de tıpkı yönetmenin önceki filmi “Yaşam Ağacı” gibi ağır bir dindarlıktan mustarip. Kamera Malick filmlerinde alışık olduğumuz gibi Samanyolu Tv’de filan gördüğüm mucizevi doğa ve batan güneş görüntülerinin peşinde koşuyor durmadan. Tek bir kareye bile çirkin demek mümkün değil. Tek tek bütün karelerde bir şiirsellik bulmak mümkün. Ama bütün bir filme bakınca bu şiirsellik ağır bir yapış yapışlığa, bir ağdalılığa dönüşüyor. Tanrım yahu, kim bir film boyunca kelebekler gibi hoplayıp zıplayan bir kadını seyredebilir ki? Malick’in filminin baş kahramanı kadın üzgün üzgün bakmadığı planlar dışında film boyunca kollarını açıp, kırlarda kelebekler gibi zıplıyor! Olacak şey değil! Hakikaten olacak şey değil! Bir önceki filmiyle hem Cannes’da Altın Palmiye’yi hem de FIPRESCI’nin En İyi Film Ödülünü alan, bütün eleştirmenlerin bayıldığı yönetmen bu mu?
Sinemadan öğrendiğim en birinci şey, ‘mutluluk’un birbirinin üzerine su sıçratmak olduğuydu. Malick’in mutluluk tasviri de bu işte: Çiftler ya hoppidi zippidi zıplıyorlar ya da birbirlerini ıslatıyorlar. Ya mutsuzluk? Dalgın dalgın yürürsün, biraz mutfak eşyası kırarsın, bu da mutsuzluk olur iste.
İnanmak ise tabii öyle kolay değil. Filmde Xavier Bardem’in canlandırdığı, inancıyla barışık olmayan, tanrıyı sorgulayan bir rahip de var. Var da ne oluyor? Hiç! Öyle dolanıyor Bardem. Filmin asıl konusu ise şöyle. Amerikalı bir erkekle Fransız bir kadın Paris’te mutlu mesut dolandıktan sonra Amerika’ya geliyorlar. Adam bir süre sonra eski bir kız arkadaşıyla kadını aldatıyor. Kadın Fransa’ya dönüyor. Kadının bir de önceki evliliğinden kızı var. Sonra kadın geri dönüyor. Bu sefer o adamı aldatıyor. Bolca günes batıyor, sular aktıkca akıyor, yüce rabbim neler de yaratıyor! Sevgi, sevgi, sevgi, o da akıyor bitmez tükenmez bir kaynaktan. Arada bazı krizler oluyor tabii, e olacak o kadar. Bir de kader kurbanı fakirler var, onları da unuttuğunu sanmayın yönetmenin! ““Yaşam Ağacı”nı bu kadar beğendiniz madem, bende bundan daha çok var” demiş gibi Malick. Bizi Malick’ten kim koruyacak, biz eleştirmenler bu yeteneğe sahip olmadığımıza göre? Tanrı desek o da herhalde Malick’ten yana çıkar, benden yana çıkacak değil ya!?

Venedik’te 3. Gün: Sosyal ve dinsel gerçekler

TARİH:  2 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Venedik Günleri adlı bölümde Miu Miu adlı moda şirketinin ısmarladığı 4 kısa filmden oluşan “Kadınların Hikâyeleri”ni moda şirketinin (miu miu) web sitesinden görebilirsiniz (http://www.miumiu.com/it/wtales/2/film). Lucrecia Martel ve Giada Colagrande’nin filmleri ilginçken, Zoe Cassavetes ve Massy Tadjedin’in filmleri ise bende iz bırakmadı.

Altın Aslan için yarışan üçüncü film Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’in Cennet üçlemesinin ikinci bölümü olan “Cennet: İnanç” (Paradies: Glaube) oldu. Seidl bu yıl üçlemesinin ilk filmi olan Cennet: Aşk ile Cannes’da yarışmış ama ödül alamamıştı. Seidl, belgeselden kurmacaya geçen bir yönetmen. Kurmaca filmleri de belgesel tadı taşıyorlar. Seidl’in kahramanları Amerikalı fotoğrafçı Diane Arbus’in fotoğraflarını çekmeyi sevdiği insanları hatırlatıyor bana. Bu insanlar çekicilikten nasiplerini almamış, sıradan insanlar. Egemen inanışların ya da davranışların onlara gösterdiği kalıplar ve sınırlar içinde mutluluğu arıyorlar. Cenneti yerde bulmayı umuyorlar. Üçlemenin ilk ayağı, yaşlıca ve şişmanca bir Avusturyalı kadının, Teresa’nın, Kenyalı genç erkeklerle cinsel ve duygusal tatmin arayışını anlatıyordu. Bu kez de Teresa’nın yine tatilini geçiren kız kardeşi, radyoloji teknisyeni Maria’yla tanışıyoruz. Maria da tatilini kendince en iyi yöntemle geçiriyor, koltuğunun altına sıkıştırdığı Meryem Ana heykelciğiyle ev ev dolaşıp misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Tanrının annesi Meryem’e dua etmeleri için insanları ikna etmeye çalışıyor. Karşısına, Sovyetlerin yıkılması sonrasında, düzgün yaşamından kopup kendisini Batı’da tuvalet temizlerken bulan depresif bir Rus kadın, annesinin ölümünden sonra evini toplamamış eksantrik bir adam ya da Maria’nın yaklaşılarını hayat tarzlarına hakaret olarak gören laik bir çift gibi insanlar çıkıyor.

Bir akşam eve döndüğünde seyirciyi de Maria’yı da şaşırtan bir sürpriz oluyor. Maria’nın Mısırlı Müslüman ve paraplejik (belden aşağısı tutmayan) kocası iki yıl sonra eve dönmüştür! Kocanın iki yıl boyunca nerede olduğunu öğrenemiyoruz ama felç nedeninin iki yıl önce gerçekleşen bir otomobil kazası olduğunu öğreniyoruz. Maria’nın dindarlaşması da bu zaman zarfında gerçekleşmiş. Film kadın ile erkeğin hayat tarzlarının çatışması üzerinden gelişiyor. Seidl’in filmlerine çok kızan var, onu ırkçılıkla suçlayan kişi sayısı az değil. Ya da çirkin ve cahil insanları sömürmekle suçlayanlar var. Seidl’a karşı aynı keskinlikte bir duygu beslemiyorum. Eleştirilerde anlaşılır bir yan var. Ama bana Seidl daha çok bir ayna tutmaya çalıyormuş gibi geliyor. Bazen çok çirkin görüntüler de giriyor görüntüye. Seidl ne düşünüyor peki bu aynayı tutarken? Aşağılamak için mi yapıyor? Neyi aşağılıyor? Kimi aşagılıyor? Herkesi? Açıkcası ben de çok emin değilim bu soruların cevabından ama sanki ortalama Batılı insanın aslında ne kadar geri kalmiş ve ne kadar çaresiz olduğunu anlatmaya çalışıyor gibi. Bu insanlardan nefret etmiyor bence Seidl. Fakat üçlemenin “Inanç” ayağının “Aşk” ayağına göre daha zayıf olduğunu da söylemeliyim.

İlginç bir rastlantıyla “Cennet: İnanç’ın ardından Gece Bekçisi filmiyle tanıdığımız Liliana Cavani’nin “Clarisse”  adlı belgeselini seyrettim. Bir manastırdaki rahibelerin Katolik Kilisesi’nin erkek egemenliği ve mizojenik ideolojisi üzerine düşüncelerine odaklanan filmde bir şey dikkatimi özellikle çekti. Cennet: İnanç’ın Maria’sı, İsa’yla duygusual/cinsel bir aşk yayıyordu.

Manastırdaki bir rahibe de İsa’yı anlatırken gerçek bir erkekten söz eder gibi konuşuyordu. İsa birçok inançlı Hıristiyan kadın için yakışıklı, iyi bir erkek figürü. Maria’nın bir İsa heykelciğiyle masturbasyon yapması o kadar acayip değilmiş dedim.

İstanbul Film Festivali’nde “Man Push Cart” ve “Chop Shop” gibi filmleri gösterilen Ramin Bahrani’nin Her Ne Pahasına (At Any Price) adlı filmi yarışmanın şu ana kadar bence en iyi filmiydi. Gerçi biçimsel olarak Rus filmi “Aldatma” daha çarpıcıydı ama Bahrani’nin filmi hem sosyal/ekonomik bir çerçeve çizmesiyle hem de kahramanlarının (babalar ile oğullarının) çatışmalarını, psikolojilerini verebilmesiyle daha iyiydi.

“Her Ne Pahasına” (HNP) klasik bir anlatıma sahip; bir aile hikâyesi temelde. Taşrada, tam olarak Iowa’da geçiyor. Amerikan çiftcileri artık ya büyük kapitalist olacaklar ya da ölecekler, zamanın ruhu böyle. Ürünün bir kısmını tohumluk olarak ayırıp bir sonraki ekimde kullanmak da artık geçmişte kalmış. Artık GDO’lu tohumları her yıl yeniden üretici firmadan almak zorundasınız: Hani şu pek ahlaki olduğu sanılan patent hakları filan buna neden oluyor. Tarlandaki tohumu kullanamıyorsun, tıpkı cd’ni ya da dvd’ni kopyalamayacağın gibi. Burada da milyarlık paralar söz konusu. Whipple çiftliğinin ve ailesinin babası Henry Whipple babasının gölgesinde kalmiş bir çiftçi. Ama işinde başarılı sayılır. Hem çiftliğini büyütmeyi başarıyor hem de Liberty Seeds adlı firmanın tohumlarının pazarlamacılığnı yapıyor. Henry, umutlarını bağladığı büyük oğlu Arjantin’e gidip dönmeyince, pek de değer vermediği küçük oğlu Dean’e ümitlerini bağlamak zorunda kalıyor. Ama Dean’in de hedefi araba yarışcısı olmak, çiftci değil. Dean tıpkı babası gibi aslında, o da bir türlü abisinin ve babasının gölgesinden çıkamıyor, ne kadar debelense de. Babası belki hiç bu gölgeden çıkmayı denememiş bile, Dean ise biraz da James Dean gibi hedefsiz bir asi. Bu iki az gelişmiş erkek sonuçta Amerikan sisteminin ödüllendirdiği türden katillere dönüşüyorlar. Bu benzetme yönetmenin kendisine ait, ondan kopyalıyorum. “Her Ne Pahasına”da babayı Dennis Quaid, oğul Dean’i ise Zack Efron oynuyorlar. Sosyal gerçeklikle birey psikolojisini başarıyla anlatabilen ve içeriği itibarıyla Amerikan sineması içinde radikal bir yerde duran HNP bakalım yarışmada ne yapacak?

Altın aslan için yarış başladı

TARİH:  1 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dün yazdığım filmlerin ikisi de yarışmalı bölümlerde yer almıyordu. Mira Nair’in “Kararsız Kökten Dincisi” festivalin açılışını yapmıştı, Sarah Polley’nin “Anlattığımız Hikayeleri” ise yarışmasız Venedik Günleri bölümündeydi.
Festivalde gösterilen ana bölümün ilk yarışma filmi  Kirill Serebrennikov’un “Aldatma”sı (Izmena) oldu. Film, bir kadın doktorun muayene odasında başlıyor. Odaya giren hastaya doktor beklenmedik bir şekilde kendi ruh halinden söz ediyor. Hastayla birlikte biz de şaşırıyoruz. Doktor erkek hastasına, eşlerinin bir ilişki içinde olduklarını söylüyor. Yani “benim kocam, senin karınla birlikte” deyiveriyor. Ve bu açıklamayla birlikte hasta ile doktorun hayatları geri dönülemeyecek biçimde değişiyor. Serebrennikov yeni Rus küçük burjuvalarının sosyal dünyasından çok, kafalarının içiyle ilgilenmiş. Film çoğu zaman sadece iki oyuncuyu gösteriyor, onlar dışındaki kişiler son derece silikler. Çevrede yaşananlar da, örneğin çıkan bir fırtınada tamamen kahramanların ruh hallerinin bir yansıması olarak varlar. Aldatılan kadın ile erkek beklenebileceği gibi birbirleriyle cinsel bir yakınlaşma da yaşıyorlar. Ve sonra “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar”ı  anımsatacak bir şekilde bir suç sarmalı başlıyor. Yönetmen filminin bir aşk hikâyesi değil metafizik bir hikâye olduğunu söylüyor. Ne zaman bir yönetmen metafizikten söz etse, ne anlattığını pek de bilmediğini düşünürüm. Doğrudur da:  Karanlık taraf, insanın akıl dışılığı falan, filan… Yanlış anlaşılmasın tabii ki karanlık tarafımızın, akıl dışılığımızın farkındayım. Ama metafizik değil, psikanaliz mesela manalı gelir bana. Serebrennikov ne kadar kamerasını oyuncuların yüzleri üstüne yoğunlaştırsa da buradan bir anlam çıkmıyor. Film kesinlikle kötü değil ama iyi de değil. Kimi stil kaymaları olsa da belli bir estetik bütünlüğü var. İyi de oynanmış ama yine de tatmin etmiyor. Yönetmen kadın akıl dışılığını odağına almış. Sanki erkekler çok akılcıymışlar gibi, erkek üzerinde aynı odaklanma yok. Zaten yönetmen de böyle söylüyor.

‘SUPERSTAR’DA CEVAPSIZ SORULAR VAR
İkinci yarışma filmi ise Gerard Depardieu ve Cecil de France’li “Şarkıcısı”nı izleyip sevdiğimiz Xavier Gianolli’den geldi: “Superstar”. Film hipotetik bir durum üzerine kurulu: Sıradan ve ünlü olmak gibi bir hedefi ve arzusu olmayan biri, bir sabah uyandığında kendisini herkesin ilgisinin odağında bulursa ne olur? Tahmin edilebileceği gibi, tatsız bir durum olur. TV kanalları filan adamın etinden sütünden yararlanmak için ellerinden geleni yaparlar. Hırslı prodüktörler, aslında altın kalpli ama işi gereği adamı sömürmeye hazır programcılar filan adamın çevresini sararlar. Nedensiz bir yere adama ilgi gösteren kitle nedensiz bir şekilde adamdan nefret etmeye de başlayabilir ki, bu da olur. Gianolli koyun gibi gördüğü kitlenin psikolojisini anlamak için hiç çaba harcamamış. Tabii ki kitle histerisinin sevilecek bir yanı yok. Ama film sadece medya ile isteksiz ünlü arasında geçiyor. Kitle neden birdenbire adama ilgi duyuyor, film bu soruya cevap vermiyor. Tabii ki onda kendilerinden bir şeyler görüyorlar falan filan, bunlar var filmde. Ama o kadar. Böyle filmleri hiç sevmiyorum. Bir hipotez üzerinden ahlakçı bir şeyler söylemeye çalışan, sistem eleştirisi yapar gibi yapıp, mizantropiyle ve naif bir insancıllık arasında sıkışan filmlerden. Yarışma dışı gösterilen Sarah Polley filmi hâlâ en iyisi.

Bu yıl festivalde 50 film dünya prömiyerini yapacak

TARİH:  31 Ağustos 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıyı yazmaya başladığım sırada 69. Venedik Film Festivali daha resmen başlamamıştı ama film eleştirmenleri için gösterimler başlayalı bir gün olmuştu. Bu yıl festivalin başkanı değişti; Marco Mueller’in yerini Alberto Barbera aldı. Barbera festivalin zaten eski yöneticisiydi. Berlusconi’nin sevmediği biriydi ve bizzat başbakan tarafından görevinden alınmıştı. Berlusconi gidince Barbera eski görevine geri geldi. Barbera’nın yönetimindeki Venedik’in Mueller yönetiminden farkı; film sayısındaki azalmada görülüyor en çok. Barbera seçici olmaya özen gösterdiğini, zaten kimsenin seyretmeye vakit bulamayacağı filmlerle festivali doldurmayı anlamlı bulmadığını söylüyor. Cannes’da bu yıl 22 film yarışırken Venedik’te 18 film Altın Aslan’ı almaya çalışacak. Dünya prömiyeri yapılan filmlerin sayısı ise geçen yılki Venedik Festivali’ne göre çok farklı: 65’e 50!
Bu yılın temel bir yeniliği de bir film marketinin açılışı olacak.
Bu yılkı yarışmada Terrence Malick, Brian De Palma, Brillante Mendoza, Olivier Assayas, Kim Ki Duk, P.T. Anderson gibi festival gediklisi yönetmenler var. Yan bölüm olan Ufuklar’ın bu yıl özellikle iyi olduğunu da iddia ediyor Barbera. Yesim Ustaoglu’nun ‘Araf’ adlı filmi de bu bölümde.

VENEDİKTE HAYAT ÇOK PAHALI
Her festivalin ilk günleri zor geçer. Daha önce katılmadığım bir festival ise oryantasyon sağlamam ve insanlarla tanışmam zaman alır. Bu zor günler geçince festivali daha iyi değerlendirmem mümkün olacak ama şunu hemen söyleyebilirim: Venedik’te hayat çok pahalı! Bu yüzden korkarım bu benim ilk ve son Venedik Film Festivali’m olacak!

HALUK BİLGİNER MİRA NAİR’İN FİLMİNDE
Bu yılın açılış filmi olan The Reluctant Fundamentalist’e (Kararsız Kökten Dinci) gelelim. Daha önce Venedik’te Altın Aslan kazanmış bir yönetmen olan Mira Nair’in filminin bir bölümü İstanbul’da geçiyor ve Haluk Bilginer de küçük ama önemli bir rolde oynuyor. Filmin İngilizcesindeki “fundamentalist”i kökten dinci olarak çevirdim ama kelime daha çok “köktenci” anlamında kullanılıyor. Pakistanlı genç Cengiz Han’in (Riz Ahmed) Amerika’da iş hayatında hızla yükselmesi, 11 Eylül’den sonra karşılaştığı düşmanca davranışlar sonucunda ABD’den soğuması ve Pakistan’a dönüp köktenci görüşlerin savunucusu olmasını anlatıyor film. CIA ajanı da olan bir gazeteciyle genç Pakistanlının sohbeti ve bu sohbetten geriye dönüşlerle anlatılan hikâye ne yazık ki kaba hatlarıyla ilginç ama detaylarda zengin ve derin değil. Özellikle İstanbul bölümleri tam bir oryantalizm gösterisi. Nazmi Kemal adlı bir yayımcıyı canlandıran Haluk Bilginer fazlasıyla hayali bir karakter gibi duruyor. Filmin sanat yönetmeni kimse, Bilginer’e çay ocaklarında kullanılan bardak ve altlık kullandırmış. Oysa Bilginer’in çizdiği karakter bir tür soylu/entelektüel. Kendi ofisinde böyle bir bardak kullanacak tip değil. Çay bardağı sadece bir ayrıntı değil, film sadece güzel görüntü verdiği için eski İstanbul’un çatı katlarını ve vapurlarını da kısacık bu bölüme tıkıştırmayı başarmış. Sonuçta İslami fundamentalizm konusunda toplumsal/tarihsel/politik bir görüş de öne sürmüyor film. 11 Eylül olunca ABD’nin tepkisinin aşırıya kaçtığını ve bunun sonucunda kurunun yanında yaşın da yandığını söylemekten öte bir şey söylediği yok. Genç Pakistanlı Cengiz’in Amerikalı patronun yeğeni Erica’yla (Kate Hudson) yaşadığı ilişki ilginç olabilirdi. Hele Erica’nın eski sevgilisinin yaşını tutuyor olması ve Cengiz’in “beni, o farzet” diyerek Erica’yı sevişmeye ikna etmesi başlı başına ilginç bir konu olabilirdi. Cengiz’in Erica’yı kim farz ederek seviştiğini de öğrenmek isterdim. Ama nerde!

POLLEY’DEN BEKLENTİLERİMİ AŞAN BİR YAPIM
Fakat bu günün heybesinde çok güzel bir sürpriz vardı: Yakın zaman önce “Bu Dans Senin” adlı güzel filmini izlediğimiz oyuncu/yönetmen Sarah Polley kendi babasıyla ilgili ‘sır’dan öylesine güzel bir ‘belgesel taklidi yapan kurmaca film’ çıkarmış ki, bütün beklentilerimi aştı diyebilirim. Film, film sanatı üzerine de bir tartışma aynı zamanda. Hatta bir hikâye anlatma ihtiyacının, sırlarını bir şekilde paylaşma dürtüsünün doğasını da tartışıyor. Polley bence çok çok güzel ve dokunaklı bir film yapmış. ‘Polley’nin gerçek babası kim?’ sorusundan başlayıp, ‘herhangi biri hakkında, hatta ve özellikle kendimiz hakkında ne biliyoruz ki’ye varan bir tartışma diyebiliriz filme. Çekingen Kökten Dinci’nin özel ilişkiler konusunda üzerinde durmadığı bütün sorular bu filmde kendisine yer bulmuş. Filmin adı mı? ‘Stories We Tell’ yani ‘Anlattığımız Hikâyeler’. Anlatılan da anlattığımız da bizim de hikâyemiz.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com